Sipariş ve ölüm kalım meselesi

Sevdiğim bir restoranın sitesinden sipariş vermiştim geçen akşam. Vaatleri otuz dakika içinde yemeğin bende olacağı şeklindeydi. Saate baktım, kırk dakikayı bulmuş. Bir anda kapıldığım aşırı haklı olma ve hesap sorma duygusunu hatırlıyorum. Hayır yani tutamayacaklarsa söz vermesinlerdi, beceremeyeceklerse bu işe kalkışmasınlardı, vesaire vesaire.

Bunlar tabii içimden geçenler. Ağzımdan çıkan “Ne oldu bizim yemek?” oldu. Neyse bilgisayar sisteminde bir hata olmuş, gecikmiş, çok özür dilediler, hemen hazırlayıp gönderiyorlardı. Aradan yarım saat daha geçti ve bu sefer restoran beni aradı. Dediler ki “Çok özür dileriz, siparişinizi çıkardık ama kuryemiz kaza geçirdi”. Başımdan aşağıya dökülen kaynar suyu anlatamam. Telefondaki beyefendi “Tekrar hazırlamamızı ister misiniz?” derken “Ne oldu peki? Motorlu arkadaş durumda?” diye sorabildim, neyse ki iyiymiş, “Ama paketler dağıldı” dedi, o an tabii “Paketin canı cehenneme” diye düşünüyorsunuz ve bin türlü şey daha. Acele ettirdim, kim bilir nasıl sürdü çabuk yetiştireceğim diye, ya bir şey olsaydı, umarım olmamıştır, vesaire vesaire.

Hakikaten beni silkeleyip kendime getiren bir olay oldu bu, ki asla kabalaşmamış, bağırıp çağırmamıştım ama sonuçta “Hadi nerede kaldınız?” diyerek iki ayaklarını bir pabuca sokup kazaya sebebiyet vermiş olabilirdim.

Pandemi yeni alışkanlıklar kazandırdı bize. Üç öğün yemek pişirmekten fenalık geçirenler siparişe yükleniyor, evde tuz bitse “getir”, “götür”, “bana bi”, artık hangisi elimizin altındaysa ona sarılıyoruz. Sokakta motorlu kurye trafiği bitmiyor hiç. Ve sabrımız da yok. Hemen gelsin. Uygulamaların da öyle bir vaadi var zaten; “Şu kadar dakika içinde kapınızda”. Biz de bütün aksi ihtimalleri yok sayarak motorlu kuryelerin birer süper kahraman gibi uçup o kadar dakikada kapımıza konmalarını bekliyoruz. Arıza olur, trafik olur, akla gelen  gelmeyen bir sürü engel var. Kendimiz bütün randevularımıza tam vaktinde gidebiliyormuş gibi anlayışsız, hayatta her hakkımızı şahane savunabiliyormuş gibi kibirliyiz. Çünkü karşımızda gücümüzün yettiğine inandığımız insanlar var. Onlar azarlayabiliriz, şikâyet edebiliriz, belki işlerinden olmalarına sebep olabiliriz. Kızdırmasınlar kafamızı, böyle bir gücümüz var. Ve bunun yüzünden insanlar ölüyor.

İstanbul Motosikletli Kuryeler Derneği Başkanı Murat Tomris pandemi döneminde 200’den fazla meslektaşlarını kaybettiklerini açıkladı. Öyle ki dernek artan motokurye ölümlerine ilişkin basın açıklaması yapmak zorunda kaldı. “Bize verilen kısıtlı zamanda teslimat konusunu şiddetle reddediyoruz” dediler; “Taşıdığımız malzemenin emniyetini düşündüğümüz gibi kendi emniyetimizi de düşünmek zorundayız. Lütfen siparişiniz az bir süre geciktiğinde hesap sorulacak korkusuyla yaşatmayın bizi”.

Daha ne kadar net ifade edilebilir bir şey? Bir meslek grubuna “Hepimiz sizler gibi bir annenin oğlu, kızıyız. Gösterdiğimiz çaba ve gayretin sonunda küfür değil teşekkür bekliyoruz” dedirtiyoruz. İnsanlar işlerini kaybetmemek, çoluk çocuk aç kalmamak için kelle koltukta çalışıp bir de küfür işitiyorlar.  Ne o, yemeğimiz geç kalmasın.

Konuyla ilgili haberin altındaki yorumlar ayrı alem. “Onlar önce şunu yapmasınlar, bunu yapmasınlar, sonra konuşsunlar”. İnsanlar “ölmek istemiyoruz” diyor, bizim cevap bu. Şu son bir yıl hiçbir şey yapamadıysa daha az bencil olmayı öğretmiş olsaydı keşke bize. Hayatın kendi etrafımızda dönmediğini idrak etmek için daha ne olması gerek? Ya da alt tarafı bir siparişin “ölüm kalım” meselesi olmadığını anlamamız için?