Yeni yaşıma mektup...

13 Ocak 2020

Bu mektubu sana 9 yaşındaki hâlin olarak yazıyorum. Şimdiki senden memnun sayılırım. Hayallerimi gerçekleştirmek için çok yol aldın. Bazı hayallerimden vazgeçtin ama olsun. Sanırım onları gerçekten istememiştim...

Yaş alırken bazı deneyimler yaşıyorsun ve “ben deneyimlerimin toplamıyım“ demişsin, sevdim bu sözü. Annemi, babamı kaybettiğim, yalnız hissettiğim zamanlarda bir sürü arkadaşınla kurduğun kocaman ailenle sarıp sarmaladınız beni. Bayılıyorum onlara.

Bazen çok ağlıyorum. Yere düştüğümde, biri beni incittiğinde bana çok güzel annelik, ablalık yapıyor, yaralarımı sarıyorsun. Dimdik duruyorsun hayata karşı, yıkılmıyorsun. Eğer yıkılıyorsan da bana fark ettirmemeyi beceriyorsun. İşte bu güçlü yanlarını seviyorum. Senin içinde hep güvendeyim, biliyorum.

İyiliği, güzelliği önemsemeni seviyorum. Böyle bir kadın olacağını biliyordum çünkü küçükken de böyleydin, bak bana...

Ama şikayetlerim de var senden. Güçlü yanlarınla birlikte koyduğun kurallar bazen çok sıkıcı oluyor. Bunlardan en sıkıcısı sabah erken kalkmak. Bir de abur cubur yasakların. Benimle artık yeteri kadar oynamıyor, beni eskisi kadar güldürmüyorsun. İş, sorumluluk diye tutturdun. Bu kadar olmamalı... İnsanları kırmamak için bu kadar çaba harcaman da deli ediyor beni. Herkese yetmeye çalışman da yorucu. Günün birinde bize yetemeyecek hale gelmenden korkuyorum. Son olarak bazen aşırı iyimser ve yumuşak kalpli oluyorsun bu da bazen sinir bozucu olabiliyor. Beni anlıyorsun değil mi?

Yeni yaşında senden beklediğim şeyler var. Lütfen beni daha çok gezdir. Daha çok okuyalım. En sevdiğim dansa yine gidelim. Çocuklar için kitap yazalım. Bağıra bağıra şarkı söyleyelim, sesim kötü diye kaçma. Sahilde koşalım. Ormanda kaybolalım. Arada pasta, çikolata partileri verelim kendimiz için. Acıklı bir filmde gözyaşlarımızı tutmayalım. Daha fazla gülelim, gülmekten karnımız ağrısın. Arkadaşlarınla daha çok beraber olalım, kutu oyunları oynayalım mesela. Ve şımart beni. Ne bileyim daha çok doğum günü hediyesi al, rengarenk balonlar al, bilirsin balon çok severim.

Özetle, içindeki beni unutma.

Hoş geldin yeni yaşım...

Yazının devamı...

Her Şeyi Sessize Al

24 Aralık 2019

Lütfen önce herkes sakin olsun. Bırakın elinizdeki silahları… Evet, tam da böyle günlerden geçiyoruz. Herkeste bir kavga, gürültü gidiyor.

Bazen kendi iç dünyamı, iç seslerimi sessize alır, dışarıdaki sesleri de kısar sadece gözlemlemeye başlarım. Son dönemde bu gözlemlerimde son derece rahatsız edici ifadeler görüyorum. İki kişi karşılıklı oturuyor; ne konuştukları bende kısık olduğu için bana pek ulaşmıyor ama birinin mimiklerinden nefret akıyor.

Yolda yürüyen iki arkadaş görüyorum, bedenlerinden büyük beden dilleri var. Delikanlının çene kasları gerilmiş, sinirle yürüyor. Adamın garsona sipariş verirken takındığı küstahça ifade hemen anlaşılıyor. Kazak satın alan genç kız kasadaki görevli kızın elinden poşeti çekerek alıyor. Satıcı, aldığı ürünü kadına al da git der gibi uzatıyor. Bir taksi duruyor yolcusunun para üstünü neredeyse üstüne atıyor. Kuaför içeri giren müşteriye sahte sahte gülümsüyor. Eczacı, amcanın reçetesini elinden hızla çekerek alıyor. Servis hostesi öğrenciden bir an önce kurtulmak istercesine çocuğu apar topar neredeyse araçtan “fırlatıyor”. Örnekler uzar gider…

Alın kendinizi sessize… Dünyayı bir de öyle izleyin. En çok da kendinizi... Nasıl bir hâliniz var? Sözler çıkınca sizden geriye ne kalıyor? Hareketleriniz düşüncelerinizle ne kadar ahenkli? Teşekkür ederken içten misiniz? “Üzüldüm” derken ne derece samimisiniz? Birine iyilik yaparken gerçekten iyilik olsun diye mi yapıyor musunuz? Yoksa bunları yapmış olmak için mi yapıyorsunuz?

Biraz yavaşlayalım, sesleri kısalım. Yaptığımız her eyleme, kalbimizi, bedenimizi (ki o da kalbi izler) katarak yapalım. Dünyada hepimize yetecek iyilik ve güzellik zaten var. Yeter ki iyi şeylerin olduğunu ve gerçek iyiliğin bulaşıcı olduğunu bilelim.

İyi şeyler olur dostlarım...

Yazının devamı...

Hoşgörü Nerede?

2 Aralık 2019

Eskiden hoşgörü diye bir kavram vardı… Önce ailemizde öğrenmiştik; bir arkadaşımız bize hoşlanmadığımız bir şey yapsa ya da biri ile ilgili olumsuz bir şey duysak ve bununla ilgili söylenmeye başlasak, büyüklerimiz hemen uyarırdı: “Hoşgörülü ol evladım”… Okulda bir öğrenci bir kabahat işlese öğretmenimiz önce, “hoşgörülü ol” derdi.

Daha önce bir yazı yazmıştım, “Nezaket Tatilden Dönmeli” başlığı ile. Şimdi aynı çağrıyı kaybolan hoşgörü için yapıyorum: Neredesin hoşgörü?

Hani çocukken bir oyun oynardık: Kol kola girip hep bir ağızdan, “Önümüze gelene bir tekme, önümüze gelene bin tekme’’ diye bağırarak okul bahçesinde turlardık. İşte tam da böyle yaşar olduk hayatı.

Bir olay oluyor, yüzlerce kişi o konuda konuşmaya başlıyor. Acaba aslı astarı var mı diye kimse düşünmeden, bazen de ‘çamur at izi kalsın’ diyerek… Kişiye söz hakkı verilmeden, sadece o konuyu değil, o kişi ile ilgili artık ne varsa özel hayatından sağlığına, saçından ekonomik durumuna masaya yatırılıyor.

Geçenlerde bir bebek mevlidi gündeme geldi. Uzun uzun yazıldı, çizildi. Bu konuda ahkâm kesecek, yanlış veya doğrudur diye yargıda bulunacak değilim. Ama bir anne olarak, bebek mevlidini yapan kişinin bebeğini emzirdiğini düşünürsek ona bu kadar yüklenmeyi vicdanlı bulmuyorum.

Bazen de sosyal medyada aslı olmayan ya da geçmişte yapılmış bir haberin sanki yeni bir şeymiş gibi sunulup üzerine yorumlar yapılması da ayrı bir konu. Yapılan paylaşım gerçek mi? İddiayı ortaya atan kim? Bahsi geçen kişiye dost mu düşman mı? Elbette hoş görülecek konu var hoş görülmeyecek konu var. Eğer ortada bir adaletsizlik, bir suç durumu varsa mutlaka hukuk yoluyla hak aramalı. Buna da kimsenin itirazı olamaz zaten.

Tarafsız, adil ve en önemlisi vicdanlı, empati yapabilen insanlara ihtiyacımız var. Bir olay olduğunda herkes kılıcını kuşanmış giderken durup bir düşünmeli: “Ben doğru bir şey mi yapıyorum?” Başkası söyledi diye bilmediği bir konunun peşine takılıp ortalığa zehir saçmamalı…

Bu dünyayı iyi ve vicdanlı insanlar kurtaracak.

Yazının devamı...

Kişisel Markam Ne Durumda?

19 Kasım 2019

Hepimiz birer markayız. Yaptığımız işle, hayatı yaşayış tarzımızla kendi markamızın temsilcisiyiz.

Peki, nasıl bir markayız?

Aslında hakkımızda konuşulanları duyabilsek, kişisel markamız hakkında bir fikir sahibi olacağız. Hatalarımız varsa, onların farkına varıp yüzleşebileceğiz. Ama çoğu kimse olumsuz şeyleri cesaret edip yüzümüze söylemez. Söylese bile ya kırılır ya da kulak arkası ederiz.

Günlük koşturmaca içinde kendimize dışarıdan bir gözle bakmak zor olacağı için ben şöyle bir yöntem uyguluyorum. Özellikle yeni tanıştığım insanlardan, beni ilk akıllarına gelen 5 sözcük ile ifade etmelerini istiyorum. İşte o 5 sözcük, benim onlardaki izlerim. Çıkan sonuçlardan memnunsam sorun yok ama değilsem oturup düşünürüm. Neden böyle bir iz bıraktığımı bulmaya çalışır, önlemimi alırım.

Bir başka kolay yol da kendinize bir kişisel marka yol haritası çıkarmak ve ona sadık kalıp kalmadığınızı görmek. Ayrıca mesleğiniz ve işinizle ilgili olarak insanlar hakkınızda neler konuşmalı, onu da bu çalışmada belirleyerek, kişisel markanız doğru yolda mı, anlarsınız.

Eğer kişisel markanızın durumunu istediğiniz noktadan çok uzakta görüyorsanız oturup tekrar düşünmelisiniz. Belki de “En başarılı mimar”, “En iyi kuaför” gibi söylemlerle yanlış marka konumlandırması yaptınız. Bu tarz ifadeler oldukça iddialıdır ve zaman gerektirir. Kaldı ki sizin demeniz değil, başkalarının sizin için söylemesi gerek.

Kişisel marka ile ilgili doğru izler bırakmak için hedefe uygun ve tutarlı bir yol haritasına sahip olmak ve bunun için doğru adımları atmak gerek…

Kişisel marka bir yolculuktur. Eğer böyle bir yolculuk planınız varsa iyi bir yol haritası, daha güvenli ve aynı zamanda keyif de alacağınız bir yolculuk için size destek olacaktır.

Yazının devamı...