Zamanımı çalma

18 Şubat 2020

Geri getiremediğimiz en kıymetli şey zaman… Ben zamanın kıymetini son bir yıldır daha iyi anladım. Anlamaya başladığımdan beri sanki daha sadeleşiyor, belki yalnızlaşıyor gibi görünsem de aslında zenginleşiyor ve çoğalıyorum.

Eskiden herkese yetmeye çalışırdım. Uzun uzun dinlerdim arkadaşımı. Sevmediğim etkinliklere sırf o gelmemi istiyor diye katılırdım. İnsanları mutlu etmek için zamanımı bol keseden harcardım. Şimdi ise her şeyden kıymetli benim için zaman. Zamanımı iyi yönetmeye başladığımdan beri daha çok şeye yetişiyorum.

Hayatıma baktım, en çok nerelerde vakit kaybediyorum ve neden kaybediyorum diye. Bir plan yaptım. Bana iyi gelen şeylere daha çok zaman ayırmaya, iyi gelmeyen ne varsa kaldırıp atmaya veya süresini kısıtlamaya başladım. Şimdi en sevdiğim, birlikte olmaktan keyif aldığım kişilere zamanımı ayırıyorum. Daha çok okuyorum, daha çok yazıyorum, daha fazla seyahat ediyorum.

Bu durumumu hâlâ kabullenemeyen ya da beni tanımadığı için zamanımı çalmaya çalışanlar yok mu? Elbette var. Eminim sizin de vardır. Özellikle her gördüğü içeriğe mesaj atanlar, mesaj attığı saate bakma zahmeti duymayanlar… Telefonda zamanlı zamansız, devamlı bir uyarı ışığı… Üstelik sizi doğru dürüst tanımıyor bile. Saati pek önemsemeden haberleştiğimiz 10 arkadaşıma bile beğeneceğinden emin olduğum mesajları yollarım, ki o da sürekli olmaz.

Şimdi bir düşün bakalım, bana gönderdiğin mesajdaki konuya benim bir ilgim var mı? Mizah anlayışımı biliyor musun? Yeni gördüğün ve sana ilginç gelen şeyi ben yıllar önce okudum, haberin yok. Neden? Çünkü hakkımda hiçbir fikrin yok.

Şu gruplar da ayrı bir konu. Biri beni eklemiş, ben o gruptaki insanları tanıyor muyum? Sohbetleri takip edecek zamanım var mı? Oraya zaman ayırmak istiyor muyum bakalım? Paylaşılan haberlere gelince… Çoğunu öğrenmek bile istemiyorum, ruhuma iyi gelmiyor. Ben de artık böyle durumlarda ya engel koyuyor ya okumadan siliyor, ya da iş, aile, yakın arkadaş değilse gruptan çıkıyorum. Kim ne düşünür, gerçekten umursamıyorum.

Zamanımız kıymetli, dostlarım. Bize iyi gelen şeylere hayatımızda yer açalım. Zamanımızı önce kendimize, içimizdeki çocuğa ayıralım. O çocuk sizin katladığınız hiçbir şeye katlanmak zorunda değil. hayatın keyfini çıkarmak önce onun hakkı.

Keyifli zamanlarınız çok olsun…

Yazının devamı...

Al ama verme

5 Şubat 2020

Son dönemde özellikle hizmet sektöründe iş yapanların çok kullandığı bir kavram var: Alma- verme yasası. Fakat bu “Alma-verme yasası” aslında spiritüel bir kavram iken nasıl oldu da kapitalist sisteme hızlı bir geçiş yaptı?

Deepak Chopra’nın kaleme aldığı “Başarının 7 Spiritüel Yasası” (Pozitif Yayıncılık) kitabındaki ikinci yasa olan Alma-Verme Yasası; şimdilerde iş hayatında şöyle kullanılıyor:

Diyelim ki yaptığınız işin karşılığını istemeye utanıyorsunuz. Sizden hizmeti alan kişi hele de tanıdık ise, ‘eşten dosttan para mı istenir’ şeklinde, paranızı talep etmekten sizi alıkoyan bir duygunuz var. İşte orada, alma-verme yasası imdadınıza yetişiyor ve cevabı yapıştırıyorsunuz: “Şekerim ben sana bedava da yaparım ama biliyorsun, alma-verme yasası… Bunu çiğnememek için bir ücret almalıyım”. Böylelikle hem bedavadan iş yapmamış oluyor, hem de paranızı istemek için akıllıca bir gerekçe bulmuş oluyorsunuz.

Peki, alma verme yasası gerçekten bu mu? Bir şey yaptığımızda karşılığını anında istemek mi? Her şeyi kendi çıkarı için saptırma konusunda insanın zekâsı hayranlık verici…

Bence doğru olan; kime olursa olsun bir hizmet verdiysen, yasa vs. bahanelerin arkasına sığınma. Doğrudan paranı talep et. Bunu yasaya ya da bir şeye bağlamak zorunda değilsin. Ya bir iyilik yap, denize at ya da hizmetinin karşılığını iste. Samimiyet ve dürüstlük her zaman kazanır. Elbette hizmeti alan kişiye düşen görev de “Para dosttan, arkadaştan kazanılır” felsefesini benimseyerek arkadaşından aldığı hizmetin hakkını vermektir. “Ne var canım, iki dakikada yapıver işe” diye düşünmemektir. Yoksa daha çok duyarız, iş piyasasında “alma verme yasası” laflarını…

Gelelim işin iyilik kısmına… Bende alma verme yasası şöyle işliyor: İyilik zaten alışveriş konusu değildir. Benden bir iyilik istiyorsan al ve lütfen karşılığını ödemeye çalışma. Çünkü sen değil bana ilahi düzen zaten verecektir her yaptığımın karşılığını.

İyi şeyler olur, iyi şeyler yaparsan…

Yazının devamı...

Masumiyet

27 Ocak 2020

Bana her söylenene inanmak isterim. Yapım öyle… Başkaları çıkıp “O sana yalan söylüyor” dese bile o kişiye inanmaya devam ederim, ta ki karşımdaki insan aksini itiraf edene ya da yalanı ortaya çıkana kadar. İşte o zaman çok üzülürüm. Doğruyu gizlemesine ya da samimiyetsizliğine değil, karşımda masumiyetini kaybetmiş olmasınadır bu kadar üzülmem… Bu benim için öyle bir durum ki, o kişi önce çok güzel ve bembeyaz görünüyor, sonra bir çizgi filmin içindeymiş gibi önce yüzü kararmaya sonra şekli değişmeye başlıyor. Onunla görüşmeye devam etsem bile ilk zamanların beyazlığı ve güzelliği kalmıyor gözümde.

Sanki bu dünyanın bizden beklentisi de masumiyetimizi kaybedip bir savaşın içinde yaşamamız... Peki neden? Ne için? Bir dakika sonra başımıza ne geleceğini bilmezken nasıl olur da bu kadar entrika ve kötülüğe dahil olabilir insan?

Bana şu hayatta neyi korumakta zorluk çektiğimi sorsanız, ‘masumiyetimi’ derim.

Çünkü iyilik yapsanız, birileri çıkar “Deli misin, başkası yapsın. Sen niye yapıyorsun?” diye tepki verir. Birini affettiğinizi söyleseniz, “Ben olsam asla affetmem” der. Empati kurar, üzülürsün, “Sana mı kaldı?” cevabını yapıştırır. Ne zaman bu kadar kirlenmeye yüz tuttuk? Biz gelenek olarak birbirine yardım eden bir toplumduk. Arkadaşlarımızla kalemi, silgiyi, beslenmemizi paylaşırdık. Ailemiz küçülmüşlerimizi, kullanmadığımız eşyaları toplar ihtiyacı olanlara verirdi. Şimdi hediye etmeye kalksak, “Ne veriyorsun, satsana” diyor. Kuşa, kediye, köpeğe yemek verecek olsanız, “Alıştırma kapıya” diye komşunuzdan fırça yiyorsunuz. Yerden çöpleri alsan, ağaç diksen, “Sen mi kurtaracaksın dünyayı?” İyilikleri sosyal medyada reklamımıza katkı sağlayacaksa yapar olduk. Hızla masumiyetimizi yitiriyoruz.

Meydana gelen deprem için reklamsız, sessizce yardım eden, iyiliğini sunan herkes;
iyiliğe olan inancımın meşalesidir. Masumiyeti yitirmemiş bir avuç insan da kalsa, inanıyorum ki dünyanın her yerine iyiliği tekrar bulaştıracaklar.

Yazının devamı...

Yeni yaşıma mektup...

13 Ocak 2020

Bu mektubu sana 9 yaşındaki hâlin olarak yazıyorum. Şimdiki senden memnun sayılırım. Hayallerimi gerçekleştirmek için çok yol aldın. Bazı hayallerimden vazgeçtin ama olsun. Sanırım onları gerçekten istememiştim...

Yaş alırken bazı deneyimler yaşıyorsun ve “ben deneyimlerimin toplamıyım“ demişsin, sevdim bu sözü. Annemi, babamı kaybettiğim, yalnız hissettiğim zamanlarda bir sürü arkadaşınla kurduğun kocaman ailenle sarıp sarmaladınız beni. Bayılıyorum onlara.

Bazen çok ağlıyorum. Yere düştüğümde, biri beni incittiğinde bana çok güzel annelik, ablalık yapıyor, yaralarımı sarıyorsun. Dimdik duruyorsun hayata karşı, yıkılmıyorsun. Eğer yıkılıyorsan da bana fark ettirmemeyi beceriyorsun. İşte bu güçlü yanlarını seviyorum. Senin içinde hep güvendeyim, biliyorum.

İyiliği, güzelliği önemsemeni seviyorum. Böyle bir kadın olacağını biliyordum çünkü küçükken de böyleydin, bak bana...

Ama şikayetlerim de var senden. Güçlü yanlarınla birlikte koyduğun kurallar bazen çok sıkıcı oluyor. Bunlardan en sıkıcısı sabah erken kalkmak. Bir de abur cubur yasakların. Benimle artık yeteri kadar oynamıyor, beni eskisi kadar güldürmüyorsun. İş, sorumluluk diye tutturdun. Bu kadar olmamalı... İnsanları kırmamak için bu kadar çaba harcaman da deli ediyor beni. Herkese yetmeye çalışman da yorucu. Günün birinde bize yetemeyecek hale gelmenden korkuyorum. Son olarak bazen aşırı iyimser ve yumuşak kalpli oluyorsun bu da bazen sinir bozucu olabiliyor. Beni anlıyorsun değil mi?

Yeni yaşında senden beklediğim şeyler var. Lütfen beni daha çok gezdir. Daha çok okuyalım. En sevdiğim dansa yine gidelim. Çocuklar için kitap yazalım. Bağıra bağıra şarkı söyleyelim, sesim kötü diye kaçma. Sahilde koşalım. Ormanda kaybolalım. Arada pasta, çikolata partileri verelim kendimiz için. Acıklı bir filmde gözyaşlarımızı tutmayalım. Daha fazla gülelim, gülmekten karnımız ağrısın. Arkadaşlarınla daha çok beraber olalım, kutu oyunları oynayalım mesela. Ve şımart beni. Ne bileyim daha çok doğum günü hediyesi al, rengarenk balonlar al, bilirsin balon çok severim.

Özetle, içindeki beni unutma.

Hoş geldin yeni yaşım...

Yazının devamı...