Hayaller biterse hayat biter…

30 Nisan 2020

Günlerdir hiçbir şey yapmak içimden gelmiyor. Güçlü ve kolay pes etmeyen bir yapım olmasına rağmen 15 gündür oldukça zorlanıyorum. Zorlanma sürecime anksiyetemin epey katkısı olduğunu da inkar edemeyeceğim.

İlk günler keyifliydim. Kızımla vakit geçirmek, mutfakta uzun saatler geçirip yeni lezzetler denemek, kitap, sanat, müzik… Türk filmlerindeki kadın karakterler gibi “Allahım ne kadar mes’udum!” diye şükrederek geçti. Ancak süreç uzamaya ve etrafımdaki insanların sağlık ve işle ilgili kaygıları arttıkça benim de endişelerim hızlıca yukarıya tırmandı.

Çözüm olarak aklıma gelenleri uygulamaya başladım, bozduğum beslenme şeklimi düzeltmek, iyi gelen müzikler dinlemek gibi. Ancak bir şey eksikti. Ne olabilir acaba derken, gözüme kitabımın kapağı ilişti: “Gerçekleştir Hayalini”. Tabii ya. Hayaller! Kendi kitabımın başlığı bana ilham verdi. Salgın haberleri gelmeye başladığından beri hiç hayal kurmadığımı fark ettim. Konuştuğum birçok insanın da hayalleri konusunda umutsuzluğa düştüğünü biliyorum. Bu çok bilinmezli denklemde insan nasıl hayal kurabilirdi ki? Oysa hayal kurmanın ne kadar önemli olduğunu en iyi bilenlerdenim.

Tüm bunlar olmasaydı işler düşündüğümüz şekilde gidebilecekken her şey bambaşka bir yöne gidiyor şimdi. Aslında burada biraz teslimiyet gerekiyor sanırım. Öyle ya, o gideceğin nokta seni mutlu edecek miydi? Belki de işler daha kötüye gidecekti? Etrafımda sürece teslim olmuş, anda kalmaya çalışan insanlar daha mutlu… Mükemmeliyetçi ve her şeyi kontrol etmek isteyenlerse bu süreçte daha zorlanıyor.

Peki, şimdi ne yapmalı?

Bence bu olaylardan çıkarmamız gereken dersleri çıkarıp, şu an yani bugün ne yapabilirim sorusuna cevap verip öyle ilerlemeli. İnsan içinde bulunduğu ruh halinde takılıp kalınca asla hareket edemiyor. Ancak dışarıdan kendine ve işlerine bakmayı başarabilirse yeni fırsat ve fikirlere kendini daha çok açmış oluyor. Gelecekle ilgili kaygı ve korku üretmek yerine zihni güzel anılar ve güzel hayallerle doldurmalı. O kadar doldurmalı ki kötü fikir ve senaryolara hiç yer kalmasın.

Hayaller ölünce insan ölüyor aslında. Birçoğumuz için bu süreç çok zor geçse de hayal kurmaktan vazgeçmeyin. Bir küçük ricam; güzel hayallerinize dünya için iyi şeyler yapmak ve düşünmeyi de eklemeniz.

Yazının devamı...

Neden bunu yapıyorsunuz?

4 Nisan 2020

Tüm dünya için zor bir dönemden geçiyoruz. Hepimiz endişeli ve gerginiz. Hâl böyle olunca neşemizi kaybediyoruz, umutsuzlaşıyoruz. Aslında virüsten daha hızlı yayılan şey, mutsuzluk ve umutsuzluk.

Bazı insanlar felaket tellallığı yapmaya bayılıyor. Peki, neden bunu yapıyorsunuz? Evet, karanlık günlerden geçiyoruz ama daha fazla detaylandırıp daha karanlık senaryolar çizmenin kime ne faydası var? Ve kesin olmayan bir şeyi etrafa yayıp kendi gerçekliğini oluşturmanın?

Toplum olarak psikolojimiz bozulursa bence en çok kayıp o zaman verilir. Bu ülke yakın tarihte, 1999 depreminde 17 bin 480 kişi kaybetti. Kurtuluş Savaşı gördü, veba gördü, terör saldırıları yaşadı ve daha birçok acı… Bir şekilde yaralar sarıldı ve bugünlere gelindi.

Şu an ne kadar kişinin öldüğüne odaklanmak, makarna depolamak yerine, “Bu krizde ne yapabilirim? Yaralarımızı sarmaya ne katkı sağlarım? Bundan sonraki hayatımda neler yapmalı, neler yapmamalıyım?” diye düşünmeli. Komplo teorileri üretip durumu, içinden çıkılmaz hale getirmenin kime ne faydası var?

Belli ki bir şeyleri yanlış yapıyoruz. Belki de artık hayatı daha farklı yaşamalıyız. Bu olan bitenin bize verdiği dersler var. Tüm bu olaylar başladığından beri o kadar bilgi kirliliği oldu ki… Biri çıktı, “Türkiye’de bu kadar salgın olmaz” dedi. Öteki “Bize bir şey olmaz” dedi. Sosyal medyada, orada, burada herkes bir şey söyledi. Ve rahat davrandı. Sonra bir baktık ki en çok da o rahat davrananlar “Çok şey olacak” demeye başladı. O kadar çok kendini felaket tellallığına kaptıran var ki!

Sürekli “Şu kadar kişi ölmüş”, “Sayı daha fazlaymış”, “Daha kötü olacakmış” mış mışlar dolu bir sürü kötü senaryo yazarak dolaşıyorlar. Sizden özel ricamdır, bana kötü senaryolarınızı, komplo teorilerinizi, hatta kötü haberlerinizi vermeyiniz. Ölü sayısını vs gerçek de olsa bilmek istemiyorum. Ben hiçbir zaman ne acıdan ne de kaostan beslendim. Beslenmeyeceğim de…

Birine bir haber iletirken “Acaba bu habere canı sıkılır mı” diye düşünüp çokça da söylemekten vazgeçtiğim olmuştur. Elbette korumak ve korunmak adına tüm önlemlerimizi alacak ve elimizden gelen her şeyi yapacağız. Ve içimizde sımsıkı tutacağımız bir şey olacak, adı umut. Nazım Hikmet’in dediği gibi ‘’Güzel günler göreceğiz çocuklar, motorları maviliklere süreceğiz”.

Hadi iyi şeyler konuşalım. Umutlu, güzel şeyler…

Yazının devamı...

Biri beni durdursun

26 Mart 2020

Uzun zamandır yoğun çalışıyordum. Bu yılı kendime çalışma, üretme yılı ilan etmiştim. Ama ortaya çıkan son durum sonrası bende bir garip bir duygu durumu oluştu. Sanırım birçok kişide aynı durum var. Böyle durumlarda bende hemen radikal kararlar devreye giriyor. Mesela uzun zamandır İstanbul’dan gitmeyi düşünüyordum, bu kararımı hızlandırmaya karar verdim. Ve daha az çalışmaya, canımın çektiğini yemeye, daha az kafaya takmaya… Böyle travmatik olayların bana göre en önemli görevi hayatı o kadar da ciddiye almamak gerektiğini bize hatırlatması.

Gerçi hep hızlı kararlar alır ve uygulardım ama yıllar içerisinde kendime, fikrine güvendiğim bir A Takımı kurdum, arkadaş çevremden. Ne zaman ki bende duygular kontrolden çıkmış, hızlıdan öte, “fevri” bir karar vermek üzereyim; hemen A Takımı üyelerini tek tek arar, onlara “Durdurun beni” derim. Eğer beni frenlemek yerine “Mantıklı davranıyorsun. Arkandayız” diyorlarsa o zaman bildiğim gibi harekete geçiyorum.

Geçen gün sosyal medyada bir kadının videosuna denk geldim, yazılanlardan anladığım kadarıyla birlikte olduğu adamın evinin önüne gitmiş, park edilmiş duran iki arabanın camını kırıyor. Bu olayın nedeni, arka planı, ahlaki yönü vs. kısımları beni ilgilendirmiyor. Aklıma şu soru geldi: “Bu kadının hiç dostu yok mu, bu hareketini danışacağı?” Hepimiz insanız, duygumuz kontrolden çıktı, yönetemeyeceğimiz bir hâl aldı. Hemen ara bir arkadaşını, öfken, kızgınlığın ne ise anlat, yardım iste… Bunu yapmadın ya da kimseyi dinlemedin, ne oldu? Bir anlık duygu patlaması, işine, gücüne, sosyal hayatına zarar verdi. Öfkeyle kalktın, zararla oturdun. İş hayatında en çok önemsediğim konulardan biri, duygu kontrolü. Zor olmuyor mu, benim gibi duygusal bir kadın için gerçekten çok zor… Geçenlerde böyle işle ilgili ciddi haksızlığa uğradım. Haklı olduğum halde karşılık veya yanıt vermedim. Güvendiğim bir arkadaşımı aradım, durumu ve duygularımı anlattım, onun da yardımıyla karşı tarafın cahilliğine verdim. Ve hayatıma devam ettim. İş hayatında duygulara yer yok iddiasını savunduğumu düşünmeyin, aksine duygularımı önemserim. Bence yapılması gereken en önemli şey duygu kontrolü ve sakin kalmaya çalışmak. Baktınız olmadı, siz de kendinize bir A Takımı kurup onlara danışabilirsiniz.

Benim A takımı, taşınmamla ilgili toplantıya bekleniyorsunuz…

Yazının devamı...

İtirazım var

10 Mart 2020

Belki de bu yazı ile kendimi linç edilmeye hazırlıyor olabilirim. Ama toplumların gelişmesi için farklı seslere, düşüncelere de ihtiyaç var sonuçta.

Arkadaş ortamında konuştuğumuzda sıklıkla itiraz ettiğim bir söz var: “Kötü bir çocukluk geçirdim”. “Ama onun çocukluğu sıkıntılarla doluymuş.”

Konumuz gerçekten çok kötü zamanlardan geçerek büyümüş, bununla mücadele eden insanlar değil, küçücük bir zorluk karşısında “Ama ben çok kötü bir çocukluk geçirdim” diyerek bahane arayanlar… Ben de onlara şunu soruyorum: “Hangimiz mükemmel bir çocukluk geçirdik ki?”

İşin ilginci, gerçekten çok zor bir çocukluk geçirmiş kişilerin, bunun arkasına sığındıklarını ben görmedim. Tam tersi, küçükken zor zamanlardan geçerek olgunlaştıklarını, hayata daha sıkı sarıldıklarına tanık oldum.

Ayrıca iyi çocukluk kıstasları nedir? Babamı, sonra annemi kaybedip arada anne de olunca anladım ki zor iş, ebeveyn olmak. Ne çok şey bekliyormuş insan anne ve babasından…

Düşünsenize hem hayatlarını yaşayacak, çalışacak, üretecek, bazen üzülecek, hayal kırıklıkları olacak. Tüm bunları yaşarken küçük bir insanı koruyup kollayacak, büyütecek, ona yol arkadaşlığı edecek. Ve siz büyüyünce “Babam benimle az ilgilendi.” “Kardeşimi daha çok sevdi.” “Annem bana hiç kek yapmadı.” vb. deme lüksüne sahip olacaksınız.

İşte burada itirazım var. Biz anne ve babamızdan mükemmellik beklerken onların da acı tatlı bir hayatı deneyimlediklerini unutuyoruz. İnsan kaç yaşında olursa olsun hele anne babası hayatta ise aynı şımarıklığını devam ettirebiliyor. Ben de öyleydim. Ne zaman annemi, babamı kaybettim, ondan sonra büyüdüm. “Anne olunca, baba olunca anlarsın” sözüne “Anne babanı kaybedince anlarsın” cümlesi de eklenmeli bence.

Eğer anne ve babanız hayattaysa ve siz de yukarıda bahsettiğim yaklaşıma sahipseniz bırakın size hiç kek yapmadı diye annenizi, kâğıttan uçak yapmadı diye babanızı suçlamayı. Şimdi birlikte yapın o zaman… Ya da kim bilir, belki kek yapmayı bilmiyordur tıpkı benim gibi?

Yazının devamı...

Zamanımı çalma

18 Şubat 2020

Geri getiremediğimiz en kıymetli şey zaman… Ben zamanın kıymetini son bir yıldır daha iyi anladım. Anlamaya başladığımdan beri sanki daha sadeleşiyor, belki yalnızlaşıyor gibi görünsem de aslında zenginleşiyor ve çoğalıyorum.

Eskiden herkese yetmeye çalışırdım. Uzun uzun dinlerdim arkadaşımı. Sevmediğim etkinliklere sırf o gelmemi istiyor diye katılırdım. İnsanları mutlu etmek için zamanımı bol keseden harcardım. Şimdi ise her şeyden kıymetli benim için zaman. Zamanımı iyi yönetmeye başladığımdan beri daha çok şeye yetişiyorum.

Hayatıma baktım, en çok nerelerde vakit kaybediyorum ve neden kaybediyorum diye. Bir plan yaptım. Bana iyi gelen şeylere daha çok zaman ayırmaya, iyi gelmeyen ne varsa kaldırıp atmaya veya süresini kısıtlamaya başladım. Şimdi en sevdiğim, birlikte olmaktan keyif aldığım kişilere zamanımı ayırıyorum. Daha çok okuyorum, daha çok yazıyorum, daha fazla seyahat ediyorum.

Bu durumumu hâlâ kabullenemeyen ya da beni tanımadığı için zamanımı çalmaya çalışanlar yok mu? Elbette var. Eminim sizin de vardır. Özellikle her gördüğü içeriğe mesaj atanlar, mesaj attığı saate bakma zahmeti duymayanlar… Telefonda zamanlı zamansız, devamlı bir uyarı ışığı… Üstelik sizi doğru dürüst tanımıyor bile. Saati pek önemsemeden haberleştiğimiz 10 arkadaşıma bile beğeneceğinden emin olduğum mesajları yollarım, ki o da sürekli olmaz.

Şimdi bir düşün bakalım, bana gönderdiğin mesajdaki konuya benim bir ilgim var mı? Mizah anlayışımı biliyor musun? Yeni gördüğün ve sana ilginç gelen şeyi ben yıllar önce okudum, haberin yok. Neden? Çünkü hakkımda hiçbir fikrin yok.

Şu gruplar da ayrı bir konu. Biri beni eklemiş, ben o gruptaki insanları tanıyor muyum? Sohbetleri takip edecek zamanım var mı? Oraya zaman ayırmak istiyor muyum bakalım? Paylaşılan haberlere gelince… Çoğunu öğrenmek bile istemiyorum, ruhuma iyi gelmiyor. Ben de artık böyle durumlarda ya engel koyuyor ya okumadan siliyor, ya da iş, aile, yakın arkadaş değilse gruptan çıkıyorum. Kim ne düşünür, gerçekten umursamıyorum.

Zamanımız kıymetli, dostlarım. Bize iyi gelen şeylere hayatımızda yer açalım. Zamanımızı önce kendimize, içimizdeki çocuğa ayıralım. O çocuk sizin katladığınız hiçbir şeye katlanmak zorunda değil. hayatın keyfini çıkarmak önce onun hakkı.

Keyifli zamanlarınız çok olsun…

Yazının devamı...

Al ama verme

5 Şubat 2020

Son dönemde özellikle hizmet sektöründe iş yapanların çok kullandığı bir kavram var: Alma- verme yasası. Fakat bu “Alma-verme yasası” aslında spiritüel bir kavram iken nasıl oldu da kapitalist sisteme hızlı bir geçiş yaptı?

Deepak Chopra’nın kaleme aldığı “Başarının 7 Spiritüel Yasası” (Pozitif Yayıncılık) kitabındaki ikinci yasa olan Alma-Verme Yasası; şimdilerde iş hayatında şöyle kullanılıyor:

Diyelim ki yaptığınız işin karşılığını istemeye utanıyorsunuz. Sizden hizmeti alan kişi hele de tanıdık ise, ‘eşten dosttan para mı istenir’ şeklinde, paranızı talep etmekten sizi alıkoyan bir duygunuz var. İşte orada, alma-verme yasası imdadınıza yetişiyor ve cevabı yapıştırıyorsunuz: “Şekerim ben sana bedava da yaparım ama biliyorsun, alma-verme yasası… Bunu çiğnememek için bir ücret almalıyım”. Böylelikle hem bedavadan iş yapmamış oluyor, hem de paranızı istemek için akıllıca bir gerekçe bulmuş oluyorsunuz.

Peki, alma verme yasası gerçekten bu mu? Bir şey yaptığımızda karşılığını anında istemek mi? Her şeyi kendi çıkarı için saptırma konusunda insanın zekâsı hayranlık verici…

Bence doğru olan; kime olursa olsun bir hizmet verdiysen, yasa vs. bahanelerin arkasına sığınma. Doğrudan paranı talep et. Bunu yasaya ya da bir şeye bağlamak zorunda değilsin. Ya bir iyilik yap, denize at ya da hizmetinin karşılığını iste. Samimiyet ve dürüstlük her zaman kazanır. Elbette hizmeti alan kişiye düşen görev de “Para dosttan, arkadaştan kazanılır” felsefesini benimseyerek arkadaşından aldığı hizmetin hakkını vermektir. “Ne var canım, iki dakikada yapıver işe” diye düşünmemektir. Yoksa daha çok duyarız, iş piyasasında “alma verme yasası” laflarını…

Gelelim işin iyilik kısmına… Bende alma verme yasası şöyle işliyor: İyilik zaten alışveriş konusu değildir. Benden bir iyilik istiyorsan al ve lütfen karşılığını ödemeye çalışma. Çünkü sen değil bana ilahi düzen zaten verecektir her yaptığımın karşılığını.

İyi şeyler olur, iyi şeyler yaparsan…

Yazının devamı...

Masumiyet

27 Ocak 2020

Bana her söylenene inanmak isterim. Yapım öyle… Başkaları çıkıp “O sana yalan söylüyor” dese bile o kişiye inanmaya devam ederim, ta ki karşımdaki insan aksini itiraf edene ya da yalanı ortaya çıkana kadar. İşte o zaman çok üzülürüm. Doğruyu gizlemesine ya da samimiyetsizliğine değil, karşımda masumiyetini kaybetmiş olmasınadır bu kadar üzülmem… Bu benim için öyle bir durum ki, o kişi önce çok güzel ve bembeyaz görünüyor, sonra bir çizgi filmin içindeymiş gibi önce yüzü kararmaya sonra şekli değişmeye başlıyor. Onunla görüşmeye devam etsem bile ilk zamanların beyazlığı ve güzelliği kalmıyor gözümde.

Sanki bu dünyanın bizden beklentisi de masumiyetimizi kaybedip bir savaşın içinde yaşamamız... Peki neden? Ne için? Bir dakika sonra başımıza ne geleceğini bilmezken nasıl olur da bu kadar entrika ve kötülüğe dahil olabilir insan?

Bana şu hayatta neyi korumakta zorluk çektiğimi sorsanız, ‘masumiyetimi’ derim.

Çünkü iyilik yapsanız, birileri çıkar “Deli misin, başkası yapsın. Sen niye yapıyorsun?” diye tepki verir. Birini affettiğinizi söyleseniz, “Ben olsam asla affetmem” der. Empati kurar, üzülürsün, “Sana mı kaldı?” cevabını yapıştırır. Ne zaman bu kadar kirlenmeye yüz tuttuk? Biz gelenek olarak birbirine yardım eden bir toplumduk. Arkadaşlarımızla kalemi, silgiyi, beslenmemizi paylaşırdık. Ailemiz küçülmüşlerimizi, kullanmadığımız eşyaları toplar ihtiyacı olanlara verirdi. Şimdi hediye etmeye kalksak, “Ne veriyorsun, satsana” diyor. Kuşa, kediye, köpeğe yemek verecek olsanız, “Alıştırma kapıya” diye komşunuzdan fırça yiyorsunuz. Yerden çöpleri alsan, ağaç diksen, “Sen mi kurtaracaksın dünyayı?” İyilikleri sosyal medyada reklamımıza katkı sağlayacaksa yapar olduk. Hızla masumiyetimizi yitiriyoruz.

Meydana gelen deprem için reklamsız, sessizce yardım eden, iyiliğini sunan herkes;
iyiliğe olan inancımın meşalesidir. Masumiyeti yitirmemiş bir avuç insan da kalsa, inanıyorum ki dünyanın her yerine iyiliği tekrar bulaştıracaklar.

Yazının devamı...