Her Şeyi Sessize Al

24 Aralık 2019

Lütfen önce herkes sakin olsun. Bırakın elinizdeki silahları… Evet, tam da böyle günlerden geçiyoruz. Herkeste bir kavga, gürültü gidiyor.

Bazen kendi iç dünyamı, iç seslerimi sessize alır, dışarıdaki sesleri de kısar sadece gözlemlemeye başlarım. Son dönemde bu gözlemlerimde son derece rahatsız edici ifadeler görüyorum. İki kişi karşılıklı oturuyor; ne konuştukları bende kısık olduğu için bana pek ulaşmıyor ama birinin mimiklerinden nefret akıyor.

Yolda yürüyen iki arkadaş görüyorum, bedenlerinden büyük beden dilleri var. Delikanlının çene kasları gerilmiş, sinirle yürüyor. Adamın garsona sipariş verirken takındığı küstahça ifade hemen anlaşılıyor. Kazak satın alan genç kız kasadaki görevli kızın elinden poşeti çekerek alıyor. Satıcı, aldığı ürünü kadına al da git der gibi uzatıyor. Bir taksi duruyor yolcusunun para üstünü neredeyse üstüne atıyor. Kuaför içeri giren müşteriye sahte sahte gülümsüyor. Eczacı, amcanın reçetesini elinden hızla çekerek alıyor. Servis hostesi öğrenciden bir an önce kurtulmak istercesine çocuğu apar topar neredeyse araçtan “fırlatıyor”. Örnekler uzar gider…

Alın kendinizi sessize… Dünyayı bir de öyle izleyin. En çok da kendinizi... Nasıl bir hâliniz var? Sözler çıkınca sizden geriye ne kalıyor? Hareketleriniz düşüncelerinizle ne kadar ahenkli? Teşekkür ederken içten misiniz? “Üzüldüm” derken ne derece samimisiniz? Birine iyilik yaparken gerçekten iyilik olsun diye mi yapıyor musunuz? Yoksa bunları yapmış olmak için mi yapıyorsunuz?

Biraz yavaşlayalım, sesleri kısalım. Yaptığımız her eyleme, kalbimizi, bedenimizi (ki o da kalbi izler) katarak yapalım. Dünyada hepimize yetecek iyilik ve güzellik zaten var. Yeter ki iyi şeylerin olduğunu ve gerçek iyiliğin bulaşıcı olduğunu bilelim.

İyi şeyler olur dostlarım...

Yazının devamı...

Hoşgörü Nerede?

2 Aralık 2019

Eskiden hoşgörü diye bir kavram vardı… Önce ailemizde öğrenmiştik; bir arkadaşımız bize hoşlanmadığımız bir şey yapsa ya da biri ile ilgili olumsuz bir şey duysak ve bununla ilgili söylenmeye başlasak, büyüklerimiz hemen uyarırdı: “Hoşgörülü ol evladım”… Okulda bir öğrenci bir kabahat işlese öğretmenimiz önce, “hoşgörülü ol” derdi.

Daha önce bir yazı yazmıştım, “Nezaket Tatilden Dönmeli” başlığı ile. Şimdi aynı çağrıyı kaybolan hoşgörü için yapıyorum: Neredesin hoşgörü?

Hani çocukken bir oyun oynardık: Kol kola girip hep bir ağızdan, “Önümüze gelene bir tekme, önümüze gelene bin tekme’’ diye bağırarak okul bahçesinde turlardık. İşte tam da böyle yaşar olduk hayatı.

Bir olay oluyor, yüzlerce kişi o konuda konuşmaya başlıyor. Acaba aslı astarı var mı diye kimse düşünmeden, bazen de ‘çamur at izi kalsın’ diyerek… Kişiye söz hakkı verilmeden, sadece o konuyu değil, o kişi ile ilgili artık ne varsa özel hayatından sağlığına, saçından ekonomik durumuna masaya yatırılıyor.

Geçenlerde bir bebek mevlidi gündeme geldi. Uzun uzun yazıldı, çizildi. Bu konuda ahkâm kesecek, yanlış veya doğrudur diye yargıda bulunacak değilim. Ama bir anne olarak, bebek mevlidini yapan kişinin bebeğini emzirdiğini düşünürsek ona bu kadar yüklenmeyi vicdanlı bulmuyorum.

Bazen de sosyal medyada aslı olmayan ya da geçmişte yapılmış bir haberin sanki yeni bir şeymiş gibi sunulup üzerine yorumlar yapılması da ayrı bir konu. Yapılan paylaşım gerçek mi? İddiayı ortaya atan kim? Bahsi geçen kişiye dost mu düşman mı? Elbette hoş görülecek konu var hoş görülmeyecek konu var. Eğer ortada bir adaletsizlik, bir suç durumu varsa mutlaka hukuk yoluyla hak aramalı. Buna da kimsenin itirazı olamaz zaten.

Tarafsız, adil ve en önemlisi vicdanlı, empati yapabilen insanlara ihtiyacımız var. Bir olay olduğunda herkes kılıcını kuşanmış giderken durup bir düşünmeli: “Ben doğru bir şey mi yapıyorum?” Başkası söyledi diye bilmediği bir konunun peşine takılıp ortalığa zehir saçmamalı…

Bu dünyayı iyi ve vicdanlı insanlar kurtaracak.

Yazının devamı...

Kişisel Markam Ne Durumda?

19 Kasım 2019

Hepimiz birer markayız. Yaptığımız işle, hayatı yaşayış tarzımızla kendi markamızın temsilcisiyiz.

Peki, nasıl bir markayız?

Aslında hakkımızda konuşulanları duyabilsek, kişisel markamız hakkında bir fikir sahibi olacağız. Hatalarımız varsa, onların farkına varıp yüzleşebileceğiz. Ama çoğu kimse olumsuz şeyleri cesaret edip yüzümüze söylemez. Söylese bile ya kırılır ya da kulak arkası ederiz.

Günlük koşturmaca içinde kendimize dışarıdan bir gözle bakmak zor olacağı için ben şöyle bir yöntem uyguluyorum. Özellikle yeni tanıştığım insanlardan, beni ilk akıllarına gelen 5 sözcük ile ifade etmelerini istiyorum. İşte o 5 sözcük, benim onlardaki izlerim. Çıkan sonuçlardan memnunsam sorun yok ama değilsem oturup düşünürüm. Neden böyle bir iz bıraktığımı bulmaya çalışır, önlemimi alırım.

Bir başka kolay yol da kendinize bir kişisel marka yol haritası çıkarmak ve ona sadık kalıp kalmadığınızı görmek. Ayrıca mesleğiniz ve işinizle ilgili olarak insanlar hakkınızda neler konuşmalı, onu da bu çalışmada belirleyerek, kişisel markanız doğru yolda mı, anlarsınız.

Eğer kişisel markanızın durumunu istediğiniz noktadan çok uzakta görüyorsanız oturup tekrar düşünmelisiniz. Belki de “En başarılı mimar”, “En iyi kuaför” gibi söylemlerle yanlış marka konumlandırması yaptınız. Bu tarz ifadeler oldukça iddialıdır ve zaman gerektirir. Kaldı ki sizin demeniz değil, başkalarının sizin için söylemesi gerek.

Kişisel marka ile ilgili doğru izler bırakmak için hedefe uygun ve tutarlı bir yol haritasına sahip olmak ve bunun için doğru adımları atmak gerek…

Kişisel marka bir yolculuktur. Eğer böyle bir yolculuk planınız varsa iyi bir yol haritası, daha güvenli ve aynı zamanda keyif de alacağınız bir yolculuk için size destek olacaktır.

Yazının devamı...

Bari Baş Harfi Büyük Olsun

31 Ekim 2019

İşim gereği sosyal medyada epey zaman geçiriyorum. Özellikle başkalarının paylaşımlarını ve yapılan yorumları izliyorum.

Bir ünlünün paylaşımı gözüme çarptı. Fotoğrafın altında destansı bir yazı paylaşmış. Aslında konu bir başka ünlü arkadaşı ile ilgili; belli ki bu konuyla ilgili yanında olmak istemiş. Kısa ve öz yazabileceği bir destek mesajını o kadar uzatmış ki, üçüncü cümleden sonrasını okumadım. Üstelik arkadaşının isminin geçtiği her yerde küçük harf kullanmış. İmla hataları da cabası… Bir arkadaşım kendi hesabından benim için böyle özensiz bir mesaj yayımlasa bozulurum.

“Ee, buna mı taktın?”

Sosyal mecralarda “Burası benim özelim, istediğimi paylaşırım” konusunu geçtik artık değil mi? Zira 7000 takipçisi olan birinin özeli pek kalmamıştır diye düşünüyorum. Sen kişisel bir marka isen, her hâlinle, her söyleminle, kısacası dünyaya açıldığın her anınla bir bütünsün. Kapılarını kapattığında evde ne yaptığın seni bağlar, çünkü bundan kimsenin haberi yoktur. Sosyal medya gibi bir yerde üstelik bir dolu takipçin de varken yazdıklarına biraz dikkat etmen gerek diye düşünüyorum. Bu kişinin bende bıraktığı izlenim; dil bilgisinin temel kurallarını, hiç olmazsa özel isimlerin büyük harfle yazıldığını bilmediği şeklinde… Ya da aklındakini çalakalem yazıp arkadaşını umursamıyor veya saygı duymuyor mu?

Hızlı iletiştiğimiz bu çağda yazışmalarda büyük küçük harfe pek dikkat etmez hale geldik. Bir de şu kısaltmalar var ki evlere şenlik: Slm cnm nbr? İki harf daha yazmaya üşeniyorsan benimle zaten iletişime geçme. İletişim kurma şekli; o kişi ile iş yapıp yapmayacağım, hizmet alıp almayacağım konusunda oldukça önemlidir benim için.

Siz bu konuda ne düşünürsünüz?

İyi iletiştiğimiz bir dünya dileğiyle…

Yazının devamı...

İyi İz Bırakmak

16 Ekim 2019

Sürekli hizmet aldığınız bir yerle ilgili beğeninizi belirtirken yere göğe sığdırılmaz müşteri olur, ancak ilk şikâyetinizde ‘tukaka’ ilan edilirsiniz. Sizin aklınızda şikâyetçi olmanıza neden olan sorun değil de firmanın yaklaşımının hissettirdiği olumsuz duygu kalır. Ben de bu duyguyu son günlerde farklı firmalar yoluyla deneyimledim.

Satış öncesi ve sonrası hizmet kalitesinin, çalışanların tutumunun, nasıl iletişim kurulduğunun önemini hâlâ anlayamayan kurumların, bunu anlayıp harekete geçenlere göre daha geride olduğu malum.

Piyasada iyi isim yapmış bir beyaz eşya markasının teknik servisi yazdan bu yana 7 (evet, yedi!) kere evime geldi. Hâlâ sorunu tespit edebilmiş değiller. Defalarca ve farklı ekipler tarafından makineye bakılmasına rağmen bir türlü işin içinden çıkamamalarının bende yarattığı duygu, makinemin arızasının önüne geçti. Ürünleri istediği kadar kaliteli olsun, benim gözümde artık konu bir arızadan çıktı, markanın teknik yetersizliğine dönüştü.

Gelelim iletişim konusuna… Bir lansman için bir aydır bir firma ile görüşüyoruz. “İçerideki tadilat bitsin, yapalım” diye birkaç kez görüşüldü. Lansman tarihi yaklaşırken tadilatın bittiğini bizzat gidip gördük ve ilgili kişiyi aradık. Ancak ses, seda yok! Eposta yolladık, cevap yok. Bizde bıraktığı duygu; firmanın reddetmesi değil, ciddiyet ve profesyonellikten uzak olması. Bir daha orası ile herhangi bir iş birliği ve çalışmamız olmayacak. Oysa ki olumsuz da olsa bir yanıt verselerdi, bu kadar kötü bir iz bırakmamış olacaklardı. Zarif bir “ret” cevabı almak, hiç cevap alamamaktan daha anlamlı olacaktı.

Markaların yaşattığı olumsuz deneyimler asla unutulmuyor ve etrafa daha çok yansıtılıyor. Tek bir müşterinin kaç kişi getirip kaç kişi götüreceğini bilemezsiniz. Müşteri veya müşteri adayınıza nasıl davrandığınız ve onda oluşan olumsuz duygular bir süre sonra üzerinize yapışan bir etiket haline gelebilir.

İyi şeyler, iyi bir iz bırakmanızla da ilgilidir.

İyi izler bırakmanız dileğiyle…

Yazının devamı...