İşinin ehli mi değil mi?

5 Temmuz 2020

Minareleri, mihrapları, minberleri, çinileri, taş ve ahşap oymaları, halıları, süslemeleriyle Anadolu’nun en eşsiz kültürünü bünyesinde barındıran camilerin restorasyonları oldukça tartışmalı

Türkiye tarihi geçmişi en zengin ülkelerden biri. Ancak kültürel mirasını korumak bakımından iyi sınav vermiyor. Sadece geçmişten miras 118 ulu caminin tarihi bile nasıl zengin bir hazineye sahip olduğumuzun bir göstergesi. Buna karşın minareleri, mihrapları, minberleri, çinileri, taş ve ahşap oymaları, halıları, süslemeleriyle Anadolu’nun en eşsiz kültürünü bünyesinde barındıran bu camilerin restorasyonları oldukça tartışmalı. Bugün bu tartışmaların odağına son olarak Kastamonu’da 1506 yılında inşa edilen Nasrullah Camisi’nin restorasyonu oturdu.

Türkiye’de arkeoloji haberciliği alanında oldukça önemli işlere imza atan Arkeofili internet sitesinin kurucularından Erman Ertuğrul, iki yıl süren restorasyon çalışmaları sonucunda yeniden ibadete açılan 514 yıllık caminin eski ile yeni fotoğraflarını yayımladı. Ancak caminin eski ve yeni görüntüleri arasındaki fark hayli büyüktü.

Ağlatan restorasyon

Restorasyon çalışmalarından sonra ünlü hattat Ahmet Şevket Efendi tarafından yapılan süslemeler ve hatların birçoğunun kaybolduğu iddia edildi. Öyle ki; bazı eserlerin üstünün badana edilmesi ve hat sanatıyla bezeli panoların kaldırılması, Türk İslam sanatı uzmanı, yazar, hattat Mustafa Bektaşoğlu’nu ağlattı. Hürriyet’te yer alan habere göre Bektaşoğlu, “… Bu camide restorasyon sonrası içeri girdiğimde gözlerime inanamadım ve gözyaşlarımı tutamadım. Cami büyük bir hana dönmüş. Çok önemli hattatlara ait eserlerin olduğu iki dev levha artık camide bulunmuyor. Pek çok işlemenin de üzeri kapatılmış. Nusrullah Kadı Camisi bu restorasyonu hak etmedi” diyor.

Kültür ve Turizm Bakanlığı Vakıflar Genel Müdürlüğü’nden yapılan açıklamada ise “Tüm hatlar, konumları ne olursa olsun sadece temizlenmiş ve özgün haliyle bırakılmış olup, mevcut hiçbir hat yazısı kaldırılmamıştır” denildi. Restorasyondan sorumlu olanlar eleştirileri haksız bulsa da fotoğraflar kamuoyunda, “Bu restorasyon değil, bildiğimiz badana” diye yorumlandı.

Bu yeni değil belli ki son da değil

Hatırlarsanız medya, geçen yıl da Antalya’da Selçuklu dönemine ait Alaaddin Camisi’nin 800 yıllık “taç kapısı” restorasyon işlemleri sırasında sökülerek yerine, yeni (!) bir kapı konulmasını sayfalarına taşımıştı. Restorasyon sonrası tarihi kapının bir sanat eseri sayılabilecek bezeme ve motiflerden oluştuğunu da hatırlatarak.

Yazının devamı...

11 kadının hayatını bir eve sığdıramadık

28 Haziran 2020

Son 35 gün içerisinde Ağrı’da beş, Mardin’de dört ve Diyarbakır’da iki kadının şüpheli bir şekilde yaşamını yitirdiği ve hepsinin kayıtlara “intihar” olarak geçtiği yönündeki iddialar, Meclis’in gündemine taşındı. Bakanlık can güvenliği tehlikesi yüksek olan mağdurları zamanında tespit etmeyi amaçlıyor.

Ceylan Akpolat… 25 yaşında. 7 yıllık evli. 5 Mayıs’ta eşinin ailesi tarafından şiddete maruz bırakıldığı gerekçesiyle İlçe Jandarma Karakolu’na başvurdu. Olaydan üç gün sonra 8 Mayıs’ta evinde asılı halde bulundu. Ölümü kayıtlara “intihar” olarak geçti.

Pakize Öztaş… 23 yaşında. İki çocuk annesi. 19 Mayıs’ta eşiyle yaşadığı tartışmanın ardından hayatını kaybetti. Eşinin kendisine şiddet uyguladığı, şiddeti kimseye anlatmaması için telefonuna el koyduğu iddia edildi. Ölümü kayıtlara “intihar” olarak geçti.

Kübra Taşdemir… 21 yaşında. Bir yıllık evli! 11 Haziran’da kaldıkları yayla çadırında asılı bulundu. Ailesi eşinin telefonuna el koyduğunu, bir süredir de kendisine ulaşamadıklarını ve kızlarının eşi tarafından intihara sürüklenmiş olabileceğini açıkladı. Kayıtlara “intihar” olarak geçti.

Güzel Koçyiğit… O da kendi evinde 26 Mayıs’ta yaşamını yitirdi. Eşi ve eşinin ailesi olaya ilişkin basına açıklama yapmaktan kaçınırken, onun da ölümü kayıtlara “intihar” olarak geçti.

Zana Polat… 17 yaşında. 4 Haziran’da başından vurularak öldü. Ailesi evde silahla oynarken kazayla kendisini vurduğunu öne sürdü. Silahlı ölüm nedeniyle savcılık soruşturma başlattı.

Yazının devamı...

Erkeğin zihniyeti değişirse dili değişir

14 Haziran 2020

Erkek ve kadının birbirlerine bakışını, zihniyetini, kimliğini, şiddeti ve de şiddeti kanıksayan tutumunu değiştiremediğiniz bir toplumun, dilini değiştirmek sizce sonucu değiştirir mi?

1980’li yılların Türkiye’si… Nikâhsız yaşayan bir kadına dört erkeğin tecavüz davasında sanıklar, kadının “fahişe” olduğunu, bu nedenle cezalarının mevcut yasaya göre indirilmesini talep etti. Mahkeme Başkanı, 1923’den kalma bu yasanın Anayasa’nın eşitlik ilkesine aykırı olduğunu hatırlatarak, maddenin iptalini istedi. Anayasa Mahkemesi’nin 11 erkek üyesinden 4’ü maddenin iptali konusunda evet oyu verdi. 7 erkek üye ise “İffetli kadınla iffetsiz kadına tecavüz aynı şey değildir” gerekçesiyle hayır dedi

1986’da Kadıköy’de “hayat kadınlarına tecavüze ceza indirimi”ni düzenleyen yasayı protesto etmek için büyük bir eylem gerçekleştirildi. Demokratik kitle örgütleri o gün ayağa kalktı. Kitlesel tepkiler yasanın değişmesinde etkili oldu, ama yargının ve sokaktaki adamın kadına bakışı aslında hiç değişmedi.

Zihniyet değişmeyince sorunlar da değişmiyor 25 yıl sonra 2011’de yine bir hayat kadınının uğradığı tecavüz davasının iddianamesinde, “Hayat kadınına tecavüz, beden ve ruh sağlığını bozmaz” ifadesine yer verildi. Kadına yönelik aşağılayıcı zihniyetin ve bu zihniyetle oluşan algının vücut bulmuş hali diyebileceğimiz on binlerce dava dosyası var. Örneğin sekiz yaşından itibaren on yıl boyunca bir yakınının cinsel tacizine uğradığı için yargıya sığınan, ama sonucu değiştiremeyen genç bir kızın intiharı var. Eski eşi tarafından her tür şiddete maruz kalan ve 23 kez suç duyurusunda bulunan, buna rağmen sonucu değiştiremeyen bir kadının öldürülüşü var.

Her yere nüfuz etmiş bir zihniyet

Yazının devamı...

Her ırkçı eylem başka bir eylemi doğurur

7 Haziran 2020

Bir insan neden hiç tanımadığı insanları öldürmek ister? Dili, dini, inancı, cinsiyeti, rengi farklı diye nefret etmek! Bu nefreti besleyen hastalıklı yapıları ortaya çıkarmadıkça nefret suçları medyanın haber konusu olmaya devam edecek

ABD, Minneapolis kentinde bir polis memurunun sokak ortasında ensesine diziyle baskı yaparak öldürdüğü George Floyd isimli siyahi vatandaşı için ayakta. Kovid-19 salgınına rağmen ülkenin neredeyse bütün eyaletlerinde ırkçılığa karşı barışçıl ya da şiddet yanlısı gösteriler düzenleniyor. Bu gösteriler başka ülkelere de sıçradı. Gösterinin en önemli sloganı “Nefes alamıyorum!” Bu slogan 2014’te New York’ta çok benzer şekilde öldürülen Eric Garner’dan bu yana, siyahi vatandaşların üzerindeki polis baskısını tanımlamak için kullanılıyor. Ve artık yalnız da değiller. Gösterilere beyazlar da katılarak destek veriyor.

Bundan birkaç ay önce Almanya’da, Hanau’daki ırkçı terör saldırısında dokuz kişinin hunharca katledildiği olayda da binlerce insan olayı protesto etmek için yürümüş, Cumhurbaşkanı Frank Walter Steinmeier, “Nefrete ve şiddete hep birlikte karşıyız. Sorumluluk almalı ve siyasette, medyada, toplumda dilimize hâkim olmalıyız” demişti.

Dile hâkim olmak için öncelikle ırkçı düşünceye karşı kalbimizi, düşüncelerimizi sorgulamamız gerekmez mi? Harper Lee’nin ırkçılığı konu alan “Bülbülü Öldürmek” adlı kitabında, “Başka insanların yüzüne bakabilmek için ilk önce kendi yüzüme bakabilmeliyim; çünkü hayatta çoğunluğa bağlı olmayan tek şey vicdandır” demesi gibi!

Türkiye’de de durum farklı değil. Salgından bu yana  sosyal medyada 690 bin 356 ırkçı tweet atıldığı belirlendi.

9 Mayıs’ta Bakırköy’de Dzınunt Surp Asdvadzadzni Kilisesi’nin kapısında duran bir adam kapıyı ateşe verdi. Yakalandı. “Koronavirüsü bunlar başımıza bela ettiği için yaktım” dedi.

23 Mayıs’ta bir başka vatandaş nefretini, suça dönüştürdü. O da Kuzguncuk’ta Surp Krikor Lusavoriç Ermeni Kilisesi’nin kapısına tırmanıp kapısındaki haçı yerinden söktü.

27-28 Mayıs tarihlerinde daha vahim bir başka olaya tanık olduk: Gazeteci Hrant Dink anısına kurulan Uluslararası Hrant Dink Vakfı’na e-posta yoluyla ölüm tehdidi içeren mesajlar gönderilmesine… Şüpheliler tutuklansa da yarın benzer eylemlerin olmayacağını kim garanti edebilir?

Yazının devamı...

Salgın sonrası en büyük tehlike: Tek kullanımlık yeni bir hayat

31 Mayıs 2020

Virüsü fırsatçılığa çevirenlerin doğayı talan etmesi ve “tek kullanımlık poşet” alışkanlığının geri dönmesi, salgının doğa ve çevre açısından çok da olumlu bir sürece yol açmayacağını ortaya koyuyor

Koronavirüs salgınının baş göstermesi üzerine, sokağa çıkma yasakları, uçuşların durdurulması, bazı fabrikaların üretime ara vermesi, şehirlere giriş çıkışların yasaklanması gibi birçok önlem hava kirliliğinin azalması yönünde bir etki yarattı. Öyle ki; sadece İstanbul’da hava kalitesinin 1-12 Nisan 2020 tarihleri arasında yüzde 28.6 oranında iyileşme göstermesi, “Virüse karşı alınan önlemler hava kirliliğini sorun olmaktan çıkarıyor mu?” sorusunu da beraberinde getirdi.

Uzmanlar, sadece hava kirliliğinin azalmasına bakılarak alınan önlemlerin doğaya iyi geldiği yönünde bir değerlendirme yapılamayacağı görüşünde.

Örneğin Ekoloji Birliği, koronavirüs (Kovid-19) günlerinde ülkenin dört bir yanına yayılan inşaat, enerji, maden gibi projelerin “Evde kal” kampanyalarına rağmen sürdürüldüğünü haritayla ortaya koydu. Bazı şirketlerin, doğayı nasıl talan ettiğini, doğanın salgın fırsatçılığıyla nasıl bir saldırı altında olduğunu ve sokağa çıkma yasağını fırsat bilip nasıl hukuk dışı yollara başvurduklarını açıkladı. Salgın nedeniyle yaşanan korku ve panik ise tüketim alışkanlıklarını ve önceliklerini değiştirmiş görünüyor. Enfeksiyon uzmanlarının bez torba ve filelerle alışverişin riskli olduğunu açıklamalarının ardından tüketiciler yeniden market poşetlerine yöneldi. Yetkililerin açıklamalarına göre poşet üretimi son bir ayda yüzde 25, maske ve koruyucu kıyafet üreten firma sayısı ise beş kat arttı. Avrupa’da da durum farklı değil. Tek kullanımlık plastiklere yönelik talep artış gösteriyor; iş yeri yemekhanelerinde, restoranlarda ve kafelerde de artık tek kullanımlık plastik ürünler kullanılıyor. Sosyal medyada sokaklara, caddelere, sağa sola atılmış, maske ve eldiven fotoğraflarından geçilmiyor.

Gelecek için önlemler

Peki, bu plastiklerle kendimizi korurken, bu atıkların doğaya vereceği zararın ne olacağını biliyor muyuz? Dünya ülkeleri milyarlarca ton atığın geri dönüşümünü sağlayabilecek mi? Kendi hayatımızı tek kullanımlık poşetlerle maskelerle, eldivenlerle ya da plastik bardak ve tabaklarla daha korunaklı hale getirirken doğaya verdiğimiz zararı yok mu sayacağız?

Harvard Üniversitesi İklim, Sağlık ve Küresel Çevre Merkezi yöneticisi Dr. Aaron Bernstein, iklim değişikliği ve küresel sağlık politikasının kamuoyu ve medya tarafından çok ayrı sorunlarmış gibi lanse edildiğini, ancak sağlık ve çevre politikasının ayrı görülmesinin tehlikeli bir aldanmaca olduğu görüşünde. Sağlığımızın tamamen iklime ve gezegeni paylaştığımız diğer organizmalara bağlı olduğunu söyleyen Bernstein’a göre, iklim değişikliği, Lyme hastalığı ve su yoluyla taşınan hastalıklar gibi bazı enfeksiyon hastalıklarının yayılma şartlarını çoktan daha elverişli hale getirdi.

Harvard Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma da, iklim değişikliğiyle mücadelede gereken eylemlerle, insanların daha sağlıklı bir hayata kavuşması için gerekli unsurların aynı olduğunu ortaya koyuyor.

Yazının devamı...

Şüphe öldürür, bilmediğin şey korkutur

23 Mayıs 2020

Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu “Kovid-19 salgınıyla ilgili aşırı bilgi bombardımanına maruz bırakıldık. Medya korkuyu tetikleyen spekülasyonların kullanımından kaçınmalı” diyor.

Dünya genelinde yeni tip koronavirüs (Kovid-19) vaka sayısı 5 milyonu geçerken, can kaybı 318 bine ulaştı. Salgından en fazla etkilenen ABD oldu. Avrupa başta olmak üzere birçok ülkenin sağlık sistemi çöktü. 55 ülkeye tıbbi malzeme yardımı ulaştıran Türkiye’deki tablo ise önlemlerin sürmesi halinde normale dönülmesi bakımından umut verici görünüyor.

Buna karşın her gün virüse dair ortaya atılan, ancak doğruluğu kanıtlanmamış yığınla bilgi ve insanların neye karşı savaş verdiğini bilmiyor olması korku ve panik yaratmakta. Virüsün kendisinden daha bulaşıcı olan bu korku ve paniği besleyen ne?

Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu, özellikle küresel medyanın bireylerin direncini psikolojik olarak zayıflatmak için, kullandıkları korkutma taktiklerinin ürkütücü boyuta vardırıldığını belirterek, şöyle diyor: “Bu yaratılan korkunun neden olduğu eylemlere örnek olarak, çevrimiçi/çevrimdışı yalan, yanlış haber, spekülasyon, komplo teorilerini dolaşıma sokmayı; yüz maskeleri, dezenfektanları, yiyecekleri istiflemeyi veya salgın için belirli grupları günah keçisi ilan etmeyi vs. sayabiliriz. Bazı uzmanlara göre de bu kadar çok korku ve endişe olmasının nedenlerinden biri, virüsün bilinmeyen olması.”

Yazının devamı...