Çağın trajedisi kültürlü cahiller!

6 Eylül 2020

Sosyal medya, doğruluğu kanıtlanmamış yanlış bilgilerle, gerçek bilgiyi sıfırlamış yeni bir insanlık mı inşa ediyor?Bir masa ötemde iki kişi sohbet ediyor. Birinin elinde gazete. Başını kaldırıp yanındakine diyor ki; “Japonya Başbakanı sağlık nedeniyle istifa etmiş.” Yanında oturan maskesini çenesine indirmiş şahıs, biraz da küçümser gibi yanıt veriyor: “Yalan, ülkenin ekonomisi bozulduğu için istifa etti.”

“Nerede yazdı?”

“Twitter’da paylaşmışlar!”

Oysa Twitter’da olmayan şu; sohbete konu olan Japonya Başbakanı Shinzo Abe’nin istifasına ilişkin medyada çıkan bütün haberler 65 yaşındaki Shinzo Abe’nin sağlığının bozulduğu yönünde. İstifasını ekonomiye bağlayan bir yorum yok. Aksine Japonya’nın ekonomisine büyük katkıları olan Abe’nin bir önceki istifasının da yine sağlık nedeniyle olduğu…

Cehalet çağı

Bir haberi medyadan “okumak” ile internetten araştırmadan “takip” etmek arasındaki farkın büyüklüğünü görmemiz açısından basit gibi görünen, oysa son derece önemli bir konu. Dolayısıyla bu çağı tanımlarken “Sahtekarlığa övgü çağı” demiştim. Ama bu çağ aynı zamanda yalan yanlış internet bilgileriyle beslenen özellikle okumuş yazmış insanların da içinde yer aldığı cehalet çağı olarak anılacak.

Devam edelim… Twitter’da bir kullanıcı, doktorluğu hayli tartışmalı Robert Young imzasıyla “Grip aşısındaki maddelerden biri ne? Alüminyum oksit; bu metal radyasyonu mıknatıs gibi çeker” şeklinde bir bilgi paylaştı.

Chicago Üniversitesi’nden Assist. Prof. Handan Acar, bu bilginin yanlışlığına dair açıklamada bulundu. Oksit olmadığını, radyasyonla alakasının bulunmadığını söylese de devreye aşı karşıtı kullanıcılar girdi. Doktoru azarladılar. Doktorun bilgisini internetten edindikleri bilgilerle çürütmeye çalıştılar. Doktorun bilgisini test etmeye yönelik eleştirileri kopyaladığımda 50 sayfayı geçmişti. Bazı doktorlar “Handan Hocam ne olur uzmanı olduğunuz alanda ‘cahil’ yorumlar yapmayı bırakıp, konuyu uzman olmayan kişilere bırakınız!” diyerek doktora esprili bir şekilde destek verseler de bilimsel temeli olmayan yorumların önüne geçemediler. Nihayet doğru soru bir başka kullanıcıdan geldi: “Hadi bu yalanlara inanacak kadar konu hakkında bilgisizsiniz, onu anladık da sıfır bilgiyle bu saçmalıkları yayacak kadar özgüven sahibi nasıl olunuyor?”

Yazının devamı...

Sahtekârlığa övgü çağı

30 Ağustos 2020

Sosyal medyanın; emeği, bilgiyi, gerçeği, doğru olanı hiçe sayması, medyayı da bozdu! Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin ödüllendirdiği fotoğrafın, başka bir gazeteciye ait olduğu anlaşıldı. Bu nedenle medya, kendi öz denetimini kurumsal düzeyde gerçekleştirmek zorunda

Bir modelin fotoğraflarını alıyorsunuz; yüz değiştirme programıyla kendi yüzünüzü o fotoğrafa yerleştirip kendi profiliniz, kendi pozunuzmuş gibi paylaşıyorsunuz. Sosyal medyada sahte hesaplar üzerine araştırma yaparken, bir süredir dikkatimi çeken bu sahtekârlık durumu, kullanıcıların; gerçek olanla yalan arasındaki algılarını ruhsal açıdan da hayli bozmuş görünüyor.

Örneğin sosyal medya kullanıcısı orta yaşın üzerinde bir kadın, Facebook profil fotoğraflarının tamamını bu yüz değiştirme programını kullanarak paylaşmış. Yani hesabın sahibi gerçek, ama fotoğrafları sahte! Bu sanal dünyada bir oyun olabilir, ama sorun da burada başlıyor. Bir süre sonra kullanıcı bu sahte fotoğraflarla içselleşiyor. Kullanıcı kendi mevcut gerçeğini o kadar yok sayıyor ki, deforme ettiği, üzerinde oynadığı fotoğraflara yapılan yüzlerce beğeni ve iltifata canı gönülden teşekkürler bile yağdırıyor.

Bir başka kullanıcı da yine internet üzerinden bulduğu yazıları, Facebook hesabından “Notlarımdan” diye paylaşıyor. Notlarımdan dediği için, takipçileri yazanın kendisi olduğunu sanarak beğenilerini sunuyor. Bu notlara tepki oluşur, paylaştığı görüş ya da düşüncenin saçmalığı dile getirilirse ancak o zaman “Bu bana ait bir yazı değil” deyip işin içinden sıyrılmaya çalışıyor.


Yazının devamı...

Toplumsal kimliğimizi sosyal deneyle anlamak mümkün mü?

23 Ağustos 2020

Her önüne gelen sosyal deney hazırlayamaz, ama her sosyal deney bize toplumsal kimliğimizin ne olduğunu mutlaka gösterir. Diyarbakır’da, çocuklarla yapılan sosyal deney, “suiistimal kaygısı” ve “ön yargı” konularını gündeme getirdi

Gürcistan’ın başkenti Tiflis... Anano isimli küçük bir kız, önce temiz düzgün kıyafetler giyip restorana giriyor tek başına... Herkes ilgi ve şefkat gösteriyor 6 yaşındaki kıza. Adını, kaç yaşında olduğunu ve nerede oturduğunu soruyorlar. 6 yaşındaki Anano, sonrasında bu kez dağınık saçlar, kirli ve eski kıyafetlerle yine aynı restorana giriyor. Ama bu kez tepki farklı. Restorandaki müşteriler Anano’yu görmezden geliyor. Hatta garsonlardan küçük kızı dışarı çıkarması isteniyor. Anano dışarıya ite kaka çıkarılırken ağlamaya başlıyor.

Bu deneyi 2016’da UNICEF hazırladı. “6 yaşında bir çocuğu dışarıda yalnız başına görseniz ne yapardınız?” sorusuna yanıt bulmak amacıyla... O yıl 50 milyondan fazla insanın izlediği bu deney, UNICEF’in şu mesajıyla sona eriyordu: “Her gün toplumun dışına itilen milyonlarca çocuğun nasıl hissettiğini bir düşünün. Değişim siz değer vermeyi seçtiğinizde başlar.”

Bugün dünyada olduğu gibi bizde de dehşet sayıda sosyal deney videosu var. Her birinin konusu farklı! Çoğu dayanışma, yardımseverlik, şiddet, açlık, toplumların değer yargıları ve insan ilişkileri üzerine.

Sosyal deney enflasyonu

Peki, sosyal deneyi herkes yapabilir mi? Geçen yıl Diyarbakır’da bir delikanlı, bir masada yemek yiyen insanlardan Konya’daki annesini aramak için telefonlarını kullanıp kullanamayacağını soruyor. Kendisine uzatılan telefondan annesini arıyor ve “Anne söylediğin akrabaları bulamadım, yemek yiyecek param bile yok, açım ben şimdi nerede kalacağım” diyor. Bu konuşma masadakilerin dikkatini çekiyor. Çocuğa yemek ısmarlamak için ısrar ediyorlar. Biri cebine para koymaya kalkıyor, diğeri evinde kalabileceğini söylüyor. Bir başka masadayız. Aynı senaryo ve tepkiler yine aynı. Yaşlı bir adam cebindeki son parayı delikanlıya veriyor. Kalacak bir yer buluncaya kadar da bize ‘Tanrı misafirisin’ diyor. Delikanlı ‘düzeninizi bozmayayım’ diyor. Adam, “Düzen misafir gelmezse bozulur. Misafir düzeni kurmak içindir” diyor.

Çocukların kullanılması

Bu yıl aynı konu çocuklar üzerinden denendi. Diyarbakır’ın tarihi sokaklarına giden iki Youtuber, yine aç olduklarını, kalacak yerleri olmadığını belirterek bu kez yardımı çocuklardan istedi. Çocuklar yardım için adeta seferber oldu. Simit ikram ettiler. “Sen şimdi bununla doymazsın” deyip döner aldılar. Evlerine davet ettiler. Onlar da kendilerine yardımcı olan bu çocuklara tablet hediye etti. 5 milyondan fazla insanın izlediği bu video, sosyal medyada ses getirmekle kalmadı toplumu da ikiye böldü. Bazıları Güneydoğu insanının yardımseverliğinin önemine vurgu yaparken, bazıları da çocukların bu şekilde teşhir edilmesini kınadı. Diyarbakır Barosu; sosyal deneyi kendilerinden olmayana üstten bakan bir zihniyetin ürünü olarak yorumladı. Bazı sosyologlar da bu deneyin çocukların haklarına yönelik ihlal oluşturduğunu ve çocukların bu şekilde tanıtılmasının istismara açık bir tehlike yaratabileceğine işaret etti.

Yazının devamı...

Sevimli olduğu kadar masum mu?

16 Ağustos 2020

7’den 70’e herkese hitap etme özelliğine sahip çizgi filmlerin bir sonraki maceralarını heyecanla beklediğimiz kahramanlarının üzerinden ırkçı, cinsiyetçi, ayrımcı, ideolojik mesajlar mı veriliyor?Amerikan orta sınıf stereotipini temsil eden; kaba, görgüsüz bir aile olarak hayatımıza giren Simpson ailesi, dünya siyaseti üzerinden üretilen komplo teorilerinin bir parçası haline getirilirken, bir dönem hepimizi büyüleyen, etkisi altına alan bazı çizgi film karakterleri de ırkçı, cinsiyetçi, aşağılayıcı, şiddete eğilimli gibi gerekçelerle yasaklı hale geldi. Tenten, Tom ve Jerry, Tarzan, Peter Pan, Maşa ile Koca Ayı, Winnie the Pooh, Heidi, Pokemon, Sünger Bob ya da Şirinler gibi çizgi filmler sandığımız kadar “masum” olmayabilir mi?

Tenten için şikayet dosyası

Gezgin bir gazeteci olan kurgu karakter Tenten’in maceraları 1941’den bu yana tartışma konusu.”Esrarengiz Yıldız” adlı macerasında Tenten, Yahudi düşmanı ilan edildi. Kuzey Buz Denizi’ne düşen bir göktaşını bulmak için, Yahudilerin finanse ettiği grupta değil de Nazi yanlısı bir grubun yanında yer aldığı için. Serinin bu bölümü eleştirilere maruz kalınca Tenten’in yaratıcısı Belçikalı çizer Hergé (Georges Prosper Remi) Yahudi isimlerini kaldırdı “Aşırı gerçekçi olduğundan kaldırın...” notunu da düşerek. Oysa Tenten’in yaratıcısı Hergé, reddetse de Nazilerle iş birliği yapmakla suçlanıp tutuklanmış bir isim. Öyle ki; Sovyetler Birliği döneminde komünizmi sürekli kötü gösterdiği için de Tenten bu ülkede yasaklanmıştı. Suçlamalar bununla da bitmedi. 2007’de Londra merkezli “Irksal Eşitlik Komisyonu” adlı kuruluşun önüne “Tenten Kongo’da” serisiyle ilgili şikâyet dosyası geldi. Komisyon, Kongo halkının bir beyaz adam ve köpeği karşısında yerlere kadar eğilmesi ve onları tanrılaştırmasının ırkçılık olduğu sonucuna vardı ve “Tenten Kongo’da” serisinin kaldırılması yönünde karar verdi. Başta İngiltere olmak üzere birçok ülke bu karara uydu. Belçika’da ise Kongolular konuyu Brüksel Mahkemesi’ne taşıdı. Mahkeme 2011’de Tenten’in ırkçı olmadığı sonucuna varsa da, İsveç seriyi kaldırdı. Fransa kitapçılardaki “Tenten Kongo’da”nın üzerine “Zehirli ürün, ırkçılık kokar, zihinsel sağlığa zarar verebilir” etiketleri yapıştırdı. Tenten maceralarında sarışın, şişman opera şarkıcısı Kastafiore tiplemesinin dışında neredeyse hiç kadın kahraman olmaması da ayrı bir eleştiri konusu. Son tartışmalar da Tenten’in kadın düşmanı bir eşcinsel olup olmadığıyla ilgili!

Peter Pan ve Kızılderililer

Hiç büyümeyen Peter Pan de bu tür eleştirilerden nasibini aldı. Kızılderilileri barbar olarak gösterdiği için ırkçılıkla suçlandı. Ormanda Peter Pan’in peşine takılan hayvanların söylediği şarkıda da bunu görmek mümkündü: “Biz başkanı izleriz nereye giderse, Kızılderililerle savaşırız durmadan, çünkü başkanımız bize böyle söyledi”. Peter Pan’in serilerinden birinde de çocukların üzerine dökülen “peri tozu”nun uyuşturucu olduğu iddia edildi. Peter Pan’in çocuklar üzerindeki etkisi de birçok araştırmaya konu oldu.
Çok fazla yeni nesil çizgi filmlerde de sorun olmuyor değil. Örneğin “Winnie the Pooh”. Bu çizgi filmde de ana karakter, Çin’in cumhurbaşkanına benzediği gerekçesiyle Çin’de yasaklandı. Ülke yönetimi tarafından çizgi filmin televizyonlarda yayınlanması engellendi. Peki, sizce sevimli bal bağımlısı ayı ile Çin lideri birbirine benziyor mu?

Yazının devamı...

The Simpsons’lar ve dünya siyaseti

9 Ağustos 2020

Trump’ın seçileceğini bildiler; yıllar önce Japonya’dan virüs yaydılar; en son Beyrut’taki patlamaya benzer bir bölümün 2004’te yayınlandığı iddiaları ortaya atılınca “The Simpsons” çizgi dizisi, yetişkinlerin komplo teorilerine malzeme olduYıl 1993… Japonya’da meyve suyu işçileri paketleme yapıyor. İşçilerden biri fena halde hasta! İşten atılmaktan korktuğu için durumunu işyerinden saklıyor. Paketleme sırasında hasta olduğunu fark eden arkadaşına, “Grip olduğumu müdüre sakın söyleme” diyor ve o esnada kutunun içine öksürüyor. Böylece virüs, kutuyla birlikte ABD’ye taşınıyor ve ülkede pek çok kişi hastalanıyor. Bu, Japonya’dan Amerika’ya yayılan Osaka Flu adlı virüstür. Olay, “The Simpsons”ın bir bölümünde anlatılıyor. Çin’den yayılan koronavirüs olayıyla da bu bölüm, sosyal medyanın en çok tartıştığı bölüm oldu. Simpsons, ABD’deki George Floyd protestoları esnasında Kristof Kolomb heykelinin başının kesilmesi olayıyla geçen ay tekrar gündeme taşındı. Dizinin bölümlerinden birinde, bu kez çizgi filmin karakteri Bart Simpsons, kurgusal kasabanın kurucusu Jebediah Springfield’ın heykelinin başını kesiyordu.

Çizgi dizide komplo teorileri

Simpsons’ların, bazı olayları önceden tahmin etmesi mümkün mü? Örneğin, henüz başkan seçilmediği halde Donald Trump’ın başkan seçildiği bölüm ya da İkiz Kuleler’in yıkılışı gibi pek çok konuyla yetişkinlerin komplo teorileri ürettiği bir alandı. The Simpsons üzerine medyada bir araştırma yapsanız, sadece bu çizgi filmin dünya siyaseti üzerinden yorumlanmasına yetecek kadar bol malzeme bulmak mümkün hale gelebilir. Ve bugün… Beyrut’ta meydana gelen patlama, kentin yarısını yok ederken, “The Simpsons”ın 2004’deki bir bölümünde meydana gelen patlamayla benzer olduğu öne sürülüyor. Çizgi filmde nükleer santralde görevli olan dizinin en önemli karakteri Homer, çekirdek imha butonuna basmaması için uyarılır. Buna rağmen o butona basmak isteyince, silahla vurulur. Camlı bölmede vurulan Homer imha çekirdek butonun yanına sırtüstü düşer. Vurulmanın etkisiyle dışarı sarkan dilinin butona değmesiyle mantar bulutu gibi yayılan patlama gerçekleşir ve bir kasaba havaya uçar…

The Simpsons kehanetleri hiç bitmiyor çünkü çizgi film kahramanları aynı zamanda geleceği tahmin etmekte!

Hangi komik ünlü başkan olabilir?

Oysa çizgi filmin yazarları, geçen yıl BBC’nin Newsbeat radyo programı ekibine, bu iddiaları tek tek yanıtladı. Birçok kişinin tahmin ettiğinin aksine komplo teorileriyle ilişkilendirilmelerinin doğru olmadığını, dizide birçok konuda geleceğe dair tahminler yürütüldüğü için bunların gerçekleşmesi ihtimalinin yüksek olduğunu açıkladılar. Örneğin, “Trump’ın başkan olacağını nasıl bildiler?” sorusuna yazar Al Jean, “2000 yılında hangi komik ünlü başkan olabilir?” diye düşündüklerini, Trump’ın bir gün başkan adayı olacağına dair sözlerini dikkate alarak senaryoyu yazdıklarını açıklarken şöyle diyordu: “Eğer yeteri kadar tahminde bulunursanız yüzde 10’u doğru çıkar!”

İnsanlar acaba karmaşık, abartılı ve de doğruluğu kanıtlanmamış bilgiyi, abartısız düz, doğru bir bilgiye tercih ettiği için bütün bu çizgi filmin yazarlarından gelen açıklamalara itibar etmiyor olabilir mi bilmiyoruz. Ama 30 yıldır süren bir çizgi filmin 15-20 yıl önceki bölümlerini yakın bir tarihte gerçekleşmiş gibi bugünkü olaylarla karşılaştırmak dünya gerçekleriyle de hiç tanışmamış olmak demektir. Dünya gündeminin sıkı bir takipçisi olup olayları yorumlamak ve anlamak üzerine dünyanın geleceğine dair bir öngörü sahibi olmamak mümkün mü?

Yazının devamı...

Bir annenin çığlığını duyuramamak!

2 Ağustos 2020

Otizmli çocukların bakımını üstlenen insanların nasıl bir eğitimden geçmiş olduğu da son derece önemli. Otizmli bir çocuğun bakımını herhangi biri üstlenebilir mi? Peki bunca insanlık dışı muamelelere maruz kalan bu çocukları nasıl koruyacağız?

Türkiye kadına şiddet haberleriyle sarsılırken, olanaksızlıklar ve çaresizlik içerisinde bırakılmış bir anne, 26 yaşındaki otizmli oğlunun bir destek evinde uğradığı şiddetten davacı olmak için savcının kapısını çaldı. Anne Ayfer Öztürk, oğlu Sinan’ın, İstanbul Aile ve Sosyal Politikalar Müdürlüğü’ne bağlı Pendik’te bulunan bakım ve rehabilitasyon merkezine yerleştirildiğini, ancak burada şiddet gördüğünü söyleyerek suç duyurusunda bulundu.

Bianet’ten Evrim Kepenek imzalı habere göre, anne Ayfer Öztürk şöyle diyordu: “Oğlumun oraya gittiğinden beri bakışları değişti. Telefonla bilgi vermiyorlar, gidip görmek istiyorum göstermiyorlar. Çocuğumun sesini duymak istediğimde de olumsuz yanıt veriyorlardı. Bir kere uzaktan camdan gösterdiler. ‘En azından bana fotoğrafını atın’ dedim. Gelen fotoğrafları görseniz ben kendi oğlumu tanıyamadım. Daha önce de bir başka çocuğa şiddet uyguladığı için bir bakıcıya sadece bir ay maaş kesme cezası verilen bu kurumun müdürüne ulaştım. Müdüre Sinan’ın durumunu sordum. Bana ‘Ben sizi yarın arayacağım’ dedi. O an anladım ters bir durum olduğunu, benim çocuğuma da şiddet uyguladıklarını anlamıştım.”

Bitmeyen şiddet!

Yanılmamıştı. Müdür ertesi gün anneyi arar ve olayı doğrular. Müdür, bir bakıcının Sinan’a şiddet uyguladığını, Sinan’ı hastaneye kaldırdıklarını söyler. Pendik Devlet Hastanesi’ne… Müdür şiddet uygulayan hizmetliyi kurumdan uzaklaştırdıklarını açıklar. Hastane polisi savcılığa haber verir, savcılık da soruşturma başlatır.

“O an başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Başka annelerle de konuştum. Mesela Fatma Yılmaz’ın da oğluna şiddet uygulanmış, fotoğrafları var; o da mahkemeye başvurmuş. Biz çocuklarımız için çok endişeliyiz. Her iki çocuğa yönelik şiddet soruşturuluyor. Biz de savcılarımızdan destek bekliyoruz. Çocuklarımız için adalet bekliyoruz. Ben korkmuyorum. Canım orada. Çocuğumun canı için mücadele ediyorum. Oranın psikoloğundan tüm görevlilerine kadar hepsinden şikâyetçi olduğumu savcılık dilekçemde de isimleri ile belirttim.”

Yazının devamı...

Bu bir cinayet değil toplu katliam!

26 Temmuz 2020

Bir kadın cinayeti, birkaç aileyi birden yok ediyor; bu “ölü aileler” tacize uğruyor! Katilin nasıl cezalandırılması gerektiğine yönelik söylemler, en az katilinki kadar dehşet verici! Kadın erkek ilişkilerindeki çarpıklığın sonuçları bunlar

Evli, bir çocuk babası 32 yaşındaki Cemal Metin Avcı, sadece üniversite öğrencisi Pınar Gültekin’i öldürmedi. Üç aileyi birden yok etti. Pınar’la birlikte, kendi karısını öldürdü. Küçük kızının bütün geleceğini yok etti. Evladını mezara koyanla, evladını demir parmaklıkların arkasına gönderen anneleri perişan etti. Yani aslında beş kadını birden öldürdü. Babaları, kardeşleri kedere, acıya boğdu. Birinin evinden yükselen ağıtlar, diğerinin evinde utançla yankılandı.

Şimdi bu “ölü” aileler, sosyal medya hesaplarından taciz ve hatta tecavüze uğruyor; inanılmaz ağır küfürlerle. Kadının öldürülmesine gerekçe yaratanların zihniyetini zaten biliyoruz. Ama bu erkek zihniyete karşı çıkanların, katilin nasıl cezalandırılması gerektiğine yönelik söylemleri de en az katil kadar dehşet verici! Katile cezaevinde toplu tecavüz edilmesi için yalvaranlar, şişlenmesini isteyenler, onu kendine “kadın” yapanlar, böyle bir erkek çocuğu yetiştirdiği için katilin annesine en ağır şekilde sinkaflı küfür savuranlar… Bunların çoğu da okumuş insanlar ve bir genç kızın öldürülmesine duydukları nefreti, öfkeyi, hınçla yine şiddet kullanarak, kadın cinselliğini hedef alan küfürlerle yine katili öldürerek çözmeye çalışıyorlar. Yani genç bir kızın ölümüne duyulan üzüntüyü dile getiriş biçimi, korkup, cesedi saklamaya çalışan katilin dehşet verici yöntemlerinden hiç farklı değil. Kadın erkek ilişkilerindeki çarpıklığın sonuçlarıdır bunlar.

Psikolojik faşizmin ifadesi

Medyanın kadın cinayetlerini manşetine taşıması, konuya duyarlı olması her zaman yeterli olmayabiliyor. O haberin sunuluş biçimi, dili, kamuoyunda yaratacağınız algı, mevcut erkek zihniyetini yeniden tetikliyorsa bütün çabanızı boşa çıkarabilir. Bir ülkede yaşanan bir felaket, acı bir olay insanları daima çözüme yönelik bir araya getirir. Toplum olmayı başaramamış milletler ise sorunu hukuktan yana değil, linç kültüründen beslenmiş bir zihniyetle çözmeye çalışır.

Engin Geçtan, “Benim yaşam sevincim yeşerememişse, senin yaşam sevincin de körelmeli tavrı, psikolojik faşizmin doğrudan bir ifadesidir” der. Bu coğrafyada muhabbetin inceliklerini bilmeyen erkekler ve bu tür erkeklerin peşinden gitmenin ağır sonuçlarını öngöremeyen kadınların başına gelen de budur. Yalana, aldanmaya, aldatmaya, şiddet ve hakarete, aşağılanmaya bir kez göz yumduğunuzda, ilişkilere sirayet eden bu davranışlar da zamanla dozunu artırır, kontrolünü kaybeder, inanılmaz çirkin bir başka ilişkiye dönüşür...

Çürümüş toplumların  aşk hikâyesi!

Yazının devamı...

İddia makamı sosyal medya olursa!

19 Temmuz 2020

Amerika’da, bir perakende aracısı mobilya firmasının çocuk ticareti yaptığı iddiası, internetin kullanımı ve güvenlik açığı gibi sorunları çarpıcı bir biçimde tekrar gündeme getirdi. Çünkü hem şirket yönetimi hem de ulaşılan bazı çocuklar ve aileleri iddiaları reddediyorlardı

Amerika’yı 2016 yılında ayağa kaldıran “PizzaGate” skandalını hatırlar mısınız? Başkanlık seçimi öncesinde, sosyal medyada başta Hillary Clinton ve John Podesta olmak üzere çok sayıda siyasetçi bürokrat ve iş insanı, “Comet Ping Pong” restoranı aracılığıyla “Çocuklara cinsel istismarda bulundukları” iddiasıyla suçlandı. Suçlamaların internette yayılmasından hemen sonra, bir kişi restorana silahlı baskın düzenleyince, seçmenlerin olaya ilişkin düşünceleri, pek çok araştırmanın da konusu oldu. Örneğin The Ekonomist/YouGov tarafından seçmenlere, “Clinton kampanyasından sızdırılmış e-postaların içeriğinin pedofili ve insan kaçakçılığı hakkında” olduğuna inanıp inanmadıkları soruldu. Clinton’a oy vereceğini bildiren seçmenlerin yüzde 17’si inandığını, yüzde 82’si inanmadığını; Trump’a oy vereceklerin ise yüzde 46’sı inandığını, yüzde 53’ü inanmadığını belirtecekti. İddialara ilişkin somut bir delil olmamasına rağmen adı geçen pizza restoranı halen çocuk istismarcısı bir şebekenin merkezi olduğu gerekçe gösterilerek ölüm tehditleri içeren mesajlar almakta!

Wayfair ve çocuk ticareti

Amerika geçen hafta bir başka benzer olayla yeniden sarsıldı. 11 bin tedarikçinin ürünlerini satan bir çeşit perakende aracısı “Wayfair” isimli mobilya firmasının, çok yüksek fiyatlara sattığı eşyalar üzerinden aslında çocuk ticareti yaptığı öne sürüldü. İddia, bir kullanıcının aşırı yüksek dolap fiyatlarına duyduğu kuşkuya dayandırıldı. Wayfair şirket yönetimi, bu iddiaları reddetti. Asıl sorun ürün koduyla arama yapıldığında “çocuk” kategorisinde fotoğrafların çıkıyor olmasında. Fakat internet kullanıcıları, rastgele bir sayı dizesiyle arama yaptığında, belli kategorilerde insan fotoğraflarının karşısına çıktığını bilir. Peki, binlerce çalışanı ve milyonlarca takipçisi olan bir şirketin, aleni bir biçimde, kaçırılan çocukların isimlerini kullanması mümkün mü? Değilse o halde kaçırılan çocukların isimlerinin çevrimiçi bir ortamda alenen yazılmasını nasıl açıklamak gerekiyor? Bu çocuklardan bazılarına ulaşıldı ve hemen hepsi seks işçisi olarak kullanıldıkları iddialarını aileleri ile birlikte yalanladı. Dolayısıyla bu Wayfair’in çocuk ticareti yaptığını kanıtlayan bir durum olmayabilir; ama internetin “kullanımı” ve güvenlik açığı gibi sorunlar, bu olaya dair kesin bir yorum yapmayı sorunlu hale getiriyor.

Deepfake yalan

Sonuçta biliyoruz ki internette dolaşan bir bilgi, internet üzerinden her şeyin yapılabileceğini de mümkün kılabiliyor. Dolayısıyla kanıtı da çoğu kez kendisi üretebiliyor. Örneğin geçen yıl Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg videosu bunun en iyi kanıtı. 80 milyonun üzerindeki takipçisine görüntülü olarak şöyle diyordu: “… Spectre verileri kontrol eden geleceği de kontrol edecektir.”  Ve milyonlarca insan Zuckerberg’in kendi ağzından bu sözleri duydu. Oysa video sahteydi. Ve “deepfake” tekniğiyle hazırlanmıştı. Bu teknikle insanlara söylemedikleri şeyler “canlı” olarak söyletilebiliyorsa, yapmadıkları şeyler de yapmış gibi gösterilebilir. Reuter Enstitüsü’ne göre, insanların yüzde 56’sı, internetteki bilgilerin gerçek veya sahte olup olmadığını hâlâ anlayamıyor. Dolayısıyla sosyal medyanın ortaya attığı iddiaların doğru olup olmadığını anlamak için, öncelikle ve belki de bilginin hangi ortamlarda, kimler tarafından nasıl yayıldığını anlamamız gerekiyor.

 

Yazının devamı...