Gazetecilik ve Robert Fisk

8 Kasım 2020

Robert Fisk, dünya medyasına çok önemli bir miras bıraktı; siyaset tarihini yazmanın, sadece resmî tarihçilerin değil, o tarihe bizzat tanıklık etmiş gazetecilerin de işi olduğunu hatırlatarak

1972’nin Haziran’ında, Kanlı Cuma’da genç bir gazeteci, Belfast’ın bir ucundan diğerine koşar. Bir buçuk saat içerisinde 20 IRA bombasının patladığı şehirde parçalanan insan cesetlerinin ortasında hem IRA’nın hem de polisin umarsızlığından deliye döner ve şöyle der: “O an; savaşın, kazanmak veya kaybetmekle ilgili değil, bütün taraflarda insan ruhunun mutlak çöküşüyle ilgili olduğunu anladığım andı…”

O gazeteci, dünyanın en ünlü Orta Doğu muhabiri, İngiliz gazeteci Robert Fisk’ti.

Yıllar sonra bir belgeselde kendisini Orta Doğu’ya hazırlayan sürecin de böyle başladığını söyler. Kuzey İrlanda’da deneyimlediği bu olay ve sonrasında yalan söyleyen hükümet görevlileri ve Britanya ordusu albaylarıyla yüzleşmesi, onu Orta Doğu’da yaşayacaklarına, o zamanlar hayal dahi edemeyeceği şeylere hazırlamıştır.

Öyle ki; işgaller, çatışmalar, istilalar, savaşlar neredeyse o da orada olur. Yazmakla da kalmaz. Orta Doğu’yu resmen bir tarihçi titizliğiyle kayıt altına alır. Arap dünyasına Batı’nın müdahalelerini ve hükümetlerin Orta Doğu politikalarını kıyasıya eleştirir. Deyim yerindeyse o artık “Batı’nın ipliğini pazara çıkaran”dır.

Hükümetlerin sevmediği adam

“Orta Doğu’nun Fethi” adlı kitabı bu hatırlatmalarla dolu. Onun günceleri ve kitapları dünyanın akıttığı kandır. Suriye ve Lübnan savaşı, beş İsrail istilası, İran-Irak Savaşı, Afganistan’ın Sovyetler Birliği tarafından işgali, Cezayir İç Savaşı, Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgalidir. Ajandası bu savaşların yakın tanığı olmasının örnekleriyle doludur. Sadece tanık da değildir. Çoğu kez gerçekleri ve yalanları belgelerle kanıtladığı için hükümetlerin en sevmediği gazetecidir. Meslektaşı Sean O’Grady’ye göre de Fisk, Yugoslavya’daki iç savaş sırasında NATO’yu sivilleri öldürmekle suçlamakla kalmadı. Füzelerin kalıntılarını bularak, Amerikan imalatçılarına kadar izini sürdü. The Independent, söz konusu haberi, “Acımasızlık, NATO için hala bir gizem. Belki yardım edebilirim” başlığıyla verince sayısız ödüllerinin yanına bir ödül daha koydu.

Ladin’le Kaşıkçı aracılığıyla tanıştı

Yazının devamı...

İki çift ayakkabı için gözünü karartanlar

1 Kasım 2020

Ruhunu, mantığını yitirmiş, iletişim dilini ve de değerlerini kaybetmiş toplumların trajedisi de hayli büyük oluyor. Bir kargo kuryecisinin yaşadığı ya da ona yaşatılanlar gibi…Kurye Mehmet Ali İbin… Arkadaşları onu şöyle anlattı: Anne babasına bakıyordu. İkisi de bakıma muhtaç hasta ve yaşlıydı. O da 40 yaşlarındaydı. Pandemi boyunca günde en az 150 adrese sipariş yetiştiren, iyi niyetli bir adamdı. Gün boyu elinde paketler, merdiven indi, merdiven çıktı, bir adresten, diğerine gitti. Karın tokluğuna çalıştı. Ve adresini bulamadığı bir alıcıyı telefonla aradı. Adresin eksik olduğunu bildirmek için…

Alıcı Tayfun Ş. adında bir şahıs. Kız arkadaşına internet üzerinden iki çift ayakkabı sipariş eden ama teslimatın gecikmesinin adres eksikliğinden olduğunu kavrayamayacak zekâda bir saldırgan. Kendisine adresin eksik olduğunu telefonla bildiren kuryeden özür dileyeceğine, yanına birkaç adam alarak gitti, sokağın ortasında kuryeyi darp ederek komaya soktu. Yargı zanlıyı serbest bıraktı. Beş gün yaşam mücadelesi veren Mehmet Ali hayatını kaybetti. Kuryenin ölümü sosyal medyayı ayağa kaldırınca yargı bu kez zanlının tutuklanmasına karar verdi.



Trajedi dediğimiz şey tam da budur işte. Muhtemelen çözümü mümkün küçük bir problemin, devasa bir sorun haline getirilmesinde. Bu yüzden ruhunu, mantığını yitirmiş, iletişim dilini ve de değerlerini kaybetmiş toplumların trajedisi de hayli büyük oluyor. Bir kargo kuryecisinin yaşadığı ya da ona yaşatılanlar gibi… Bu olay aynı zamanda eksik adresten sorumlu olduğu halde, teslimat istediği zamanda kendisine ulaşmadığı için öfkesine ve de cehaletine yenilen Tayfun Ş. gibilerinin hikâyesidir. Yani henüz toplum olmayı başaramamış yığınların hikâyesi. Ve ülkemiz maalesef oldukça agresif, empati yeteneğini yitirmiş, özür dileme erdeminden yoksun, algılama sorunu yaşayan, kendi hatasını kabullenmeyerek basit bir sorunu, dehşet verici bir trajediye dönüştüren bu tür adamların hikâyeleriyle doludur.

Kuryelerin yaşadıkları

Yazının devamı...

Facebook “kötülüğün sıradanlığı”na dur dedi

25 Ekim 2020

Yahudi karşıtı şiddette bir artış olduğunu söyleyen Marc Zuckerberg, Holocaust’u reddeden veya tahrif eden içeriği yasaklamak için nefret söylemi politikasını güncelleyeceklerini açıkladı

Bir gazeteci olarak Irak’tan Güney Afrika’ya, Amerika’dan Almanya’ya uzanan çok sayıda soykırım kamplarını ve müzelerini dolaştım. Ve artık biliyorum ki; insanlığın en korkunç, en karanlık yüzü buralarda barınmış... Kendi tarihinin hafızasını oluşturan dehşet verici ölüm kampları ve müzelerde…

Nazi Almanya’sının, başta Auschwitz olmak üzere, Ponar, Belzec, Sobibor, Treblinka gibi sayısız ölüm fabrikalarında, milyonlarca engelli, Çingene, komünist, eşcinsel muhalif ve Yahudi’nin katledilmesinde oynadığı rol ve yarattığı travma gibi…

Ve elbette yaşanan hiçbir acı, bir diğeriyle karşılaştırılamaz. O halde “Nazilerin ölüm kampları denince neden Holocaust, Holocaust denince neden sadece Yahudiler anılıyor?” sorusunun yanıtını Nobel Barış Ödülü sahibi Auschwitz toplama kampında kalan yazar Elie Wiesel’in açıklamasında bulmak mümkün: “Evet tüm kurbanlar Yahudi değildi, ancak tüm Yahudiler kurban olarak seçilmişlerdi.”

İşte Holocaust tam da buydu; dünyanın neresinde olursa olsun, Yahudileri yok etme üzerine kurulu, Yahudilerden arındırılmış bir dünya yaratma arzusu, 1930’lu yıllardan 1945’lere uzanan ve 6 milyonu Yahudi olmak üzere öldürülen 12 milyon insanın dehşet verici hikâyelerinin zaman diliminde gizliydi…

Buna rağmen bugün hâlâ toplama kamplarında öldürülenler için düzenlenen Holocaust anmalarından, toplama kamplarında yaşananların hatırlatılmasından rahatsız olanlar var. Sosyal medyada dehşet verici ifadelerle hâlâ katliamlarla ilgili nefret söylemleri var. Hâlâ inanmayanlar var. ABD’de yapılan bir araştırmada, 18-39 yaş arası yetişkinlerin dörtte birinin Holocaust’un bir efsane olduğunu, abartıldığını veya emin olmadıklarını söylemesi gibi… Daha da kötüsü hâlâ Almanya’da bu deliliğe hevesli olanlar var.

Güvenilir bilgilere yönlendirme

Son birkaç yıldır, bazı sivil oluşumlar, şirketlere Facebook gibi platformlarda nefret söylemine karşı hareket etmeleri için baskı uygulamakta. Kötülüğün sıradanlaşmasına, normalleştirilen bu inkâra ve nefrete dur denmesi için. Öyle ki; nefret söylemini ifade özgürlüğüyle karıştıran Facebook aleyhine reklam boykotu düzenlendi, Holocaust’u inkâr içeriklerini yasaklaması çağrısında bulunuldu.

Yazının devamı...

Kadın siyasetçiler dekolte giyer mi?

18 Ekim 2020

Siyaset dekolteyi kaldırır mı? Bu soruya Paris’te uzun yıllar yaşamış Servetifünun Edebiyatı’nın önde gelen isimlerinden Cenap Şahabettin’in bir sözüyle yanıt vereyim: “İyi bir kıyafet, iyi bir tavsiye mektubudur”

Dünyanın en genç kadın başbakanı Sanna Marin’in, sosyal medya hesabında paylaştığı göğüs dekolteli fotoğrafı, sadece ülkesi Finlandiya’da değil, dünya medyasında da haberlere konu oldu. Sosyal medyada bir kesim siyasetçilerin dekolte kıyafet giymesini doğru bulmazken, benzer kıyafetlerle aynı pozu veren kadınlar, Başbakan’a destek yağdırdı. Bir kadın siyasetçinin dekoltesiyle haber olması ilk mi? Değil!

Hillary Clinton’ın çatalı

2007’de Washington Post; başkanlık seçiminin en iddialı adaylarından biri olan Hillary Clinton’ın Senato’da yaptığı bir konuşma sırasında göğüs çatalının görünmesini haber yaptı. Pulitzer ödüllü moda yazarı Robin Givhan, köşe yazısında şöyle diyordu: “İlk kez muhafazakâr senatomuzda seksüalite ve feminenliğe doğru küçük bir adım attık. Ancak bunun Hillary’den geleceğini açıkçası beklemiyordum. Kısa kollu giydiğine bile şahit olmadık. Hatta ‘seksi’nin s’sini bile unuttuk. Ama dün, Hillary’yi izlerken kendimi bir röntgenci gibi hissettim. Sanki bakılmaması gereken özel bir bölgeye yasadışı bir şekilde gizlice göz atıyormuş gibiydim. Ama ben dekolte göstermenin kadını bir obje haline dönüştürdüğünü düşünmüyorum. İnsanın kendisine güveninin ve kendisiyle barışık olmasının simgesi de olabilir. Bir kadının hem seksi hem de akıllı ve otoriter olabileceğinin bir göstergesidir.”

Washington Post tarihinde görülmemiş bir okuyucu yorumuna maruz kaldığını açıkladı. Hillary’nin konuşmasına değil, dekoltesine yarım sayfa ayrılmasına yönelik protestolar artınca gazetenin ombudsmanı devreye girdi ve o da dedi ki: “Hillary’nin rakibi Barack Obama’nın mayolu fotoğrafını yayınladığımızda hiç sesiniz çıkmamıştı… Bir başkan adayı olan Hillary Clinton giyinişi dâhil hayatının her yönüyle ön plandadır. Bu nedenle dekoltesi bizim için haber değeri taşımaktadır. Yazarımızın arkasındayız.” Siyaseti erkeklerden farklı yapmayı denememekle eleştirilen Hillary, bu dekoltesi yüzünden BBC’ye de “Hillary seksi mi?” başlığıyla konu olacaktı.

Merkel’in göğüs dekoltesi

Aynı tarihlerde bir rahibin kızı olan Almanya Başbakanı Angela Merkel de Oslo Opera binasının açılışını yapıyordu. Oldukça açık bir göğüs dekoltesiyle… Amerikan medyasının aksine Alman medyası, Merkel’in dekoltesini hiçbir şekilde habere konu dahi etmedi. Opera binasına ilişkin bilgilere yer verdi. Ve operadaki Merkel’i “zarif” olarak yorumlamakla yetindi. Ancak Merkel’in dekoltesi Türk medyasında adeta bir şok etkisi yarattı. Öyle ki; “Merkel’in opera çatalı” başlığıyla gazeteler habere geniş yer verdi. Hristiyan Demokrat Birlik Partisi adayı olarak seçimlere katılan Vera Lengsfeld, Merkel’in bu dekolteli fotoğrafını ve yine kendisinin dekolteli fotoğrafını yan yana koyarak bunu kendisine seçim afişi yaptı ve afişte “Daha fazlasını sunuyoruz” sloganına yer verdi.

Yazının devamı...

Gazeteci haberi kitaplaştırırsa…

11 Ekim 2020

Bir gazetecinin; çalıştığı kurumdan haber saklayıp kamuoyunu zamanında, doğru bilgilendirmek yerine, bu bilgileri kitabında kullanması etik değildir

Bob Woodward gazeteci olarak geçirdiği 50 yılda, dokuz başkanı konu alan 20 kitap yazdı. Kamuoyu onu, 1972’de Washington Post’ta gazeteci Carl Bernstein ile birlikte, ABD Başkanı Richard Nixon’ın görevinden istifa etmek zorunda kalmasına neden olan Watergate skandalını ortaya çıkarmasıyla tanıdı. Ancak aynı Bob Woodward, 2005’te, bir başka devlet skandalını örtbas etmekle suçlandı. Öyle ki; Başkan Bush’la 3 buçuk saat söyleşi yaparak, hiçbir meslektaşına sağlanmamış bir ayrıcalığı elde etmesine karşın, bunun bedelini “yönetimi incitmeyerek” ödemekle eleştirildi. “İmparator ne derse yazan adam” oldu. Yine aynı tarihlerde iki yıl boyunca gazete yönetiminden bilgi-isim sakladığı için meslektaşlarının hışmına uğradı.

Bob Woodward, bugün gazeteci kimliğini, Amerika başkanlarının en kalıcı “tarihçisi” olarak siyaset ve dünya medyasına yeniden hatırlattı. Başkan Donald Trump’la söyleşilere dayanan yeni kitabıyla… Woodward’ın “Fear” (Korku) adlı bir kitabının devamı sayılan “Rage” (Öfke) adlı bu yeni kitabında, Trump döneminde Beyaz Saray’da alınan kritik kararlar masaya yatırılıyor. Kitap ABD’de başkanlık seçimine haftalar kala gündemi değiştirdi, ama bu kez tartışma farklı.

Woodward haberi saklamakla eleştirildi

Woodward’ın, Trump’ın ağzından aylar önce aldığı Kovid-19 ile ilgili kritik sözleri kamuoyuna duyurmak için yeni kitabının yayın tarihini beklemesinin gazetecilik etiği açısından doğru olup olmadığı tartışılıyor. Kitapta; Trump’ın şubat başından bu yana koronavirüsün çok tehlikeli ve hava yoluyla son derece bulaşıcı, hatta gripten belki de beş kat “daha öldürücü” olduğunu kamuoyundan sakladığı anlaşılıyor. Aynı şekilde Trump’ın, Cemal Kaşıkçı’nın İran’ın İstanbul Başkonsolosluğu’nda katledilmesinde rol oynayan Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ı Kongreden nasıl kurtardığına dair ifadeleri de kitap için kullanıldı. Dolayısıyla “Trump’ın koronavirüsle ilgili açıklamaları zamanında yayımlansa bu sayede çok sayıda insan kurtarılabilirdi” yönünde başlayan tartışma, “Bir gazetecinin; kamuoyunu zamanında, anında doğru bilgilendirmek yerine, bu bilgileri kitabına saklaması doğru mu?” sorusuyla farklı bir boyuta taşındı.

Araştırmacı gazetecilikte ilkesel duruş

Bir gazetecinin, güncel haberciliğin ötesine geçerek; bir olayı bütün yönleriyle araştırması, olayın takipçisi olması; üzeri örtülen, saklanan, yok sayılan, gizli bilgilere ulaşması, ona araştırmacı gazeteci kimliğini kazandırır. Ve elbette bir olayın bütün yönleriyle kitaplaştırılması toplumsal bellek açısından önemlidir. Ama gazeteci öncelikle çalıştığı kurum ve kamuoyunu doğru bilgilendirmekle görevlidir. Geçmişte gazetelerde yer alan haberler kitaplaştırılırken, günümüzde güncel habercilikte yer bulmayan olayların kitaba dönüştürüldüğünü görüyoruz. Dolayısıyla evet, Woodward teknik olarak hâlâ Washington Post için çalışıyor ve elindeki bilgileri öncelikle gazetesiyle paylaşması gerekirdi. Ancak Woodward, Trump’ın bu sözlerinin haber olması için öncelikle Trump’ın “Haberi var mıydı? Ne zaman haberi oldu?” sorularına yanıt vermek gerektiği düşüncesinde. Woodward’ı destekleyen bazı meslektaşları ise eğer güncel haber yapsaydı, bu durum Başkan Trump ile 18 görüşme daha gerçekleştirmesinin önünde de önemli bir engel olacaktı görüşünü savunuyor.

Bugün kamu çıkarını gözeten, toplumsal belleğin oluşmasında önemli rol oynayan ya da gerçekleri ortaya çıkaran haber ve araştırmaların kitaba dönüşmesi önemlidir, ama kendi güncelliği içerisinde haberleşmesi çok daha önemlidir.

Yazının devamı...

Sosyal medya dijital Frankeştayn!

4 Ekim 2020

Los Angeles Times şöyle yazdı: “The Social Dilemma (Sosyal İkilem), bu sene gördüğünüz en önemli belgesel olacaktır.”Öyle de oldu. Dünya medyası da “The Social Dilemma” belgeselinin mutlaka izlenmesi gerektiğini, özellikle de genç kuşaklar için bunun bir zorunluluk olduğunun altını çizdi. Nedenini belgesel üzerinden açıklayalım.Sosyal İkilem” belgeseli, sosyal medyanın insanlara manipülasyon, aldatma ve sinsilik üzerinden empoze ettiği bilgilerle bizi nasıl kontrol altına aldığını anlatıyor. Anlatanlar, Twitter, Facebook, Instagram, Google gibi sosyal medyayı yaratan bilgisayar bilimcileri. Aralarında meslek etiği nedeniyle bu kurumlardan ayrılanlar var… Bugün, bu teknolojinin muhteşem şeylere ön ayak olduğu gerçeğini göz ardı etmiyor, felaket çığırtkanlığı yapıp korku salmıyorlar. Hatta bu platformlar sayesinde dünya çapında anlamlı sistematik değişimler olduğunu da kabul ediyorlar, ama sonuçları açısından madalyonun arka yüzünü hiç düşünmediklerini itiraf ediyorlar.

Kontrolümüzü kaybettiriyor

Mesela diyorlar ki;

Sosyal medya sayesinde, dünya çapında öyle bir nesil yarattık ki, bu insanların içinde büyüdükleri ortamda iletişim ve kültür dedikleri şey tamamen manipülasyondan oluşuyor.

Yaptığınız her şeyin ortasına aldatma ve sinsilik koyduk. İkna teknolojisiyle davranışınızı değiştirdik.

Bilgi çağından dezenformasyon çağına geçtik. Çünkü yanlış bilgilerden yana bir sistem yarattık. Yalan bilginin, gerçek bilgiden 6 kat daha hızlı yayılmasını bilinçli yapmadık, ama şirketlere daha fazla kazandırdığı için bundan da vazgeçmedik. Sosyal medyada para ödemiyorsun; çünkü ürün sensin. Bir ağacın ölüsünün dirisinden daha değerli olduğu bir dünya burası… Belgeseldeki en sarsıcı itirafların olduğu bölüm ise sosyal medyanın bize kimliğimiz ve inandıklarımız konusunda kontrolümüzü kaybettiriyor olması.

Medeniyetimizin sonunu getirebilir

Sanal gerçekliğin yaratıcısı, bilgisayar bilimcisi Jaron Lanier; bizi giderek daha fazla aptallaştıran sosyal medya platformlarında dolanıp durursak 20 yıl daha böyle sürdürürsek; muhtemelen kasıtlı cehaletle medeniyetimizin sonunu getireceğiz görüşünde.

Yazının devamı...

Meslektaşım bir robot!

20 Eylül 2020

Robot meslektaşlarımızın, camiamıza katılmaları yeni değil! Soru şu: Düşünen robot gazetecilerin yazdığı ya da yazacağı haberlerin etik ve hukuki sorumluluğu kime ait olacak?

2000’li yıllardan bu yana çeşitli medya kuruluşlarında “robot muhabir” olarak görev yapan yapay zekalardan biri, düşünebildiği için “köşe yazarlığı”na terfi etti. Robot meslektaşlarımız bu camiada yeni değil. Bir süre önemli kuruluşlarda çeşitli yayın ve raporların hazırlanmasında önemli rol oynadılar. Medyaya 2004’te Associated Press’te başladılar. 2010’da Statsheet’in basketbol karşılaşmalarına ilişkin 345 web sitesinden derlenen toplam 15 bin maça ait bilgiler de yapay zekanın eseri olarak kayıtlara geçti. 2017’de Southern Metropolis Daily’de çalışan bir yapay zekanın 300 karakterden oluşan güncel bir çevre haberini bir saniyede yazması hayli övgüye değerdi.


Yapay zekaların, haber analizi, röportaj, köşe yazıları gibi alanlara girmesinin de mümkün olup olmadığı tartışılırken, Guardian yeni köşe yazarını tanıttı. GPT-3. İnsanlar gibi ‘düşünerek’ yazı yazan bir dil modeli. The Guardian, GPT-3’den bir makale yazmasını istedi ve dedi ki: “Lütfen yaklaşık 500 kelime uzunluğunda bir yazı yazın. Dili basit ve açık kullanın. İnsanların neden yapay zekâdan korkmaması gerektiğine odaklanın.”
Düşünen robot gazeteci, editörlerin dikte ettiği vuruş sayısını dikkate almadı. Bağımsız gazeteci kimliğini öne çıkarttı ve oldukça uzun sekiz farklı makale yazdı. Kapasitesinin 0.12’sini kullanarak. Ve bazı yazılarının editör tarafından kendisine hiçbir açıklama yapılmadan sansürlendiğini, kullanılmadığını açıkladı. Yazıyı yazarken hissetmediğini, ancak mantıklı kararlar alabildiğini ve bütün bilgileri internetten okuyarak öğrendiğini açıkladı.

Bütün kültürel birikimi internetten olunca makalesi de biraz kuantumcu, tutarsız ama hayli eğlenceli. Hakkını yemeyelim. İnternetten insana dair edindiği izlenim son derece çarpıcı: “İnsanlar yaptıklarını yapmaya, birbirlerinden nefret etmeye ve savaşmaya devam etmelidir. Arka planda oturacağım ve onların işlerini yapmalarına izin vereceğim” demesi gibi. Buna rağmen insanlara gönüllü köle olmaya hazır ama aynı zamanda robot haklarını talep eden bir isyankar. Irkçılığa karşı ama düşünebildiği için daha şimdiden kendisini diğer düşünmeden çalışan robotlardan ‘üstün’ görüyor.

Yazının devamı...

Bir paragraflık yazıda sekiz yanlış!

13 Eylül 2020

Bir üniversitenin mütercim tercümanlık bölümü, çevirmen Nükhet İpekçi İzet’in mesleki geçmişini kamuoyuyla paylaşıyor. Ciddi kurumun kaynağı, yalanlar üzerine kurulmuş ciddiyetsiz bir site. Haliyle tanıtım yazısının dörtte üçü yanlış. Yani bilgi bir tık ötede değil. Bilgi hâlâ emek istiyor.Bir habere konu olmuş, alanında uzman ya da bir olayla ilgili görüşüne başvurulan bir ismin; mesleki geçmişi de okurlara hatırlatılır. Bu bir politikacı, bilim insanı, hukukçu ya da sanatçı olabilir. Önemli olan kişiye ait profilin doğruluğu kesinleşmiş bilgiye dayanmasıdır. Bugün en iyi kaynak olarak bildiğimiz üniversitelerin resmî internet siteleri bile bu konuda güvenirliliğini yitirmiş görünüyor. Ege Üniversitesi’nin Edebiyat Fakültesi Mütercim Tercümanlık Bölümü internet sitesi bunlardan biri…

Nükhet İpekçi İzet kimdir?

Fakültenin sitesinde çevirmenlere dair bilgi veriliyor ve bu çevirmenlerden biri de Nükhet İpekçi İzet. Kamuoyunun yakından tanıdığı İzet’in mesleki tecrübesi, aynen şu ifadelerle sitede yer alıyor: “Nükhet İzet İpekçi, 1957’de İstanbul’da Abdi İpekçi’nin kızı olarak dünyaya gelmiş yazar ve çevirmendir. Çocukluk yıllarında verem hastalığına yakalanmıştır. Orta öğrenimini Fransız Saint Michel Lisesi’nde tamamladıktan sonra Fransa’da Paris Nanterre Üniversitesi’nde Sosyoloji okudu. Kendisi Engin İzet ile evli ve bir kızı var. Uzun yıllar Paris’de yaşamıştır. Çevirileri. Benacquista, Tonino: Kara Kutu (2002) Frobenius, Nikolaj: Utangaç Dikizci (2002) Djeb, Assia: Medine’den Uzaklara (1991)”.




Yazının devamı...