Avrupa’nın ikiyüzlü “mülteci” algısı

Mültecilerin oluşturduğu dehşet verici manzara ve bir mültecinin trajedisi üzerinden meseleyi ortaya koymak kolay. Önemli olan uluslararası politikaların, savaşlarla sınır kapılarına yığdığı insanlar için çözüm üretip üretmediği

Manzara dehşet vericiydi: Yerde henüz yarısı dolu bir diş macunu, biraz ilerleyince açılmamış bir süt kutusu, sağa sola atılmış battaniyeler, çocuk ayakkabısı, montu, şapkası, tencere kapağı, boş pet şişeleri, yırtılmış kimlikler...

Çalılıkların arasına saklanmış, umutla beklemiş, sonra artık bir çöp yığını haline gelmiş bütün bu eşyayı arkalarında bırakıp, kayalardan aşağı inmiş, botlara koşmuşlardı...

Onların gelecek umudunu ellerinden alan, yolun yarısında batan botlara...

Ve sular onlardan geriye kalanı, yanlarına aldıkları ne varsa hepsini tekrar kıyıya sürüklemişti.

En çok da ayakkabıları, çocukların ayakkabılarını!

Bundan birkaç yıl önce bu görüntülerin yarattığı travmayla mültecilerin durumunu Alman gazetecilerle bir araya gelerek masaya yatırmış, Yunanistan’a botlarla nasıl kaçtıklarını anlamaya çalışmıştık. Savaştan kaçan mültecilerin sığındıkları ülkelerde insanlık onurunu yok sayan bütün bu görüntülere tanıklık eden bizlere, Prof. Dr. Kai Hafez, şöyle demişti: “Hepimiz empati yorgunu olduk.”

Sığınma hakkı temel bir hak

Türkiye bugün, soruna hazırlıksız yakalanmış gibi. Sınır kapılarına dayanan mültecilere şiddetle tepki veren,  kapılarını açmayan Avrupa’nın, Türkiye’nin ortaya koyduğu empatiye yeterince sahip olamadığını gördük.

Türkiye, dünyanın gözlerini kapattığı, görmemezliğe geldiği bu soruna kapılarını açarken; nefret söyleminin siyasi çıkarlar uğruna körüklendiğini, mültecilerin istenmeyen kişiler ilan edildiğini, ciddi politikaların oluşturulması yönünde çalışmalar yapılmazsa sonuçların hepimiz için vahim bir hal alacağını söyleyen Avrupa, şimdi sınır kapılarında bekleyen mültecileri almamak için direniyor.  Bulgaristan sınır kapısına silahlı askerlerini yığmış, mültecilerin geçişini engelliyor. Yunan polisi, serbest bölgede bulunan ve “Aç, aç!”, “Open the gate!”, “Yunan!”, “Merkel!” diye bağıran mültecileri, belli aralıklarla biber gazı atarak dağıtmaya çalışıyor. Oysa İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde şöyle der: “Her insanın zulüm karşısında başka ülkelere sığınma hakkı vardır.” Sığınma hakkı temel bir haktır.

Mülteciler dünyanın sorunu

Gazeteciler için de başlı başına bir alan olan bu konuda, dünya ülkelerinin mülteci politikalarını bilmek zorundayız. Sınır kapılarında bekleyen mültecilerle ilgili alınan kararları, hak ihlallerini, uluslararası hukuktaki yerini; verilen, ama yerine getirilmeyen sözleri... Savaştan kaçan, çeşitli nedenlerle yerinden yurdundan olan milyonlarca insanın kamuoyu üzerinde nasıl bir etki yarattığı, mültecilere yönelik hangi noktadan sonra bilgi yoğunluğunun kayıtsızlığa ve empati kaybına yol açtığı, mülteci krizinde fotoğraf ve görüntülerin etik açıdan nasıl kullanıldığı gibi sorulara yanıt bulmalıyız.

Ama en önemlisi de mültecilerle ilgili toplumda var olan kaygıları ya da yargıyı besleyen, insanlık onuru; nefret suçu ve ifade özgürlüğü gibi evrensel hukukta yer bulan tanımlamaları doğru yorumlamamız, arasındaki farkı iyi anlamamız gerekiyor.

Bir mültecinin trajedisi üzerinden meseleyi ortaya koymak kolay. Önemli olan uluslararası politikaların, savaşlarla sınır kapılarına yığdığı insanlar için çözüm üretip üretmediğidir. Sorunu yaratanlarla sorunu çözmek mümkün mü değil mi? Yanıtını bulmamız gereken tek soru bu olabilir mi?