Yapay zekâ Anne Frank’ı ihbar edeni bulursa...

23 Ocak 2022

4 Ağustos 1944 sabahı...

Hollanda’da iki yıl boyunca bir kitaplığın arkasına gizlenmiş bir kapı ve merdivenle ulaşılan ek binada saklanan Frank ailesi ve onlarla kalan diğer dört Yahudi, Naziler tarafından düzenlenen bir baskında yakalanarak Yahudi imha kampı olan Auschwitz’e gönderildi. Bugün Frank ailesinden geriye bir not defteri kaldı: Anne Frank’ın kaleme aldığı bir anı defteri. Ve geçen 77 yıl boyunca tek bir soru soruldu:

Anne Frank ile ailesine ve onlarla kalan diğer dört Yahudi’ye ihanet eden kişi kimdi?

***

2017 yılında Hollandalı belgesel yapımcısı Thijs Bayens’in önerisi üzerine, 23 kişilik uluslararası bir “soğuk vaka ekibi” oluşturuldu. Ekip, yapay zekâ ve modern araştırma tekniklerini kullanarak, röportajlar ve günlüklerden arşivlerdeki dizinlere ve savaş dosyalarına kadar hemen bütün verilerden yararlandı.

Yapay zekâ sayesinde beş yıl boyunca yedi ülkede o evde saklı kalan sekiz Yahudi’ye kimin ihanet etmiş olabileceği incelendi. 20 farklı senaryo ve 30’un üzerinde şüpheli araştırıldı. Şüpheli 28 kişi elendi. Ve sonuçta araştırmacılar, Yahudi Konseyi üyesi ve Amsterdam’ın önde gelen noteri Arnold van den Bergh’in, kendi ailesinin güvenliğini garanti altına almak için gizlenen Yahudilerin adreslerini Almanlara ilettiği sonucuna vardılar.

Ve bu olası senaryo, toplama kampı ve savaştan sağ çıkan Anne’nin babası Otto Frank’a gelen isimsiz bir ihbar notuna dayandırıldı. Bu not o dönemde Amsterdam polis soruşturmasının gözden kaçan bir parçası olsa da Anne Frank araştırmacıları için yeni değil. Ancak araştırma ekibinden emekli FBI dedektifi Vince Pankoke göre ise bu sonuç yüzde 85 doğru. İnsanların birbirlerine ihanetinde faşizmin yıkıcı etkisini anlamak bakımından Bayens’in sözleri ise oldukça anlamlı: “Bir fail aramaya gittik ve bir kurban bulduk” diyor. Anne Frank Evi müze yetkilileri de araştırmayı memnuniyetle karşılasa da bu araştırmanın pek çok soruyu cevapsız bıraktığına inanıyor. Müze yetkililerine göre bu gizemin çözüldüğü söylenemez. Hatta araştırma, yapbozun hâlâ birçok eksik parçası olduğunu düşündürüyor.

Yazının devamı...

Hukuk devletinin olmazsa olmazı: Adil yargılama

16 Ocak 2022

Anayasa Mahkemesi’ne yapılan başvuruların dörtte üçü, adil yargılanma hakkına ilişkin şikâyetleri kapsamakta. Her biri medya için ayrı bir haber konusu. Medyanın bir görevi de bireysel başvurulardaki adil yargılama gibi şikâyet konularını görünür hale getirmek olmalıdır

Kamuoyunu ilgilendiren, derin devlet ilişkileriyle anılan Susurluk, Ergenekon gibi davalarda yargı kararları, tutuklama ya da salıverilme, gözaltı süreleri gibi yargı süreçleri, Türkiye medyasının daima üzerinde durduğu konuların başında gelirdi. Medyanın bu tutumu “Adil yargılama”nın sağlanması bakımından da önem taşırdı. Bugün medyanın önünde, organize olmuş bu tür suç davaları bulunmasa da bireysel suçlara ilişkin mahkeme süreçlerinin de adil yargılama bakımından dikkatle incelenmesi gerekir.

Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan, geçtiğimiz günlerde adil yargılanma hakkıyla ilgili açıklamalarda bulundu ve dedi ki, “Başlangıçtan itibaren verdiğimiz toplam ihlallerin yüzde 77’si adil yargılanmaya dâhildir. Bu sayı ve oranlar bize aslında vahim bir durumu işaret ediyor.” Demokratik bir hukuk devleti, “ceza yargılamasında savunma hakkının güvenceye alınmasını” gerektirir diyen Arslan’a göre; bunlar mahkemenin kararlarında belirtilen çok önemli temel ilkeler. Adaletin sağlanması, onun gerçekleştiğinin görülmesine de bağlı. Başka bir ifadeyle adalet aynı zamanda bir görünüm meselesi. Tarafların adaletin sağlandığını, toplumun da adaletin sağlandığını görmesi ve bu yönde bir algının oluşması gerekir. Yani yargılamalar hakkaniyete uygun yapılmalı. Ama araştırmalar bu hakkaniyetin gerçekleşmediği yönünde.

***

Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın bizzat bireysel başvuru istatistiklerinin “endişe verici” olduğunu söylemesi, medyanın konunun neden önemli olduğunu ortaya koyması bakımından da önemlidir. İstatistiklere göre; bireysel başvurunun uygulanmaya başlandığı 2012 tarihinden itibaren, yani son 10 yılda yapılan başvuruların önemli bir bölümü, adil yargılanma hakkına erişmek için.

Anayasa Mahkemesi’ne, 2021’de 66 bin 121 başvuru yapıldı. Ve bu başvuruların yüzde 73’ünden fazlası adil yargılanma hakkı içindi. Bu da demektir ki; bu dosyaların yaklaşık dörtte üçü, adil yargılanma hakkına ilişkin şikâyetleri kapsamaktadır ve adil yargılamanın yapılmadığını düşünen her bir bireyin dosyası medya için ayrı bir haber konusu olabilir. Çünkü Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan’ın ifadesiyle adil yargılanma hakkıyla ilgili bir meselemiz var ve bu meseleyi çözmek de hepimizin ortak görevi.

***

Yazının devamı...

İnsanlık için basit bir öneri

9 Ocak 2022

Silah yarışı, dünya medyasının değil ama bilim insanlarının dikkatini çekti. 50’den fazla bilim insanı, tüm ülkeleri 5 yıl boyunca askerî harcamalarını kısmaya ve bu paranın yarısını pandemi, iklim krizi ve aşırılıklarla mücadele için bir BM fonuna aktarmaya çağırdı.

Üzüntü verici bir paradoks… Dünya ülkeleri bir yandan küresel iklim krizinin yol açtığı doğal felaketler, salgın hastalıklar, açlık, göç, yoksulluk gibi sorunlara çözüm üretmenin yollarını ararken, diğer yandan ölümcül ve yıkıcı sonuçlar doğuracak bir şekilde silahlanıyor. Nükleer denemeler yapıyor, bütçelerinin önemli bir bölümünü silahlanmaya ayırıyor. Kovid-19 salgınının en şiddetli döneminde bile bazı ülkelerin büyük silah sözleşmeleri imzaladığı biliniyor.

Elbette tehdit altında olan ülkelerin savunmaya önem vermesinden daha doğal bir şey olamaz. Ancak Uluslararası Barış Enstitüsü’nün verilerine göre silahlanma yarışı inanılmaz bir boyutta. Buna göre; dünya ülkeleri henüz geride bıraktığımız 2021’de silaha 1.9 trilyon dolar harcadı. Silaha en büyük harcamayı yapan ülke ABD: 778 milyar dolar. Çin 252, Hindistan 72.9, Rusya 61.7 milyar dolar… Aslında hiçbiri dünyayı kurtarmanın peşinde değil.

Hatırlarsanız; dünyanın en kapalı ülkesi Kuzey Kore, daha birkaç ay önce “dünyanın en güçlü silahı” olarak tanımladığı nükleer başlık takılabilen hipersonik füzeyle dünyaya poz verdi.

Birkaç yıl önce ekonomide dibe vuran Yunanistan, milyarlarca dolarlık savaş gemileri, fırlatma sistemleri, savaş uçakları ve füzeler satın aldı. Öyle ki, Yunanistan iki yıl öncesine kadar savunma bütçesindeki silahlanma payını beş kat artırdı. Sadece geçen yıl bütçesinden 2.5 milyar euro’yu silahlanmaya ayırdı.

Rusya, kendi sınırları içinde gerekli gördüğü her bölgede askerlerini istediği gibi konuşlandırabileceğini bildirmekle kalmadı, Ukrayna ve Kırım sınırına yüzlerce tank ve zırhlı araçlarını yığıp askerî yığınak yaptı.

Ukrayna konusunda ABD ve Rusya arasında gerginlik sürerken, ABD’nin ayrıca Çin’le, Çin’in de Tayvan’la yaşadığı gerilim Asya-Pasifik’ini silahlanmaya en çok harcamanın yapıldığı bölgelerden biri haline getirdi.

Yazının devamı...

Gazeteci cinayetleri Lahey’e gidiyor

2 Ocak 2022

Üç meslek örgütü, dünya genelinde işlenen gazeteci cinayetlerinin çoğunun aydınlatılmaması, faillerinin cezasız kalmasına dikkatleri çekmek amacıyla davaları Lahey’e götürdü. İlgili ülke hükümetlerine gazetecilerin gelecekte daha iyi korunması için baskı yapılması hedefleniyor.

Yargının adaleti herkese lazım. Bugün gazetecilik hem kendi içinde hem de toplumsal bağlamda kırılma ve kutuplaşma ve baskıcı yöntemlerle dengelerini kaybediyor gibi görünse de dünyanın birçok ülkesinde gerçeğin peşinde koşan habercilerin varlığı, yeni medya düzeninde kurumsal bakımdan ayakta kalmanın, yargının adaletinin neden önemli olduğu sorusunu giderek daha anlamlı hale getiriyor. Ülkelerin sadece ekonomik, siyasal ve kültürel ya da toplumsal tarihini değil, medya tarihini de yargılamalar tarihi üzerinden okumak mümkün. Bu yüzden yargı kararlarını, tarihsel olarak çok anlamlı, çok önemli, kıymet verilmesi gereken belgeler olarak görüyorum.

Dolayısıyla yılın ilk yazısını dünyanın herhangi bir ülkesinde adaletsizliği, yolsuzluğu, üzeri kapatılan cinayetleri, kimsenin dokunamadığı uyuşturucu ve silah tacirlerini, toplumdan gizlenen belgeleri, toplumun geleceğini ipotek altına alan siyasi kararları eleştirdiği ya da bu tür haberlerin takipçisi olduğu için öldürülen ama gerçek failleri bulunamayan yargının adaletsizliği ile karşı karşıya kalan meslektaşlarıma ayırmak istiyorum.

Çünkü dünyanın her yerinde gazeteciler öldürülüyor. Ve dünyanın her yerinde gazeteci cinayetlerinin failleri yargıdan kaçırılıyor.

***

Meksika’da öldürülen Miguel Angel Lopez Velasco cinayeti davası böyle bir dava. Notiver gazetesinde çalışan gazeteci Miguel Angel Lopez Velasco, suç, uyuşturucu kaçakçılığı ve siyasi yolsuzluklar üzerine yazdı. Velasco’nun son yazısında, siyasetçilerin akraba kayırmacılığını ve içme sularındaki kirliliğini eleştirdiği, yetkili makamların soruna çözüm bulma sözünü verdiğini hatırlatarak, “Eğer yapmazlarsa o zaman buradan yine onlara hatırlatırız” dediği belirtiliyor.

Bu yazıdan hemen sonra 20 Haziran 2011 günü evine gelen kimliği belirsiz kişiler tarafından makineli tüfeklerle tarandı. Yüzlerce merminin kullanıldığı saldırıda, Velasco’nun eşi Agustina ve en küçük oğlu Misael de öldürüldü. Sadece birkaç sokak ötedeki karakoldan olay yerine tek bir polis aracı bile gönderilmedi.

10 yıl süren soruşturmada tek bir adım ilerleme sağlanamadı. Ailesiyle birlikte öldürülen Velasco davasında soruşturmanın ilerlememesini eleştiren Yolanda Ordaz adlı gazeteci de öldürüldü. Aynı şekilde Regina Martinez de öldürülen gazeteciler arasında. Bu süre zarfında Meksika’nın gazeteciler için en tehlikeli eyaleti Veracruz’da 17 medya çalışanı öldürüldü, üçü kayboldu. Savcılar, Lopez Velasco’nun ölümünü uyuşturucu baronu El Naca ile “sorun yaşadığı” şeklinde değerlendirseler de dosyası rafa kaldırdı.

Yazının devamı...

Kasıtlı yaratılan cehalet uygarlığın sonu olacak!

19 Aralık 2021

Gerçek bilgiye ulaşma uğraşı, hangi bilginin yalan olduğunu teyit etme çabasına dönüştü. “Aşılar koronavirüse karşı etkisiz, otizme yol açıyor, Hitler yaşıyor” gibi milyonlarca insanın paylaştığı iddialar karşısında, medya kuruluşlarının neredeyse yalan habere karşı ayrı bir birim oluşturması gerekecek.

Tuhaf zamanlardan geçiyoruz. Eskiden ideal olan; bir gazeteci haberinin doğruluğundan, bilginin kaynağından emin olsa da tek bir kaynakla yetinmez, başka kaynaklardan da haberi doğrulatmaya çalışır, kaynağını bilmediği bilgi ve haberleri yayımlamazdı. Bugün durum daha farklı: Doğru habere, bilgiye ulaşmak bir yana, internet üzerinden milyonlarca insana anında ulaşan bazı bilgilerin yanlışlığını kanıtlamak için uğraşıyoruz!

Dünyanın hemen her yerinde gerçek bilgiye ulaşmak için verilen uğraş, giderek hangi bilginin nasıl yalan olduğunu teyit etme çabasına dönüştü. Biliyoruz ki araştırmalara göre; yalan bilgi, gerçek bilgiden kat kat daha hızlı yayılıyor. Peki, biz ne yapacağız? Her defasında; Kafka’nın böyle bir sözü yok. O şiiri Ahmet Arif yazmadı. Mektup Frida Kahlo’ya ait değil. O fotoğraf uzaydan çekilmedi. Kanada Başbakanı Justin Trudeau’nun babası Fidel Castro değil! Hitler’in elindeki İncil fotomontaj diyerek düzeltme mi yapacağız? Bu bir gazetecinin zamanından çalmak değilse nedir? Nereye kadar düzelteceğiz? Birileri dayanağı olmayan, kaynağı bilinmeyen yalan yanlış bilgisizliği bilgi diye kasıtlı olarak yayacak, birileri de bunları düzeltecek. Bu durum sadece insanlığı aptallaştırmıyor, doğru olmayandan yana yeni bir sistem yaratıyor.

***

Mesela pandemiyle mücadelede en önemli yöntem olarak aşı gösterildi. Kaynağı bilimdi. Buna karşın aşılarla ilgili olması gereken eleştirel düşünme ve makul şüphecilik, yerini acayip komplo teorilerine bırakınca geçen yıl BBC, bu “yalan yanlış” haberlerin peşine düştü. Bu bilgilerin nasıl çürütülmesi gerektiğini yine bilim insanlarına sordu. Genetik kodların değiştirilmesinden, milyonlarca kişinin bedenine mikroçipler yerleştirmesine kadar uzanan bir dizi dayanaksız iddiayı masaya yatırmak zorunda kaldı.

“Dünya aslında düzdür, Ay’a gidilmedi, aşılar koronavirüse karşı etkisiz, otizme yol açıyor, AIDS laboratuvarda üretildi ya da Obama Kenya’da doğdu, Hitler aslında yaşıyor” gibi milyonlarca insanın sorgusuz sualsiz paylaştığı iddialara karşı kamuoyunun doğru bilgiye ulaşmasını sağlamak için medya kuruluşlarının neredeyse yalan habere karşı ayrı bir birim oluşturması gerekecek. Düşünün ki ortada herhangi bir kanıt olmamasına rağmen, yapılan bir anket çalışmasına göre Amerikalıların  yüzde 28’i, Bill Gates’in aşı vasıtasıyla insanlara mikroçip yerleştirmek istediğine inanıyor. Cumhuriyetçiler arasında buna inananların oranı yüzde 44!

Yazının devamı...

Toplumsal çürüme!

12 Aralık 2021

Millî Eğitim Şurası’nda, Eğitim-Bir-Sen’in “okul öncesi din eğitimi” önerisi, oy çokluğuyla tavsiye kararları içinde yer aldı. Eğitim ve toplum bilimcilere göre, 4-6 yaş için tehlikeli bir öneri. Çünkü çocuklara “neyi” düşüneceklerini öğrettiğinizde öğrenmiyorlar. Öncelikle “nasıl” düşüneceklerini öğretmek zorundayız. Aksi halde; zaten birlikte yaşama kültürüne, toplum olma bilincine sahip olmayı başaramamış bizim gibi ülkelerde, gelecek nesillerin de bir fikri, bir olayı, soruyu, sorunu ya da kavramı algılayarak, analiz ve de test ederek düşünmesinin önüne geçilmiş olacak.

Çünkü zaten gergin ve öfkeli bir toplumuz. Çürüme ise her yerde; Meclis’ten, adliye koridorlarına, emniyetten, sokaklara, okullardan evlere kadar uzanan bir bozulma bu. Herkes bir diğerine saldırıyor, bıçakla, kılıçla, baltayla, satırla… İletişim dili sıfır. Kimse bir diğerini dinlemiyor, dinlediğini anlamıyor. Tekmeler, tokatlar havada uçuşuyor. Cinayetlerin, intiharların, tecavüzlerin, dolandırıcılığın ardı arkası kesilmiyor. Herkes kendi “adaletini” sağlıyor. Fili herkes tuttuğu yerden tarif ediyor. Değerlerin yok edildiği bir yere doğru savruluyoruz. Ruh sağlığı bozulmuş, bütün kavramların içini boşaltmış bir topluma neyi anlatacaksınız? “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”nin 1. maddesinde bulunan, “Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar” sözlerini mi?

Bir toplumun medeniyet seviyesini anlatırken bir dönem sosyal medyada en çok paylaşılan sözlerden biriydi; “Cahilsin, okur öğrenirsin. Gerisin, ilerlersin. Adam yok, yetiştirirsin. Paran yok, kazanırsın. Her şeyin bir çaresi vardır. Fakat insan bozuldu mu bunun çaresi yoktur.”

***

Bozulma; siyasetten ekonomiye, sinemadan edebiyata, senaryolardan haberlere kadar her yere nüfuz etti. Dizi senaryolarına, yaratılan karakterlere bakın! Hemen bütün dizilerde karakterlerin önemli bir bölümü; seviyesi hayli düşük insanlar üzerinden kurgulanmış. Hemen her dizide oyuncular bilinmeyen bir gerçeğe birbirleriyle konuşarak değil, mutlaka kapı dinleyerek ulaşıyor. Herkesin bir yalanı, diğerinden sakladığı bir şey var. İntikamla beslenip, nefretle bileniyorlar. Yalanla, iftirayla, çeşitli entrikalarla birbirlerinin hayatlarına musallat oluyorlar. Polisin yargının olmadığı bir ülkede yaşıyor gibi cinayetler işliyorlar. Mafyayı yüceltiyorlar. Sıkılan mermilerin haddi hesabı yok. Yalılarda çalışmadan, üretmeden oturuyorlar. Komşusuna, sevgilisinin kızına, ağabeyinin karısına, baldızına “yan gözle” bakmayı normalleştiriyorlar. Ve mutlaka onlara hizmet eden bir alt sınıf yaratıyorlar. Aşağılayarak, azarlayarak, hakaret ederek…

***

Akşam izlenen bu diziler, sabah uyanınca ekranlarda toplumsal bir gerçeğe dönüşüyor! Bu kez yalıların yerini gecekondular alıyor. Televizyon kanallarının önü çocuklarını terk eden, elinden telefon düşmeyen, sayısız gizli hat alan, evdeki altınları, paraları toplayıp internetten buldukları beş çocuklu adamlara kaçan kadınlarla ve bu kadınların geri dönmesi için stüdyolarda kendisini yerlere fırlatan, ağlayan, yalvaran ve çocukları için DNA testi isteyen erkeklerle dolup taşıyor. Bütün bunlar çocukların gözleri önünde yaşanıyor. Hepsi yoksul, eğitimsiz ve işsiz. Gerçek özgürleşmenin ne olduğunu bilmeden sadece talep etmeyi öğrenmenin ağır travmatik sonuçlarıyla karşı karşıya kalıyorlar.

Yazının devamı...

Okul koridorlarında gizlenen şiddet!

5 Aralık 2021

Medya şiddet haberlerini verirken şaşkınlıkla hâlâ “Nasıl bu kadar kötü olabiliyoruz?” diye soruyor. Yanlış soru. Öncelikle ne yapmamız ya da bunu nasıl yapmamız gerekir sorusunun yanıtını verebilmeliyiz.

Okul arkadaşları tarafından dışlandı, aşağılandı, alay edildi. Koridorlarda sıkıştırıldı. Ellerindeki çöpleri, şişeleri yerlere atıp ondan toplamasını istediler. Yere attıkları yiyecekleri yemesi için zorladılar. Tehdit mesajları gönderdiler. Söylentilerle insanların ondan uzaklaşmasına neden oldular. Okuldaki gruplara almadılar, proje ödevlerini tek başına yapmak zorunda bıraktılar.

Ortaöğretim yıllarında akranlarının kendisine yaşattığı bu zorbalığı unutamayan üniversite öğrencisi bir genç, yaşıtları tarafından dört yıl önce uğradığı bu zorbalığı yargıya taşıdı. İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunarak uğradığı şiddette payı olan idareci ve öğrencilerden şikâyetçi olduğunu belirtti.

Brezilyalı belgesel fotoğrafçısı Adriana Zehbrauskas’ın UNICEF’in arşivinde yer alan bu fotoğrafında, Honduras, Villanueva’da 16 yaşındaki Darwin, arkadaşı Henry ile paylaştıkları sınıfta oturuyor. Henry, 2016’da intihar etti. Öğretmen, iki arkadaşın akran zorbalığına maruz kaldığını açıkladı. Darwin, “Çok sert geldi, hâlâ üstesinden gelemiyorum” dedi. UNICEF/UN0232616/Zehbrauskas

Bu olayın yani bir veya birkaç çocuğun savunmasız gördükleri bir başka çocuğa fiziksel ve psikolojik davranışlar sergilemesinin adı “akran zorbalığı.” Bu şikâyetin mevzuatta ve içtihatlarda tanımı yok. Cezai yaptırımlarının olmayışı başarısızlıkla sonuçlanan hak arayışı olarak kalır mı bilmiyoruz. Zaten bunca şiddetin arasında çocukların kendi akranlarına yönelik pek önemsenmeyen bu şiddet olayı ajanslardan sessiz sedasız geldi geçti. Söz konusu haber eğitim kurumlarının medyanın ya da kamuoyunun yeterince ilgisini çekmedi, tartışılmadı, varlığı dahi hissedilmedi.

***

Oysa akran zorbalığı niye bu kadar kavgacı bir toplum olduğumuzun da en iyi göstergesi. Çünkü biliyoruz ki demokratik, barışçıl, eşitlikçi toplum olmanın anahtarı eğitimdir. Okul içinde çeteleşerek; vurma, saç çekme, dövme, ısırma gibi davranışlar sergilemek, rencide edici isimler takmak, aşağılamak, hor görmek, yalnızlaştırmak, dışlamak gibi davranışlar, sadece bu davranışlara maruz kalan öğrenciler için okulu güvenli bir alan olmaktan çıkarmıyor aynı zamanda öğrencinin intiharına uzanan ağır sonuçlara da yol açıyor.

Yazının devamı...

Uyuşturucuyla yok olan bir kuşak

28 Kasım 2021

Uyuşturucunun nasıl tahribat yaptığını biliyoruz ama bunun başka suçlar üzerindeki etkisini sorgulamak da önemli. Medyaya düşen yakalanan uyuşturucu tacirlerini ya da miktarını haber yapmanın bir tık ötesine geçip, gerekli soruları sormak

Dünyada hâlâ gerçek anlamda kayıt altına alınmayan insan, silah ve uyuşturucu ticaretinin varlığı bütün gerçeklerin üzerine bir perde çekiyor. Şu an Türkiye’de bile en çok artış gösteren suçlar sıralamasında uyuşturucu ticareti birinci sırada. Mesela sadece geçen yıl, emniyet güçleri, ülke genelinde pandemiye rağmen 159 bin 268 uyuşturucu olayına müdahale etti. 231 bin 652 şüpheliyi yakaladı. Bu şüphelilerin 167 bin 531’ine kullanma amaçlı uyuşturucu madde satın almak/kabul etmek/bulundurmak suçlarından işlem yapıldı. Bu, buzdağının sadece görünen yüzü! Kullanıcılarla ilgili sağlıklı istatistikler ise henüz yok. Bazı kurumsal çalışmalara göre uyuşturucu kullanım yaşı 10’lara düştü; 13 diyen de var, 20 diyen de… Fakat şunu biliyoruz öğrenciler ve işsizler ya da arada bir çalışanlar arasında hızla yayılıyor. Öğrenciler içerisinde en fazla kullanım ise liseliler arasında.

İlginç olan, bilimsel açıklamalara göre neredeyse 10 günde beynin yüzde 60’ını tahrip eden uyuşturucu dediğimiz şey; çarpık kadın erkek ilişkilerini, şiddeti, parçalanmış aileleri, kayıplar ya da cinayetleri, gaspı, hırsızlığı konu alan haber ya da televizyon programlarında da sık sık karşımıza çıkıyor. Öyle ki cinayete kurban gittiği ya da intihar ettiği düşünülen, kaybını arayan bazı insanların anlatımlarından bir köyün neredeyse tamamının madde bağımlısı olduğu gerçeği, konuya karşı ilgisizliğimizin hangi boyutta olduğunun da bir göstergesi.

Olayların arkasındaki sır

Oysa konu, toplumsal sorunların giderek artmasında çok ciddi rol oynayan oldukça derin bir konu. Mesela kadın cinayetleri ya da gençler arasındaki şiddeti ya da gasp, hırsızlık gibi suçları işleyen çocukları yazıyoruz ama bu suçları işleyenlerin kaçı madde bağımlısı bilmiyoruz, araştırmıyoruz. Medya, yakalanan uyuşturucu tacirlerini ya da miktarını haber yapmanın bir tık ötesine geçmiyor. “Gençler arasında yaygın mı? Bu nedenle okuldan atılan ya da okulu bırakan çocuklar var mı? Bunlar maddeyi nasıl temin ediyor? Tedavi oluyorlar mı? Tedaviler sonuç veriyor mu? Çocuklarını uyuşturucuya kurban veren aile yapıları nasıl?” diye sormuyoruz. Emniyet’in çok ciddi çalışmaları var, değerlendirmiyoruz. Milli Eğitim’in öğrencilere yönelik sayısız projesi var, nasıl sonuçlandığını bilmiyoruz. Çocuklara ilişkin uyuşturucuyla mücadele merkezlerinin verileri var, bunları sorgulamıyoruz. Uyuşturucunun nasıl tahribat yaptığını biliyoruz ama bunun başka suçlar üzerindeki etkisini de sorgulamıyoruz. Birleşmiş Milletler’in raporuna bakın ne diyor: Amfetamin tipi uyarıcılar ve reçeteli ilaçlar başta olmak üzere uyuşturucu madde kullanımı dünyada da giderek artmakta… Üstelik dünya alarm veriyor ve bunun sadece bir sağlık sorunu olmadığının da altını çiziyor.

Türkiye’de çocuklar ve gençler

Evet, madde bağımlılığı bir kuşağı mahvedecek çok ciddi bir sağlık sorunudur ama dikkate alınmaması halinde bir toplumun geleceğini de yok edecek büyüklükte bir sorundur. Türkiye 2021 uyuşturucu raporu bunun işaretlerini veriyor. Orada da deniliyor ki; 2020 yılında yatarak tedavi gören hastalar, maddeyi ilk kullanım yaşı bakımından incelendiğinde, 15-24 yaş arasında. 15-24 yaş grubundaki hastaların toplam hastalara oranı ise yüzde 65.4.

Yazının devamı...