Meslek hayatım boyunca insan haklarına önem verdim. Özellikle darbe dönemlerinde adaletini yitirmiş, hukuku hiçe sayan gözaltı ve yargı kararlarını kamuoyuyla paylaşarak daha adil bir dünya için mücadele verdim. Olmadı. Zaman içerisinde sorunlar daha da birikti.
Önceleri bunun bir sistem sorunu olduğunu düşündüm. Değildi. Mesele insanın bizzat kendisiydi. İnsanların değerleri yok oldukça, hakları da aşınıyordu. İnsan, insanın hikâyesini öğrenmeden önce kimliğini öğrendi. Onu önyargılarıyla sınıflandırdı, etiketledi, aşağıladı ve bütün bunları da normalleştiren bir dünya yarattı. Öyle ki; sürekli olarak birinin haini, diğerinin kahramanı oldu. Her bir kötülük, birinin nefreti, diğerinin hayranlığına dönüştü.
Artık biliyorum ki, hiçbir toplum bir sabah uyandığında barbarlaşmaz. Bu yüzden dünyanın hemen her yerinde, gerekçesi ne olursa olsun, herkesin nefret ettiği, küçümsediği, yok saydığı, aşağıladığı birileri mutlaka oluyor.
İnsana insanı unutturan bir dünya bu. Bu yüzden artık
Benito Cereno, Herman Melville’in en sarsıcı hikayelerinden biridir. Önyargılarımızın gerçeği nasıl değiştirebildiğini anlatır. Bu yüzden gördüğümüz ya da duyduğumuz şey her zaman gerçek değildir. Bazen görünen başka gerçek bambaşkadır.
Hikâye ilk bakışta denizde yol alan sıradan bir gemiye odaklanır. Dışarıdan bakan biri için her şey olması gerektiği gibidir. Geminin bayrağı yerinde, kaptan ve mürettebat görevi başında… Oysa kaptan artık kaptan değildir, mürettebatta mürettebat.
Gemide bulunan zenci köleler isyan ederek kontrolü ele geçirmiş, kaptanı gemide her şey normalmiş gibi göstermek için hayatta bırakmışlardır. Kaptan Benito’nun gemide yaşanan bir isyanın ardından hayatta kalabilmesinin tek yolu, yeniden kaptan rolünü oynamaya devam etmesidir. Emir verir gibi yapar, karar alır gibi görünür, otoritesini koruyor izlenimi yaratır. Ancak otoritesi, gemide ona çizilen sınırların içinde hareket edebilmesine dayanır.
Bazen kararlı görünür, hemen ardından geri çekilir. Bazen bir şey
Çin yapay zekâ teknolojilerini farklı endüstrilere uyarlayarak teknolojiye bağlı uygulamaların alanını genişletmeyi planlarken dünya medyası Çin’in giderek rakip güçlerin aynı masaya oturmak zorunda kaldığı küresel bir merkez haline geldiği düşüncesinde birleşiyor.
Karl Marx’ın hayal ettiği dünya ile bugünkü Çin çok farklı. Marx, sınıfların ortadan kalktığı, insanların sömürülmediği, eşitliğin egemen olduğu bir toplum düşledi. Çin de komünist bir ülke ama rejim biçim değiştirdi. Öyle ki bugün teknolojik gücü sayesinde Çin tam manasıyla gözetim toplumlarından birine dönüştü. Mao dönemindeki Çin ile bugünkü Çin arasında değişmeyen tek şey ise devletin toplum üzerindeki mutlak kontrol arzusu…
★ ★ ★
Bugün Çin teknolojiden besleniyor. Devlet destekli geniş gözetim ağları var. Çin teknolojiyi toplumsal davranışı biçimlendiren, halkın nasıl düşüneceğine karar veren devletin ideolojik aygıtları gibi kullanıyor.
Yüz
Eskiden suçun adresi vardı. Kumar, arka sokakların işiydi. Kirli işlerin döndüğü mekanlarda bir masanın etrafında toplanmış birkaç karanlık adam…
Kumarhaneler üzerinden aklanan kara para trafiği, Ömer Lütfi Topal’dan Halil Falyalı’ya uzanan cinayetler ve onların etrafında dönen ilişkiler ağı…
Oysa bugün suçun doğası değişti. İnternet görünmez suç ekonomilerini inanılmaz boyutlara taşıdı. Dünyanın en büyük kumarhanelerini artık cebimizde taşıyoruz.
Bugün bir tıkla ulaşabildiğimiz kumarhaneler için güçlü bir yazılım sistemi, anonim ödeme altyapısı ve iyi çalışan bir reklam algoritması yeterli olabiliyor.
★ ★ ★
Bahis siteleri bütün dünya ülkelerinin sorunu. Küresel düzeyde çok ayaklı, çetrefilli bir sorun.
Yasa dışı bahis sitesi önce başka ülkede kuruluyor. Bir başka ülkede ödeme sistemini kullanıyor. Başka ülkeden reklam veriyor. Ve bir anda dünyanın dört bir yanında yaşayan milyonlarca insanın telefonuna birkaç saniyede ulaşıyor.
Teknoloji şirketle
Kürt siyasetinin önde gelen isimlerinden olan ve görevden alınarak yerine kayyım atanan Mardin Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Türk, “Kürdistan’ın bir takımı Süper Lig’e çıktı” paylaşımına gelen tepkiler üzerine dikkat çekici bir açıklama yaptı:
“Kürdistan dediğimiz zaman sadece Kürtleri kastetmiyoruz. Burada Süryani’si, Ermeni’si var, Arap’ı var… Bunların hepsi Kürdistani halklardır.”
Bu söylem aslında Türkiye’de Kürt siyasetinin söylemle niyeti arasındaki çelişkiyi, yeniden görünür hale getirdi.
Çünkü Kürt siyaseti uzun zamandır kendi kurduğu üst kimliği meşru görürken, benzer bir üst kimliği Türkiye için kabul etmekte zorlanıyor.
★★★
Ahmet Türk’ün ifadesiyle “Kürdistan” artık yalnızca etnik bir tanım değil; çok kimlikli, kapsayıcı bir üst aidiyet gibi sunuluyor. Süryani de içinde, Ermeni de Arap da…
Peki aynı yaklaşım neden Türkiye için geçerli değil?
Artık ABD’ye turist, öğrenci ya da geçici işçi olarak gitmek isteyenler, kendi ülkesinde zulüm görmediğini ve geri dönmekten korkmadığını açıkça beyan etmek zorunda.
Başvuru sahibine iki soru soruluyor:
“Ülkenizde kötü muamele gördünüz mü?” ve “Geri dönmekten korkuyor musunuz?”
Bu sorulara “evet” diyenin süreci ilerlemiyor.
Yani açıkça söylenen şu: Eğer gerçekten korunmaya ihtiyacın varsa, bu ülkeye gelme.
ABD’nin vize başvurularında getirdiği bu şart, teknik bir düzenleme değil. “Korkmuyorum” diyene kapının aralanması, demeyene kapanması sığınma hakkını daha kapıdan içeri girmeden etkisiz hale getiren bir müdahale.
Ama asıl mesele burada bitmiyor. Çünkü o cümle sadece o an için değil, gelecek için de kayıt altına alınıyor. Yarın bir gün gitmemek için direnip, “korkuyorum” dersen, sana kendi sözün hatırlatılacak.
Savaşın ya da savaşta yaşanan olayların varlığı bile tartışmalı hale gelirken, siyaset artık neyin olduğundan çok neyin nasıl anlatıldığı üzerinden ilerliyor. Son bir aydır Trump’ın İran’a dair yaptığı açıklamalar ile İran’ın bu açıklamalara verdiği karşılıklar arasında dikkat çeken bir tekrar var. Bir taraf “görüşme oldu”, “temas kuruldu”, “ileri adım atıldı” gibi iddialarla ilerlerken diğer taraf hemen her defasında bu iddiaları yalanlıyor.
Bu tabloyu önemli kılan şey, söylemlerin basit diplomatik uyuşmazlıktan ibaret olmaması. Burada yaşanan şey, iki tarafın da aynı gerçekliği paylaşmaması değil; iki tarafın da kendi gerçeğini üretmesi. Diplomasi dediğimiz şey giderek bir müzakere alanı olmaktan çıktı, liderlerin söylem savaşına dönüştü.
ABD Başkanı Donald Trump’ın açıklama biçimi de diplomatik dilin çok uzağında. Trump’ın sosyal medya hesabından paylaştığı son görsel bunun en önemli göstergesi: Trump’ın elinde silah, gözünde güneş gözlüğü
Hasta yakını için her şey gün ağarmadan başlar. Yanında hasta, elinde dosyalar, eski tetkikler, bir poşete sıkıştırılmış raporlar önce kayıt kuyruğuna girilir. Kan verme birimine inilir. Sıra alınır. Beklenir. Kan verilir verilmez başka bir kata koşulur. Radyoloji, akciğer grafisi, ardından tomografi için ayrı bir sıra, ayrı bir onay.
Koridorlar birbirine benzer; yön tabelaları bile yorgun görünür. Bir yandan hastayı tutar bir yandan hastanın dosyasını düşürmemeye çalışırsın. Asansör doludur, sedyeler önceliklidir. Merdiven düşünülür, sonra vazgeçilir. Bir kapıdan girilir, “Burası değil, karşı bina” denir. Karşı binaya geçilir. Bu kez “Önce ultrason” denir.
Saat ilerledikçe işlemler çoğalır. Hastanın başında beklerken, durumunu merak edip arayan eşe dosta, diğer akrabalara sağlığı hakkında bilgi verilir…
Kan sonuçlarını almak için tekrar laboratuvara, tomografi çıktısı için başka bir bankoya…
Doktor “akciğerde sıvı olabilir” dediğinde yeni bir kapı açılır: girişimsel işlemler.