Büyüklere masallar!

Uğur Mumcu öldürüldüğünde ceketinin cebindeki kalem ortadan ikiye bölünmüş, kırılmıştı. Ama Mumcu davası sonuçlanıncaya kadarki süreçte, siyasi irade gerçek faillerin kalemini kıramadı

Bugün 28 yıl önce bombalı suikast sonucu öldürülen Uğur Mumcu’yu anıyoruz. Geçtiğimiz hafta 14 yıl önce işyerinin önünde sırtından vurularak öldürülen Hrant Dink’i andık. Bir hafta sonra da 42 yıl önce yine bir suikast sonucu hayatını kaybeden Abdi İpekçi’yi anacağız…

Araştırmacı, tarafsız, sorgulayıcı üç gazeteci de toplumun düşünmesine, öğrenmesine bilgiye ulaşmasına tahammül edemeyen bir zihniyetin tetikçileri tarafından öldürüldü. Yani aslında gerçek faili belli! Hepsi “farklı” gibi görünen “aynı” şahıslar tarafından öldürüldüler!

Peki, bu cinayetlerin dava dosyalarında ne var derseniz; Uğur Mumcu’nun dediği gibi “Büyüklere Masallar!” var. Çünkü artık biliyoruz ki; bu davalarda, gerek medya gerekse kamuoyu defalarca yanıltıldı. Ortaya atılan iddialarla hedefler şaşırtıldı. Davaları gerçek faillere götürecek ipuçları yok edildi, bazı dosyalar kayboldu, bazı bilgiler çarpıtıldı, bazı kilit isimler dosyalarda hiç yer almadı. Ve tarihin tekeri dönüp dolaşıp aynı yerde durdu.

Onu öldürmeyen kalmadı

Mumcu cinayetinin nasıl çözüldüğünü, o tekerin nerede durduğunu bilmek ister misiniz? Nasıl trajikomik bir süreçten geçtiğini… Mumcu’yu öldürmeyen kalmadı! Mesela Uğur Mumcu 24 Ocak 1993’te evinin önünde bombalı bir saldırı sonucu öldürüldüğünde, medya ilk sekiz yıl sadece cinayeti kimin işlediğine dair ortaya atılan sorulara yanıt aradı. Öyle ki; iddialar varlığı hiç duyulmamış İslami örgütlerden bölücü örgütlere, çete ilişkilerinden gizli servislere kadar uzandı.

Mumcu soruşturmasını yürüten Cumhuriyet Savcısı Ülkü Coşkun’un “siyasi iktidar isterse çözer” dediği iddia edilince, dosya ondan alındı, Savcı Kemal Ayhan’a verildi. Savcı Ayhan, “Mumcu dosyasında; uluslararası istihbarat örgütleri, biraz mafya ve karanlık güçler var” dedi; evinde ölü bulundu. Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel, “Bugüne kadar ismi geçmemiş örgütler var. Sormayın, söyleyemem” dedi. İçişleri Bakanı İsmet Sezgin, “O örgüt İslami Hareket Örgütü’dür” dedi. Adalet Bakanı Şevket Kazan bu iddiayı yalanladı ve Mumcu’nun İsrail gizli servisi ajanları tarafından öldürüldüğünü öne sürdü. SHP, MİT’in suikastı bildiğini iddia etti.

Herkes birbirini suçladı

Mumcu cinayetinden üç yıl sonra, Susurluk çetesi ilişkiler ağı ortaya dökülünce bu kez cinayetin yönü değişti. Susurluk bağlantılı bir grup “JİTEM öldürdü” diyerek Cem Ersever’i işaret etti; Ersever öldürüldü. Bir başka grup “PKK öldürdü” diyerek Behçet Cantürk’ü işaret etti; Cantürk öldürüldü. Susurluk’un PKK itirafçıları, Mumcu’nun katilinin Susurluk çetesi, bombacının da Velid Hüseyin olduğunu öne sürdü. Velid Hüseyin, Silopi’de ölü bulundu. Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis, Mumcu öldürüldükten hemen sonra, “Zamanı gelince konuşurum” dedi. Şüpheli bir uçak kazasında öldü. Yeraltı dünyasından Tevfik Ağansoy, “Mumcu cinayeti dâhil her şeyi anlatacağım” dedi. O da öldürüldü.

Mumcu dosyası 2006’da karara bağlanan, 22 faili meçhul cinayeti içine alan Umut davasının arasında yer aldı. Mahkeme İran’ın suikastta önemli rol oynadığına hükmetse de çelişkili iddialarla geçen süreçte kamuoyu gözünde davanın inandırıcılığı kalmadı. Öyle ki; dönemin İçişleri Bakanı Sadettin Tantan dahi “Çözüldü sayılmaz” dedi.

Uğur Mumcu öldürüldüğünde ceketinin cebindeki kalem ortadan ikiye bölünmüş, kırılmıştı. Ama Mumcu davası sonuçlanıncaya kadarki süreçte, siyasi irade gerçek faillerin kalemini kıramadı. Bizim içinse araştırarak, sorgulayarak, tarafsız, doğru gazetecilikle bu cinayetler zincirinden bir halka koparmak hâlâ mümkün…

Çünkü bu aynı zamanda mezar taşına “Vurulduk ey halkım unutma bizi” sözlerinin yazılmasını isteyen Mumcu’nun vasiyetidir. Ve yüzünü aydınlığa çeviren herkesin, hepimizin, bizim…