Koronaya dair gerçeklik algısı

Sosyal medyada koronavirüsün manipüle edilebilmesi, giderek artan bilgi kirliliği ve ön yargılarla herkesin kendi fanusundaki bilgi paylaşımıyla “başkalaşmış” gerçeklik algısı yaratıyor

Önce bir filmden söz etmek istiyorum: 150 miligramın peşine düşen bir doktoru konu alan “Brest’in Kızı” filminden. Halen Fransa’da küçük bir taşra kasabasında yaşayan göğüs hastalıkları uzmanı Doktor Irène Frachon’ın yazdığı bir kitabı konu alan gerçek olaylardan derlenmiş “yarı belgesel” bir film. Kilo vermek için, şeker hastalarına yönelik üretilen Mediator adlı ilacı kullanan hastalarının ölümünü araştıran ve ilacın yan etkilerini ortaya çıkaran bir grup taşralı doktor, ilacın ölümcül yan etkilerini anlatmak için Paris’te düzenlenen bir toplantıya katılır. Daha otelin girişinde döner kapıyı kullanamayan taşralı doktorlar olarak, şehirli meslektaşlarının alay konusu olurlar.

İlacı piyasaya sürenler, ilacın yan etkilerini görmezden gelirler. Doktor Irène Frachon’un iddiası, zorlu, büyük bir mücadeleye dönüşür ve sonunda kazanır. Otoriteler ilacın yüzlerce kişinin ölümüne neden olduğunu kabul eder ve Mediator raflardan kaldırılır.

Bilinmezlik insanı korkutur

Eğer ilacın yan etkisini kanıtlayamamış olsaydı, Irène Frachon ve arkadaşlarının iddiaları bir komplo teorisi olarak kayıtlara geçer miydi bilmiyorum. Ama biliyorum ki; bilim kanıt sunabildiğiniz sürece gerçeklikten yanadır. İnsanı korkutansa “bilinmezlik”tir. Dünyayı eve kapatan bir virüsün nasıl ortaya çıktığını bilmemek gibi!

Göremediğiniz ama ölümcül sonuçları olan bir virüsle savaşmak bu korkuyu daha da büyütüyor. Dolayısıyla fısıltı halinde herkes birbirine aynı soruları sorup duruyor: “Bu virüs canlı hayvan pazarından mı çıktı, yoksa laboratuvar ortamından mı? Bu küresel iklimin bir sonucu mu yoksa iki ülkenin savaşı mı?’’ Koronavirüse dair yanıt bulmayan her soru, ardı arkası kesilmeyen birtakım ‘iddiaları’ ve ‘komplo’ teorilerini de beraberinde getiriyor.

Örneğin bazı gruplar ‘yeni dünya’ gerçeğinden yola çıkarak koronavirüsün bir kamuflaj olduğunu, gerçekte 5G’ye maruz kalındığını, kitlesel bir nüfus azalması projesi olduğunu öne sürmekte. Bir başka grup iki yıl önce yayınlanan Güney Kore yapımı bir diziyi hedef almakta. “My Secret Terrius’’ın 10. bölümünde açık açık ifade edilen virüsün 5 dakika içinde direkt akciğere saldırdığı ve 2 ila 14 gün kuluçka süresinin olduğu, koronavirüsün ölüm oranını yüzde 90’a çıkarmak için, üzerinde oynanıp mutasyona uğradığı belirtilirken, şu anda tedavi veya aşısı olmadığı anlatılıyor.

Post truth

Bunların her biri, birer komplo teorisi olabilir mi? Eğer virüsün nasıl ortaya çıktığı konusunda makul, kanıtlanabilir bir nedeniniz yoksa neyin komplo neyin iddia olup olmadığını da bilmeniz mümkün değildir.

The New York Times yazarı Roger Cohen, “Eğer zihniniz tutsaksa; komplo teorilerine başvurursunuz. Çünkü komplo teorileri çaresizlerin son sığınağıdır” der. Siyaset bilimi profesörü Michael Barkun da “komplo teorisi”ni, “Bir olayı son derece güçlü ve kurnaz entrikacılar tarafından kötücül bir sonuca ulaştırmak için tasarlanan gizli bir planın sonucu” olarak görür. Bugün durum biraz daha farklı. Sosyal medyanın siyasi amaçlarla manipüle edilebilmesi, giderek artan bilgi kirliliği ve önyargılarla herkesin kendi fanusundaki bilgi paylaşımıyla yetinmesi, başkalaşmış ya da alternatif gerçeklik yaratıyor. Dünya medyası artık bu durumu “post truth” olarak ifade ediyor. Yani habercilikte nesnellikten uzaklaşan “başkalaşmış” gerçeklik algısı. Bu durum gazetecilik eğitiminin neden önemli olduğunu da bir kez daha ortaya koyuyor.