Medya artık “barış”tan söz etmiyor!

Dünya medyası sivillerin üzerine yağan bombalara bakıp kim haklı kim haksız diye sorguluyor. Oysa sivilleri öldüren bir savaşın tarafı, haklılığı olmaz. Ve artık birlikte yaşayan halklar için barıştan hiç söz edilmiyor. Neden?

1993’te Beyaz Saray’ın bahçesinde “kan ve gözyaşına yeter artık” diyen İsrail Başbakanı İzak Rabin ile Filistin Kurtuluş Örgütü lideri Yaser Arafat el sıkıştı. Rabin’e göre Filistin direnişi, askerî bir tehdit değil, barışçıl çözüm gerektiren siyasi bir duruma işaret ediyordu. Oslo Anlaşması devreye sokuldu. Filistinlilere Gazze Şeridi ve Batı Şeria’da kısmi kontrol verildi. Arafat ve Rabin, şiddete karşı olduklarını ve birbirlerini tanıdıklarını açıkladı.

Buna rağmen barış için atılan adımlar sonuç vermedi. İsrail sağı ile Batı Şeria ve Gazze’deki Filistinli bazı yerleşimciler, iki lideri de ihanetle suçladı. İntihar bombaları patlatıldı, otobüsler havaya uçuruldu. Rabin Filistinlilerle barış anlaşması imzalayan “hain” ve “Nazi” olarak tanıtıldı. Ve iki halk, nefreti körükleyen kışkırtıcı söylemlerin ortasına sıkışıp kaldı.

Barışa sıkılan ilk kurşun

 

4 Kasım 1995’te İsrail Başbakanı İzak Rabin, 100 bin kişinin doldurduğu meydana doğru ilerlediğinde Filistinliler ile barış inancını koruyordu. Miting bittikten sonra arabasına doğru ilerleyen Rabin sırtından vuruldu. Üstelik Rabin’i vuran, Oslo barış sürecini raydan çıkarmak ve Batı Şeria’daki Filistinlilere toprak meselesine karşı çıkan İsrailli bir hukuk öğrencisiydi. Rabin, onu vuranın Yigar Amir adında aşırı sağcı ve milliyetçi İsrailli bir Yahudi olduğunu bilmeden öldü. İsrail ile Filistin, sonraki yıllarda yine bir iki başarısız barış girişiminden sonra bir daha barıştan söz etmedi.

Sonuçta Rabin’in sırtını delip geçen iki kurşun, İsrail ve Filistin halkının kaderini de değiştirdi. Barış olasılığı ortadan kalktı. Çatışmalarla parçalanmış toplum daha da bölündü. Acaba Rabin öldürülmeseydi barış gerçekleşir miydi? Bilmiyoruz. Ama şunu sorabiliriz: Müslümanların Kadir Gecesi’nde ve İsrail’in kutsal gününde olayları başlatan, Rabin’i öldüren, sivilleri hedef alan, çocukları ve kadınları çatışmanın ortasına gömen ve çatışmalarla beslenen zihniyet, hâlâ işbaşında olduğu için olabilir mi? Çünkü iki taraf da siyasetin en çirkin tuzağına yenilmiş görünüyor.

Godot’yu beklerken

Yönetmen Yaron Zilberman, geçen yıl gösterime giren Rabin cinayetini konu alan “Kışkırtma” filmini, neden suikastı gerçekleştiren Yigar Amir üzerinden anlattığını şu sözlerle ifade ediyor: “Müslümanlar ve Yahudiler arasında bir iç savaşı önlemek için, suikasta yol açan etkenler tam olarak araştırılmadı.” 78 yıldır süren bir anlaşmazlık. O suikast ve asıl niyetler araştırılmadığı için de bu savaş hâlâ önlenemiyor.

Dünya medyası da masum değil! Son yıllarda savaşları, çatışmaları yazarken nedense barıştan hiç söz etmiyor. Anketler düzenliyor. Dünya ülkeleri kime sempati duyuyor kime duymuyor? Kim haklı kim haksız? Oysa hiçbir savaşın haklılığı olamaz. Bu yüzden barış sadece “beklenen” bir şey oldu. Samuel Beckett “Godot’yu Beklerken” adlı eserinde, varoluş sancıları çeken kahramanları Vladimir ve Estragon’u anlatır. Yolları kesiştiğinde birbirleriyle iletişim kurmaya çalışırlar ve sonrasında her gün karşılaşırlar. Ama bellek işlevini yerine getiremeyince de gerçekliğin kesinliğinden uzaklaşmaya başlar ve beklerken neyi beklediklerini unuturlar. Tıpkı barışı bekleyen İsrail ve Filistin halklarına unutturulduğu gibi. Ve Beckett şöyle der: “Çünkü beklemek gelmemesinin yarısıdır.”

Sahi “Barış” neydi?