KOVİD-19 SONRASI BESLENME

21 Nisan 2021

Birçok yazımda, her şeyi bilemeyeceğimi ama uzmanlığıma güvenmediğim konularda da tamamen bilimsel veriler üzerinden araştırmalar yaparak yazdığımı belirtmiştim. Bu yazma biçimi genelde çok yorsa da, bazı durumlarda çok konforlu oluyor; mesela ihtiyacın olan tüm bilimsel bilgi hemen yan odada çalışan uzman arkadaşında olabiliyor. Bu yazı, bu tür konforlu yazılarımdan biri. Bu hafta uzman diyetisyen dostum ve çalışma arkadaşım Emel Unutmaz Duman’ın odasından, bizzat onun tavsiyeleriyle sesleniyorum.

Kaldığımız yerden devam etmek mümkün mü?

Kovid-19 geçiren ve iyileşen binlerce insan, aylar sonra bile semptomlarla mücadele etmeye devam edebiliyor. Bu virüse yakalanıp iyileşen bireylerin de tekrar Kovid-19 olabileceği unutulmamalıdır. Bu nedenle temizlik ve mesafe kurallarına uyulmaya devam edilmelidir. Medyada sürekli Kovid-19 sırasında beslenmenin önemi vurgulansa da sonrasında da oldukça önemli bir konu. Hastalığı atlattıktan sonra yorgunluk, halsizlik ve vücut ağrıları devam edebiliyor. Yapılan bir çalışmada, devam eden semptomlar ve iştahsızlığın kişilerde beslenme yetersizliğine sebep olduğu gösteriliyor. Hem bu semptomların etkisini hafifletmek hem de yeniden virüse yakalanmamak için bağışıklığımızın güçlü tutulması her zaman oldukça önemli. Hastalığı atlatan bir kişi eski hayatına dönebilmek, kuvvet kazanmak ve hastalıklardan korunabilmek adına beslenmesine oldukça önem vermelidir.

Hangi besinleri eksik etmemeliyiz?

Öncelikle hastalığı yeni atlattığımızı ve vücudumuzun toparlanma sürecinde olduğumuzu unutmamalıyız. Çok düşük kalorili diyetler uygulamak özellikle bu dönemde doğru olmayacaktır. Vücudumuzun ihtiyacı olan enerjiyi sağlamamız gerekli. Enerji ihtiyacımızı karşılayacağız diye pasta, kek, börek, tatlı, şekerli içecek ve yiyecekler gibi ürünlere yönelmek de doğru değil. Günlük tüketmemiz gereken dört besin grubundan yeterli miktarlarda tükettiğimizde ihtiyacımız olan enerjiyi karşılamış oluruz.

Lütfen mutfağınızdan sebze ve meyveleri eksik etmeyiniz. Bu dönemde C vitamini ve antioksidanların önemini daha iyi kavramış olduğumuzu düşünüyorum. Bağışıklığımızı güçlendirmek, hücrelerimizi virüsün de etkisiyle oluşan hasarlardan korumak ve iyileştirmek için antioksidan içeren sebze-meyvelere önem vermeliyiz. Peki hangi sebze ve meyveler?

Tabii ki mevsiminde olan bütün sebze ve meyveler antioksidan içeriyor. Ama özellikle kırmızı, mor ve mavi meyve-sebzelerin diğerlerine göre daha fazla antioksidan içerdiklerini söylemek mümkün. Meyve ve sebzeler vücudumuzdaki sistemlerin düzgün işleyebilmesi için gerekli olan vitamin ve mineralleri de içerdiği unutulmamalı.

Protein alımı da diğer önemli bir konu. Yapılan bir çalışmada, özellikle solunum sıkıntısı çeken hastalarda hastalık sırasında kas kayıpları görülmüştür. Kaybedilen kaslar için protein alımına özen gösterilmelidir. Hastalık süresince enfeksiyonun etkisiyle daha fazla proteine ihtiyaç duyduğumuz bir gerçek. Enfeksiyonu atlattıktan sonra sağlıklı bir insanın ihtiyaç duyduğu protein miktarını karşılamak yeterli olacaktır.

Yazının devamı...

SAĞLIK SİSTEMİNİ TÜMÖR AGNOZİ ÇAĞINA HAZIRLAMALIYIZ!

18 Nisan 2021

Bir zamanlar çevremizde bir kanser vakası duyduğumuzda ilk öğrenmeye çalıştığımız bilgiler, kanserin türü ve hangi evrede olduğuydu. Geçmişte bu iki sorunun cevabının çok anlamı vardı; hangi tedavilerin alınacağı ve hastalığın gidişatı, bu soruların yanıtlarla kestiriliyordu. Bugün soruların sıralaması da, bunlara göre oluşan savlar da o kadar önemli değil; artık kanserdeki genomik değişikliklerin önemli olduğu, 2001 yılında İnsan Genom Projesi’nin sonuçlarının açıklanmasıyla başlayan yeni bir çağa girdik: Tümör Agnozi Çağı.

İnsan Genom Projesi nedir?

İnsan Genom Projesi, bilim dünyasının çığır açan projelerinden biri. Genom olarak bilinen genlerimizin haritalamasını çıkarmayı amaçlayan çok uluslu proje, 1990’da başlayıp, 2003 yılında sonuçlandı. İlk basın lansmanını, dönemin ABD Başkanı Bill Clinton ile İngiltere Başbakanı Tony Blair birlikte açıklamışlardı. O döneme kadar onkolojik gelişmeler, görüntüleme yöntemleri radyasyon onkolojisindeki cihazlarla yapılıyordu yani öncelikle kanseri daha iyi görüntülemeye başladık; bunun anlamı da teşhisin artması, radyoterapi ve cerrahi için tümörün daha keskin hedeflenmesi oldu. Radyoterapideki gelişmelerle, ışın demetlerini tam olarak hedefteki kansere yönlendirip, çevre dokuyu daha çok koruyan, yan etkileri azaltan ve cerrahi ile yarışan tedaviler yapma olanağımız doğdu. Kişiye özel tedaviler ise gerçek anlamda İnsan Genom Projesi’nin sonuçlanmasıyla başladı.
Bugün söylemek bile zor gelse de, geçmişte tümörün genomik durumunu bilmeden her hastaya tümörün köken aldığı organa göre neredeyse körleme tedaviler verilirdi. 3-4 kür tedavinin ardından tomografi veya MR çekilip, iyi gelip gelmediği gözlenirdi. Tedavinin sonuçlarının tatmin etmediği bir durumda bir başka ilaç verilirdi. Bugün genetik profilleme ile kime hangi ilacın iyi gelebileceğini önceden kestirme şansı var. Bir dönemin “Hastalık yok, hasta var” sözü, bu gelişmelerle birlikte değişti. Artık hasta da yok, tümörünün genetik mutasyonu var.
Tedavi kararının genel olarak aynı organdan belli evrelerde hastaların katıldığı geniş çalışmalarla belirlenmiş standart protokollere göre belirlenmesi geçerliliğini yitirdi. Sigorta kurumlarının, bu standart protokollere göre ödeme yapması da...
Kanser artık hem hastalığın başlangıcını hem de süreci yönlendiren genomik değişikliklerin belirlenmesiyle tedavisine karar verilen ‘genomik’ bir hastalık. Kanser hücrelerinin büyümesini sağlayan mutasyonların, biyo belirteçlerin tanınması ve bunlara karşı geliştirilen tedavilerin tespiti ve buna cevap verme ihtimali yüksek olan hastaların belirlenmesi, araştırmaların temelini oluşturuyor.
Tümör agnostik tedaviler, tümörün vücutta büyümeye başladığı bölgeye bakmaksızın köken aldığı dokudan bağımsız olarak tümör içerisindeki spesifik genomik değişiklikleri hedefliyor. Bu yönüyle geleneksel anti-kanser tedavilerden farklı. Artık ciddi bir paradigma kayması yaşanıyor; kime ne tedavi verileceği, anatomik veya histolojik olarak değil de mutasyona özgü alınan kararla gerçekleşmeli.

Neler değişmeli?

Yazının devamı...

KANSERDE KETOJENİK DİYET

14 Nisan 2021

Kanser hastalarının en çok sorduğu sorulardan biri, “Nasıl beslenelim?”dir. Mesleğimin ilk yıllarında, “Neyi seviyorsan, kendine neyin iyi geldiğini düşünüyorsan onu ye, karbonhidrata yüklenme ve sakın kilo verme” derdim ama zamanla gördüm ki bu cevap hastalara yetmiyor. Hâlâ yanlış değil ve halen söylediğimin arkasında durabilirim ama hastalarımız, ne kadar nokta atışı diyebileceğimiz tavsiyelerde bulunursanız o kadar tatmin oluyor. Durumu sevgili ekip arkadaşım Diyetisyen Emel Unutmaz’a sordum; “Nedir bu ketojenik diyet, herkese önerebilir miyim?” diye.
Ve işte bilmemiz gerekenler...

Nedir?

Ketojenik diyetler kanser tedavisinin etkinliğini artırmak için önerilen bir stratejidir ve yüksek yağ (yüzde 65-90), orta derecede protein ve düşün karbonhidrat (yüzde 10’dan az) içermektedir. Epilepsi tedavisinde de yaygın olarak kullanılan bir tedavi yöntemidir.

Neden bu kadar popüler?

Ketojenik diyetler varsayılan anti-tümör mekanizmaları nedeniyle popülerlik kazanmıştır. Birçok fizyolojik süreci etkileyebilir. Kanserli hastalar kilo ve kas kaybına maruz kalabilirler, bu nedenle ketojenik diyetin olumsuz beslenme durumuna neden olup olmayacağını belirlemek önemlidir. Uzman sağlık profesyonelleri tarafından takibi de önem kazanmaktadır.

Herkese uygun mu?

Ketojenik diyetin hastaya uygun olup olmadığını saptamak öncelikli hedef olmalıdır. Tedavide ketojenik diyet kullanan klinik çalışmalarda elde edilen sonuçlar kısıtlı olsa da hayvan incelemelerinden alınan sonuçlar umut verici ve kanserin tedavisinde uygun bir seçenek olabileceğini göstermektedir.

Yazının devamı...

SAĞLIK İLETİŞİMİNDE BİR DUAYEN

11 Nisan 2021

Bu hafta konuğum sevgili Asuman Uğur... Sağlık programcılığı, sağlık dergileri yöneticiliği, gazete editörlüğü ve sektörel prodüksiyonlar denince akla gelen ilk isimlerden biri. Uğur’la, Kovid-19 günlerini, iletişim gücünün önemini ve sağlık okuryazarlığı konusunda görüşlerini konuştuk.

- 17 yıllık meslek hayatınız ve çok önemli tecrübeniz var. Ben bugün biraz hekimleri anlatmanızı isteyeceğim, siz hem bizim içimizden birisiniz hem de dışarıdan...

Her şeyden önce ben de bir sağlık profesyoneliyim; sağlık yönetimi ve eğitimi üzerine eğitim aldım. Üniversitede özel öğrenci olarak doktoraya başladım ama yarım kaldı. Bu işi fiilen yapmasam da medyada ve diğer çalışmalarımda bildiklerimi uyguluyorum. Bin 700 civarında sağlık programı yaptım. Sağlık programı deyince sadece hekimlerle değil; diğer sağlık profesyonelleri ile de program yapmak gerekiyor, yıllarca bu algıyı kırmaya çalıştığımı da belirtmek isterim. Sağlıkla ilgili dört adet derginin yöneticiliğini yaptım. Doktorlarla hep temasım vardı.
Hekim deyince herkes iyi arar, ben de en doğru bilgileri, en doğru soruları sorarak ve halk sağlığı için ihtiyaç duyulan bilgileri doğru isimlerle aktarmaya adadım kendimi bir anlamda. İyi hekimliğin temelinde insani özellikleri ve empati gücü yüksek olmak vardır. Herkesin tecrübesi olmayabilir. Çünkü bu bir zaman ve adanmışlık işidir. Bazıları mesleği uygulama anlamında daha iyi, bazıları ise iletişim kurmada daha başarılı. Ama her ikisinde iyi olan hekim ve sağlık profesyoneli sayısı o kadar çok değil. Belki tıp fakültelerinden bu misyon ile mezun edilmiyorlar.

- Bir hekimin tıbbi anlamda iyi olması bir maharet değil; o zaten bizim görevimiz. Bir hekimin mahareti sanırım daha çok onun iletişim gücü. Yaptığımız işin yüzde 80-90’ı iletişim. Benim tedavimin yüzde 50 başarısı hastanın bana inancı. O yüzden bu çok öne çıkan bir konu. Siz de üniversitede iletişim dersi veriyorsunuz.

Üniversitede benim gözlemim, aslında tıp fakültesine giren öğrenci çoğunlukla bu özelliklere sahip olması gerektiğinin farkında ve bu nitelikler kazanmak istiyor. Ama ne oluyorsa belki fakültedeki eğitimden ve saha dinamiklerinden dolayı sahaya inince işler değişiyor. İnsanlara tam anlamıyla yardım etmek istiyorlar tamam, ama bu iletişim donanımıyla mezun olmuyorlar. Bu eğitimi veren tıp fakülteleri bulunsa da, pratiğe dökülemeyince anlamı yok. Ayrıca hastaya bütün olarak bakılması gerekiyor, kısmi bakış açısının da bu yetersizlikte payı var.

- Birçok meslektaşım yoğun çalışıyor biliyorum ama yine de hastayla yaratmamız gereken sinerji açısından söyledikleriniz önemli. Sağlık okuryazarlığı konusunda ciddi sorunlar olduğunu düşünüyorum, sizin görüşünüz nedir?

Sağlık okuryazarlığını artıracak en önemli yapı, medya mecraları. Sağlık programları diğer bazı programların özellikle yoğun Türkiye gündeminin çoğunlukla gölgesinde kalabiliyor. Benim ilginç bir gözlemim var ve araştırmalar da bunu işaret ediyor. Sağlık okuryazarlığının eğitim veya ekonomik seviyeyle çok da bir ilgisi yok aslında. Bir de sağlıkla ilgili konular dijital ya da geleneksel ekranı çok meşgul ediyor ve çok da ilgi çekiyor. Ama bazen medya mecralarında çok görünen doktor iyi doktordur ön yargısı oluşabiliyor. Bir cerrahın ve diğer branşlardaki hekimlerin niteliğini bence hemşiresine, hastalarına sorarak anlamaya çalışmak ve bazen de farklı branştaki meslektaşlarından sormak gerek. Mesela bize sorulduğu da oluyor ve ben de doğru isme yönlendirmeye çalışıyorum.

Yazının devamı...

KADIN DÜNYAYI DEĞİŞTİRİR!

7 Nisan 2021

TÜGİAD, yeni adıyla Türkiye Genç İş İnsanları Derneği, geçtiğimiz hafta 18’inci Olağan Genel Kurul toplantısını gerçekleştirdi. TÜGİAD yönetimine 35 yıldır ilk kez bir kadın genel başkan seçildi. Bu seçimin hemen ardından, TÜGİAD marka adı aynı kalmak kaydıyla, ‘Genç İş Adamları’ açılımı da ‘Genç İş İnsanları’ olarak düzeltildi. Genel kurul sürecine, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Prof. Dr. Mustafa Şentop ve sayın milletvekilleri Özlem Zengin, Zehra Taşkesenlioğlu Ban, Halis Dalkılıç eşlik etti.

Benim okuyucu kitlemin çoğuna uzak bir konu olduğunu düşündüğüm için önce biraz TÜGİAD’dan bahsetmek isterim. Türkiye’deki ilk ulusal ve tek uluslararası genç iş insanları derneği. Sivil Toplum Örgütleri içerisinde son derece saygın ve güçlü bir yerde; hem kendi üyelerinin bireysel hem de ülkemizin ekonomik gelişimine katkıda bulunmak, 800’ü aşan üye sayısı ile 60’tan fazla sektörü bir çatı altında temsil etmek gibi bir vizyonu var. Tüm bunların benimle ilgisi ise, bu değerli topluluğun içinde sağlık sektörünü temsil eden birkaç üyeden biri olmam. Henüz yeni olan üyeliğimin bir kadın başkanla taçlanması da benim için ayrı bir mutluluk kaynağı.

Önemli görevler üstlendiler

18’inci Olağan Genel Kurul, kadın milletvekillerimizin ve yeni başkan Nilüfer Çevikel’in inisiyatifiyle, kadına şiddetin gündeme alındığı konuşmalarla başladı. TBMM’de kurulan komisyonun takipçiliğini sürdürme ve iş birliğiyle ilgili söz verildi ve programa dahil edildi. Kadınların, karar noktalarında daha çok bulunabilmelerinin ve yönetici vizyonlarının değerlendirilmesi vurgulandı. TÜGİAD’ın bundan sonraki dönemde, gücünün ve dünyayı değiştirme potansiyelinin farkında bir kadın başkanla çalışmasının verdiği mesaja dikkat çekildi. Kendi adıma toplumda kadın potansiyelinin engellendiği birçok noktaya şahit olurken, kadınların çoğu zaman evde oturmayı kendilerinin seçtiğini de bir dipnot olarak eklemek isterim. Bu bağlamda Sayın Nilüfer Çevikel ve kendi sektörlerinde çok başarılı diğer kadın yönetim kurulu üyelerinin, idol ve rol modeli olma açısından çok önemli görevler üstlendiklerini düşünüyorum. Dileğim, TÜGİAD’ın bu örnek yapısıyla kapalı bir grup olmaktan özenle uzak durarak, daha dışa açık, sergilediği bu tutumu dışarıya daha çok yansıtan bir grup olması ve kadın zihniyetine daha çok eğilmesi. Hem kadın bölge başkanlarının hem de Çevikel ile diğer yönetim kurulu üyelerinin, sahip oldukları bu önemli potansiyeli yine kadın için, onların eğitimi ve yönlendirilmesine kullanacaklarını ümit ediyorum.

Bir akademisyen olarak en büyük beklentilerimden biri de, MBA sınıfımla yaptığımız Silikon Vadisi ziyaretinde hücrelerime kadar hissettiğim üniversite-sanayi iş birliğinin ülkemizde de giderek artması. Bu hem TÜGİAD’ı hem de üniversiteleri güçlendirecek ve daha anlamlı kılacaktır.

TÜGİAD kendi miladını yaşıyor

TÜGİAD’ın önümüzdeki yıllarda en önemli gündemlerinden biri Avrupa Yeşil Mütabakatı. Tükenen kaynaklarımız ve iklim değişikliği ile mücadele, tüm zamanımızı harcamaya değer. Yine ‘yükte hafif, pahada ağır’ dediğimiz teknoloji üretimi konusunda da TÜGİAD’a çok iş düşecek. Çünkü isminde taşıdığı ‘gençlik’ teknolojiyi hem üreten hem de kullanan en önemli kesimi temsil ediyor.

Yazının devamı...

HASTALARIMIZ İÇİN ŞARKI SÖYLEDİK

4 Nisan 2021

Daha birkaç gün önce ilgi uyandıran bir projede yer almanın gururunu yaşadım. Onkologlardan kurulmuş bir ekiple hastalarımız için şarkı söyledik. Üstelik yine bir onkolog tarafından, hastalarımız, bizler ve ekip arkadaşlarımız için özel yazılan bir parçayı seslendirdik. Bu benzersiz çalışmanın fikir, söz-müzik kurgusunun sahibi Dr. Tayfun Hancılar ve diğer solist arkadaşlarımla konuştum.

- Sayın Hancılar, sizinle başlamak istiyorum. Bu şarkıyı hangi duygu durumuyla yazdınız, biraz bahseder misiniz?

Dr. Tayfun Hancılar: İki yıl önce meme kanseri hastalarımızla Türkçe rock söylediğimiz bir konser organize ettik. 50 ve 80 yaş aralığında dokuz kadınla çok benzersiz bir konser verdik, bu fikir ilk kez o zaman aklıma geldi. Performans, dünyada ilk kez yapıldı; öncesinde onkologların kendi hastalarına şarkı yazarak yorumladığı benzer bir
etkinlik yok.
Elbette hastalarımızla tam bir empati yapamayız ama gerek söz, gerekse müzikle duygularımızı elimden geldiğince yansıtmaya çalıştım. Sevgili Suat’ın son dokunuşlarından sonra eser bu hale geldi.

- Peki değerli solist arkadaşlarıma döneyim, sizler bu şarkıyı söylerken ne hissettiniz?

Dr. Yeşim Eralp: Ben bunun çok özel bir farkındalık projesi olduğunu düşünüyorum. Dünyada ilk kez onkologlar birleşerek hastaları için şarkı söyledi. Bütün olumsuzluklardan arınmış bir ruhla, bir dayanışma ve umut mesajı iletmeye çalıştık.

Yazının devamı...

KANSER HAFTASI

31 Mart 2021

Kanser haftası ve kanser, 1-7 Nisan tarihleri arasında yeniden gündemimizde olacak. Amaç tüm farkındalık zamanları gibi, bu konudaki bilinci ve duyarlılığı artırmak. Bu hafta koronavirüs ve siyasi gündem elverdiğince kanseri yazıp, konuşacağız. Ama artık bu konuda konuşma şeklimizin ve algımızın değişmesi gerekiyor. Teknoloji ve bilim geliştikçe, kanser konusundaki bilgimiz artıkça bakış açımız da değişmeli.

Adını duyduğumuzda tahtaya vurduğumuz, kaderimiz olup kaçamadığımız, tüm hayatımızı mahveden bir durum olmasından çok, bir hastalık, üstelik baş edilebilir, yarattığı algıyla yaşayan, mağlup edilebilir bir hastalık olduğunu görmemiz gerekiyor. Gelin, bu yılın kanser haftasını, şimdiye kadar geçirdiğimiz tüm kanser haftalarından farklı yaşayalım. Öncelikle önlenebilir ve tedavi edilebilir bir hastalık olduğunu kabul ettiğimiz, algıladığımız ve bunu tüm hücrelerimize kadar sindirdiğimiz yeni bir anlayışa geçelim. Gelişen teknoloji ve bilime rağmen bu hastalığa yeniliyor olmamızın en büyük sebebi, adını duyduğumuzda takındığımız sorgusuz çaresizlik ve teslim olma halimizle ilgili. Bu hastalığı duyduğumuzda artık aklımıza, eğitimimize, sahip olduğumuz her şeye yakışır bir tavır almamızın zamanı geldi ve geç bile kaldık…

Önlenebilir bir hastalıktır!

Kanser hakkında ilk doğru bildiğimiz yanlış, kalıtsal bir hastalık olduğu. Genlerle ilgili bir hastalık olması kalıtsal olduğu izlenimini doğursa da sadece yüzde 10-15’i böyle. Bir ailede kanserin fazla olması, her zaman kalıtsal olduğu anlamına gelmez. O ailenin bir veya birkaç şeyi beraber yanlış yaptığı, ya da hep beraber bir kansorejene maruz kaldığı anlamına da gelebilir. Yanlış beslenen, hareket etmeyen, sigara içen bir topluluk kanseri kendi davet ediyordur, genellikle kader değildir.

Tedavi edilebilir

Özellikle de erken evrede başvurduğumuz zaman tedavi edebiliyoruz. Kanserin kötü algısının en önemli sebeplerinden biri, kemoterapi alan hastaların geçirdiği süreç. Ancak erken evrede başvuran hastalarımızın birçoğunu bizler radyoterapi veya cerrahi ile tedavi ediyoruz.

Yani sadece tümörü çıkarmak ve radyoterapi ile yok etmemiz yeterli oluyor. Ancak ilerleyen evrelerde gelen tümörlere kemoterapi uygulamak zorunda kalıyoruz.

Tümör gelişmesi çok karmaşık

Yazının devamı...

HER TAŞIN ALTINDA TİROİD!

28 Mart 2021

Tiroid boynun ortasında küçücük bir bez ama büyük rolleri var ve üstelik çok çeşitli. Kilo almanız, uykusuzluğunuz, cinsiyet hormonlarınızın düzgün çalışmaması, depresyonunuz, hepsinin nedenlerinin temelinde tiroid bezinden salgılanan hormonların düzensiz çalışması yatabilir. Bir de kanserleri var tabii ve ülkemizde de sık rastlanıyor. Tiroid bezi triyodotironin dediğimiz T3 ve tiroksin denilen T4 hormonlarını salgılar ve bu iki hormon tüm sistemimizin nasıl çalışacağını belirler. Tiroidle ilgili hastalıkları, kadınlarda 5-8 kat daha sık gözlemliyoruz. Muhtemel sebebi ise tiroid hücrelerinde fazla sayıda kadınlık hormonu östrojene ait algı noktası olması.
Tiroid hormonlarının nasıl çalıştığını önce derinizden anlayabilirsiniz, çok çalışıyorsa cildiniz parlak, frajil; az çalışıyorsa kuru deri, dökülen saç ve kıllarla kendisini gösterir.
Tiroid, adet döngüsünü de etkiler, hormon seviyeleri değiştiğinde yumurtlama ve adet dönemleri de düzensizleşir. Osteporoz dediğimiz kemik erimesini artırır. Beynin nasıl çalışacağına bile tiroid hormonları karar verebilir; unutkanlık, depresyon, konsantrasyon bozukluğu... Kan damarlarındaki kasları kontrol ederek, kalbi etkiler ve tabii kilo alma ya da fazla hormon salgılanması durumunda kilo alamama gibi sorunlar yaratır.
Tiroidin fazla çalışması da, az çalışması da sorundur. Peki bir şeylerin yanlış gittiğini nasıl anlarız.
Hipotiroidizm geliştiyse yani az hormon salgılanıyorsa; kuru bir cildiniz ve saçınız vardır, her şeyi unutuyorsunuzdur, kabızlık, kas krampları, açıklayamadığınız kilo alma ya da her türlü çabaya rağmen verememe, düzensiz adet görme, soğuk hassasiyeti gibi belirtileriniz olabilir. Hipertirodizm yani fazla salgılanması durumunda ise huzursuzluk, kalp hızında artış, kilo kaybı, göz kürelerinin dışa doğru belirginleşmesi veya çok terleyen elleriniz olabilir.
Subklink dediğimiz belirti vermeyen bir tiroid rahatsızlığınız olabilir ama de belirti varsa, tedavi ettirmeniz şart.

Tiroid kanserleri

Son yıllarda giderek sıklığı artan tiroid kanseri tanısı var. Ancak sıkıntılı olan nokta insanların en ufak şikayeti olduğunda çektirdiği baş, boyun veya akciğer tomografisi nedeniyle (aslında sorun çıkarmayacak) uzun süre semptomsuz kalacak nodüllerin de incelemeye alınması. Bu sebeple genelde 1 santimetreden küçük nodüllere dokunmayıp, takibe almayı tercih ediyoruz. Ancak risk faktörleri varsa, yani kadın olma, ailede tiroid kanserinin olması, daha önce radyasyon alma (tedavi amaçlı veya tekrarlayan diagnostik filmler), bu durumda en azından biyopsi alıp, ne olduğunu kontrol etmemiz gerekebilir. İyot eksikliği de bir başka risk faktörü. Daha sağlıklı olduğunu düşündüğümüz kaya ve deniz tuzu, yeterli iyot içermediği için nodüllerimizin ve süreçte kanserin sebebi olabilir.

Yazının devamı...