KANSER DE ŞEKER SEVER Mİ?

21 Nisan 2020

Hastalarımızın, biz onkologlara en çok sorduğu sorulardan biridir: “Şeker, kanseri besliyor mu?” Çoğumuzun, günümüze kadar bu soruya cevabı ise genellikle, “Hayır, beslemez” biçimindeydi. Tümör biyolojisi ve hücre metabolizması hakkındaki temel bilgilerimiz artıkça şeker ve kanser arasındaki ilişkiyi daha çok kurar olduk.
Kanser hücrelerinin enerji metabolizması normal hücrelerden farklıdır. Normal hücreler, oksijen varlığında glikozu glikolizis yoluyla parçalayıp piruvata çevirir ve daha sonra da oluşan piruvatı mitokondride tamamen okside edip CO2’ye dönüştürür.
Oksijen olmadığında ise oluşan glikolitik piruvatı mitokondriye yönlendirmezler, laktata çevirirler.
Ancak bu şekilde ortaya çıkan enerji mitokondride CO2’ye çevrilmesi durumunda oluşan enerjiye göre çok azdır. Tümör hücreleri ise, oksijen varlığında bile oluşan çok az enerjiye rağmen glikozu laktata çevirirler (Warburg Etkisi).
Görünürde mantığa aykırı gelse de bu durum, tümör hücrelerini hipoksik (oksijensiz) şartlara olan uyumunu yani hayatta kalma şansını artırır.
Ancak glikolitik yolak, bir enerji elde etme yolu olduğu için kanser hücreleri normale oranla çok fazla düzeyde glukoz kullanmak zorunda kalır. Fakat şeker tek başına tümör hücresinin büyümesi için gerekli metabolik ihtiyacı karşılayan madde değildir. Yani ortamda şeker olmasa da tümör hücresi başka mekanizmaları kullanarak enerji sağlamaya devam edebilir. Şekeri kesmek, kanser hücreleri için tek başına çözüm olmayabilir, hücreler üreme ve çoğalmaya devam edebilir. Sonuçta, açıkladığım bu mekanizmalarla şekerin kanserin üremesini hızlandırması akla yatkın, beklenen bir durumdur.

Tedavileri destekler

Klinik çalışmaları ve mesleki gelişmeleri çok yakından takip eden biri olarak, günümüze kadar şekerin kanser yaptığını kanıtlayan klinik bir araştırmaya rastlamadım. Ancak düşük karbonhidratlı (ketojenik) diyetlerin, kanserli hastalarda işe yaradığına dair çalışmalar artan bir sıklıkla karşımıza çıkmaya devam ediyor. Bu noktada, şeker-kanser ilişkisini ortaya koyan daha net çalışmalar gelinceye kadar, kanser hastalarının şeker tüketimlerini azaltması olumlu olacaktır. Ek olarak, bunun bir tür tek başına tedavi şekli olmadığını, sadece standart olanları destekleyici bir durum olabileceğini de bilmeliler. Şekerin az olduğu ortam tümörün büyümesini yavaşlatabilir ama tek başına iyileştirici değildir; sadece kemoterapi, radyoterapi gibi ana tedavilerinizi destekleyecektir.

Yazının devamı...

SEBZELER, MEYVELER VE HORMONLAR

20 Nisan 2020

Günümüz insanının sağlıklı beslenme konusunda giderek artan takıntısı Covid-19 ile zirve yaptı; yediğimiz her şeyi daha da çok sorgular hale geldik. Bu yeni akımda ezeli sorulardan biri de, sebze-meyve yetiştiriciliğinde hormon kullanımı...
Artan dünya nüfusuyla çoğalan besin ihtiyacını karşılamak ve tarımsal verimliliği artırmak adına, hormonlar zorunlu ve yaygın olarak kullanılmaktadır. Doğal yolla üretilenlerinin çok pahalı olması sebebiyle de sentetik türevleri uygulanmaktadır. Bunların yanlış kullanımı, fazla ürün almak mantığıyla aşırı doz uygulamaları, tatbik ve hasat zamanının doğru belirlenememesi insan sağlığını tehdit edebilmektedir. Burada kişinin eğitimi de oldukça önemlidir. Yanlış uygulamalar sadece insan sağlığını tehdit etmekle kalmayıp hava, toprak ve suyu yani tüm ekosistemi kirletmektedir.
Tarım ve Orman Bakanlığı, hormonları pestisitler sınıfına alıp denetlemektedir. Ek olarak son yıllarda -hem daha ucuz hem de daha sağlıklı olması sebebiyle- çiftçiler hormon kullanımı yerine arıcılığa yönlendirilmektedir. Bu konuda da Tarım ve Orman Bakanlığı kontrolündeki
ürünleri tüketmek, arı amblemi olanları kullanmak, bunu yapamıyorsak da meyve ve sebzeyi kendi yetişme dönemlerine göre satın almak en doğru yaklaşımdır.

Azı karar, çoğu zarar

Geleneksel yöntemlerimiz yani konserve, turşu ya da dondurarak saklamak yine kurtarıcı olmaya devam edecektir. Unutulmaması gereken başka bir nokta; pestisitlere, GDO’lu veya hormonlu ürünlere maruz kalmaktan ziyade onlara ne kadar maruz kalındığıdır. Bu yüzden, özellikle de medyada yapılan yayınlar sebebiyle, belki de pestisit kalıntısı içeren, çevre kirliliğinin bulunduğu, bir şekilde uygun olmayan ortamlarda yetişen, ambalajlanan ya da taşınan besinden fazla miktarda tüketmek yerine, her şeyden belli oranlarda, az yemek her açıdan sağlığa daha yararlı olacaktır. Her gün domates, tavuk, falanca meyveyi veya otu yemek yerine her şeyden az miktarda tüketmek maruz kaldığımız kimyasalları, sağlık açısından zararlı limitlerin altında tutacak ve bizleri koruyacaktır. Tarım ve Orman Bakanlığı denetliyor ve belli standartlar getiriyor; ancak çok büyük bir ülkede yaşadığımızı ve bazı ürünlerin denetimden kaçabileceğini, özellikle de bakanlığa başvurmamış üreticilerin ürünlerini çok tüketmemiz durumunda, sağlığımızı tehdit edebileceği gerçeğini görmezden gelemeyiz. Bu noktada, “Her şeyin azı karar, çoğu zarar” atasözümüzü hayat felsefemiz olarak belirlemek yerinde olacaktır.

Işınlanmış gıda

Besinlerin raf ömrünü uzatmak ve zararlı mikroorganizmaları etkisiz hale getirmek için gıdalar ışınlanabilir. Bu işlem kanser oluşumuna sebep olmaz. Doğru miktarlarda beslenmek kadar besinlerin depolanması, hazırlanması ve pişirilmesine de özen gösterirsek, değerlerini korumuş, sağlıklı beslenmiş oluruz. Örneğin, baharatlar ve yağlı tohumlar uygun şekilde saklanmazsa karaciğer kanserine sebep olan aflatoksin ortaya çıkar. İşlenmiş et ürünlerini fazla tüketmek, yeterince posalı ürün yememek, kızartma ve mangalda pişmiş eti fazla tüketmek; mide ile bağırsak kanseri başta olmak üzere birçok kanser türüne sebep olabilmektedir. Et yemekleri kendi yağlarıyla pişirilmeli, kızartma yerine haşlama veya fırında pişirme yöntemi tercih edilmelidir.

Yazının devamı...

YAĞLAR VE BAĞIŞIKLIK SİSTEMİ

19 Nisan 2020

Yağlar alışılagelen algısıyla ilk etapta bize zararlıymış gibi gelse de vücudumuzun önemli yapı taşlarındandır. Isısını korur, enerji metabolizmasının ana maddesidir, vitaminlerin emilimini sağlar. Yani ne olursa olsun vücuda alınması gerekir. Ancak tüm yiyecek ve içecek çeşitlerinde olduğu gibi, fazla tüketimi sadece kansere değil, kalp ve damar rahatsızlığı, şeker hastalığı, yüksek kolesterol, yüksek tansiyon, migren gibi rahatsızlıklara sebep olur.

Yağ ve yağların kanserle ilişkisinde, cinsi ve miktarı önemlidir. Yağ asitleri karbon zincirlerinden oluşur. Doymuş yağlarda karbon bağları hidrojenle bağlanmıştır. Hangi yağların doymuş olduğunu soracak olursanız; oda sıcaklığında bile katı halde kalabilenler doymuş olanlardır. Margarin, tereyağı, hayvansal yağlar (sakatat, yumurta, peynir, süt), kakao yağı gibi... Kişiden kişiye değişse de genel olarak doymuş yağ oranının günlük toplam alınan kalorinin yüzde 10’nunun üzerinde olmamasını önemle tavsiye ediyoruz.

Doymamış yağ asitlerinde ise bir veya daha fazla karbonda hidrojen yoktur, daha çok sıvı formdadırlar. Tekli doymamış veya çoklu doymamış yağ asitleri olarak bulunurlar. Zeytinyağı, tohumlar (ayçiçeği, bal kabağı, soya, susam, fıstık yağı), avokado ve o çok duyduğumuz Omega-3 ve Omega-6 doymamış yağ asitlerindendir. Balık yağında bulunan Omega-3 yağ asitleri, kansere karşı koruyucudur. Omega-3’ün bitkisel kaynakları da bulunmaktadır; ancak vücut en verimli beslenmeyi balık yağından elde eder.

Doymamış olanlar koruyucu

Doymuş ve trans yağlar zararlı, doymamış yağların ise koruyucu olduğunu söyleyebiliriz. Doymamış yağların vücutta yakılması işlemi doymuş yağlara oranla daha kolaydır. Özellikle karantina günlerinde bağışıklık sistemimizin önemi bir kere daha kendini göstermişken, yağ ve bağışıklık sistemi dengesinden söz etmeden geçmemeliyiz. Vücudumuzda enfeksiyon olduğunda geçerli olan bir durum var: Çoklu doymamış yağ asitlerinden zengin yağlarla beslendiğimizde, bağışıklığımızı baskılayıcı etki göstererek vücudu bakteri ve virüslerle enfeksiyona açık hale getiriyorlar. Gıda alınmadığı durumlarda ise, depolanan çoklu doymamış yağ asitleri boşalıyor ve bu da bağışıklık sisteminin toparlanmasına olanak sağlıyor. Böylece enfeksiyonla başa çıkmamız kolaylaşıyor. (Bu sebeple de enfeksiyonu olan hastaları yemek yemek için zorlamamak gerekiyor). Çoklu doymamış yağ asitlerinin bağışıklık sistemini baskılaması, oksijenle kolayca birleşmesinden kaynaklanıyor. Bunun sonucunda ortaya çıkan serbest radikaller de, hücre DNA’sını tahrip ediyor.

Fazla tüketim kanseri artırır

Yapılan çalışmalarda, yayılma kabiliyetine sahip kanser hücrelerinde CD36 adı verilen ve görevi yağ asitlerini işlemek olan özel bir protein tespit edildi. Bu proteinin keşfinden sonra yapılan laboratuvar çalışmalarında ise, yüksek yağlı diyetle beslenen farelerde kanserin (bu protein aracılığıyla) daha hızlı yayıldığı görüldü. Cinsiyet hormonları yapısal olarak yağa benzerler ve yağların fazla tüketimi bu hormonların da düzenini bozar, prostat ile meme gibi hormona duyarlı tümörlerin riskini artırır. Doymuş veya doymamış her türlü fazla yağ tüketimi testis, rahim, yumurtalık ve kolorektal kanserlerin de görülme sıklığını artırır.

Yazının devamı...

YAPAY ZEKÂ KANSERE KARŞI!

17 Nisan 2020

Yapay zekâ, çağımızın bütün sektör ve mesleklerinde olduğu gibi onkolojik yöntemlerle açılımlarda da kendisine bir yer arayışında... En basit tanımla; bir bilgisayarın veya bilgisayar kontrolündeki bir robotun, çeşitli faaliyetleri, zeki canlılara benzer şekilde, önceden edinilmiş maksimum veriyle etüt ederek yerine getirme kabiliyetidir.
Sevimliliğiyle ilgili yorucu tartışmalara girebileceğimiz bu kavramın hayatımıza girmesi ise, Apple logosuna bile ilham verdiği söylenen İngiliz matematik dehası Mathison Turing’in, 1950’lerde sorduğu ve üzerinde dikkat çekici olumlamalar gerçekleştirdiği o ünlü soruya dayanır: “Makineler düşünebilir mi?”
Makineler düşünebilir ama bizleri daha ne kadar düşünebilir veya insani aymazlıklarımızı daha ne kadar tolere edebilir, onu bilmiyorum. Yine de yapay zekâ ve radyoterapinin bir süredir bizlere çok zaman kazandıran bir iş birliği içinde olduğunu söyleyebilirim.
Özellikle 2000’li yılların başından bugüne, kliniklerde kullandığımız otomatik atlas bazlı konturlama (hedef doku hacmini ve korunması gereken normal dokuları bilgisayarlı tomografi kesitleri üzerinde belirleme işlemi) sistemlerini, yapay zekânın en iyi örneklerinden biri olarak kabul edebiliriz. Otomatik konturlama konsepti; daha önce de konturlaması yapılmış hastaların tomografi datalarından elde edilen bilgilerle belli aralıklarda bir şablon oluşturma ve oluşturulan şablonu yeni hastaların tomografi datalarına aktarmaktır.

Konturlama sistemi

Birmingham Queen Elizabeth Hospital’da (QEB) yapılan bir çalışmada kullanılan otomatik konturlama sistemiyle, 90 dakika olan ortalama hacim belirleme süresinin, 54 dakikaya indiği rapor edilmiştir. Yani zaman kazanıldığı gibi, kişisel özelliklere bağlı gelişebilecek hataları da en aza indirgemek mümkün olabilmektedir. Burada yazarken çok da tedirgin etmeyen ‘kişilere bağlı hatalar’ söyleminin, radyoterapide hassasiyetle önemsediğimiz başlıklardan birincisi olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim...
Günümüzde, çok sayıda otomatik konturlama sistemi bulunmaktadır ve bunlar ticari kurgulardır. Mevcut durum, göz ardı edilemeyecek bir yan sanayi gelişimini de beraberinde getiriyor. Bunun yanı sıra 2015 yılında, Bethesda’da gerçekleşen, American Society for Radiation Oncology, National Cancer Institute ve American Association of Physicist in Medicine ortak toplantısında vurgulanan bir nokta oldukça dikkat çekici: “Radyasyon onkolojisi, kanser araştırmalarından kalite kontrol ve klinik uygulamalara kadar birçok konuda, ‘big data’ denilen büyük veri kullanımının öncü platformlarından biri olacaktır.” Özetle yapay zekâ bizlere, ‘daha çok iş birliği yapacağız’ demek istiyor ve umarım haklı çıkar.

Radyoterapi ve yapay zekâ birlikteliği

Yazının devamı...

17 Nisan Sağlıkta Şiddetle Mücadele Günü

17 Nisan 2020

İnsani yaratıcılığın kaçınılmaz bir biçimde gerektiği meslekleri saymamız gerekse, eminim mimari, grafik, müzik, resim gibi, bilumum görsel, işitsel sanatları bir çırpıda sıralayabiliriz.

Polislik, öğretmenlik ve doktorluk aklımıza gelmeyeceği gibi, uygulama sınırlarının yasalarla, bilimle, müfredatla çevrili olduğunu düşündüğümüz benzer bir sürü meslek de aklımızın ucundan bile geçmeyecektir.

Doktorluk sınırları içinde kalmam gerekirse, bir sanatçıyla tanıştıklarında, “onların yeni, yaratıcı fikirlerle, heyecan dolu bir hayat yaşadığını” gıptayla dile getiren meslektaşlarıma bile hep şaşırarak baktım. Doktorluğun zaman zaman bizzat doktorlar tarafından, rutinleri olan bir meslek olarak algılanması beni hep üzdü. Çünkü bu yazının konusu bu olmasa bile; ben doktorluğun, yaşamı her gün yeniden formüle etmeye dayanan bir yaratıcı zeka gerektirdiğini düşünüyorum. Üstelik bunun biraz da insan üstü ve sabırlar ötesi bir tutkuyla bezenmesi gerektiğine inanıyorum. Çünkü bizler, cıvatadan sızan yağla değil dudaktan sızan kanla, rakamlarla değil insanlarla, ritimlerle değil nefeslerle uğraş veren ve başarısızlığı son derece üzücü, başarısı bile genelde tedirginliklerle dolu bir yaşamı paylaşıyoruz.

Bilimin bize son güne kadar sunduğu tüm veriler, o son gün değişebilecek kadar zayıf. Böyle olmasa her geçen gün yeni yollar ve yöntemler keşfedilebilir mi? Geçmiş vakaların elimizi güçlendirdiği tüm sonuçlar, son vakamızda kırık parçalarıyla elimizde kalmaya hazır. Uğraştığımız her hastalık, her sorun; aç bir kurt gibi zihnimizin, deneyimimizin ve araştırmalarımızın onlara getireceği yeni, taze, denenmemiş yöntemleri bekliyor. Bizler, dün kendi terimizle bulduğumuz veya bulunmuş olan her şeyi yarın yeni bir soruna kurban etmek ve yenisini bulmak motivasyonuyla yaşıyoruz. Bunları neden mi anlatıyorum? İnsanı doktora dönüştüren tüm bu detaylar, kitaplarda, akademilerde ve hatta yasalarda yazmıyor. Tutku ve çaba dolu bir gönüllülükle kazanılıyor.

Pandemiden önce de vardık

Her meslekte iyi ve kötüler var ama inanın kötülerin sayısı bizim mesleğimizde çok daha az. Biz daha öğrenciyken insan vücudunun mükemmel detaylarını, insana hayret veren işleyişini gördükçe, insana ve yaşama saygıyı benzersiz bir hayranlıkla öğreniyoruz. Doktorların mesleki mücadelesi ve yoğun mesaileri COVID-19 ile gündeme geldi ama biz pandemiden önce de bu mücadeleyi rutin olarak veriyorduk. Pandemiden sonra da başka hastalıklarla uğraşarak devam edeceğiz. Bu sorun bittiğinde yoğun bakım ünitelerinde çalışan meslektaşlarımızın ne risklerinde ne de çalışma şartlarında bir rahatlama olmayacak. Toplum popüler olan mücadeleyi, popüler olduğu süre içinde algılıyorsa da gündem değiştiğinde hayat yine aynı kalıyor. Hasta veya hasta yakını olarak geldiğinizde sarf ettiğimiz çaba ve sabır sadece bir kesit; oysa bizler, öğrenciliğimizden itibaren başka hayatları anlaşılmaz bir adanmışlık ve alışkanlıkla- kendi hayatlarımızın ve ailemizin önünde tutuyoruz.

Sevincimizin resmi

Yazının devamı...

İNSAN GENOM PROJESİ, ONKOLOJİK YAKLAŞIMIMIZI NASIL DEĞİŞTİRDİ?

16 Nisan 2020

Bilimsel bir devrim; İnsan Genom Projesi (İGP), 26 Haziran 2000 tarihinde ABD Başkanı Bill Clinton ve İngiltere Başbakanı Tony Blair tarafından dünyaya açıklanmıştı. Geçtiğimiz 19 yılda onkolojik yaklaşımımızda da devrimsel değişiklikler oldu. Biraz hatırlayalım... Projenin temel amacı, DNA’mızdaki 3 milyar kadar baz çiftinin dizilimini ve bunların yüzde 2 ila 5‘ini oluşturan genlerin yerini bulmaktı. Elde edilen veriler, DNA bilgisinin yüzde 99.9’unun, tüm insanlar için ‘ortak’ olduğunu ortaya koydu. Şok edici olan ise, geriye kalan bu küçük farkın, birbirimizden bu kadar başkalaşmamıza yetmesiydi.
İlk amaç, 3 binden fazla genetik hastalığa yatkınlığı belirlemek, günümüzde çoğunun tedavisi olmayan bu rahatsızlıklarla ilgili genlerin yerlerini, durumlarını aydınlatarak tanı ve tedavi için gerekli altyapıyı hazırlamak, aynı zamanda da mümkünse genetik düzeltmeleri yapmaktır.
Ayrıca bazı kanser türleri, Tip 1 diyabet, skleroderma, lupus ve bazı tiroit hastalıkları başta olmak üzere birçok rahatsızlığın da tanı ile tedavisi hedeflenmektedir. Elde edilecek bilgiler, insan sağlığı dışında biyo-arkeoloji, antropoloji, göçler, hayvancılıkta verimin artırılmasıyla ilgili alanlarda da kullanılacaktır.
Proje, Amerikan Enerji Ajansı ve Ulusal Sağlık Enstitüsü desteğiyle 1990 yılında resmi nitelik kazandırılmıştır. İngiltere, Fransa, Almanya, Japonya, Rusya, Çin ve Kanada’nın da içinde yer aldığı 18 ülkeden gönüllülerle Celera, IBM, Compaq, Dupont, Sanger gibi birçok şirket destek vermiştir.

Tedavi yöntemleri

Katılanlar, katılmayanlar, projenin etik yönleri, sosyal etkileri tartışılırken kendi kapımıza döndüğümüzde manzara şöyle: Onkolojide ciddi ölçüde değişen tedavi yöntemleri! Açalım; 2000’lerin başına kadar onkolojideki gelişmeleri en çok görüntüleme alanında ve radyasyon onkolojisinde kaydettik. Tümörün daha iyi görüntülenmesi, kanserin erken ve doğru teşhisine olanak sağladı. Radyoterapideki gelişmeler ise, ışın demetlerinin mümkün olduğunca hedef dokuya yönlendirilip, çevresindeki sağlam dokunun en iyi şekilde korunmasına yaradı. Görüntülemedeki gelişmelere paralel olarak, radyoterapi cihazlarında da hedefleme doğruluğu arttı.
Hedefe daha yüksek dozlar verip hastalığı geriletmeyi başarırken, normal dokuyu en iyi şekilde koruyup hastanın hayat kalitesini artırabildik.

Yazının devamı...

PROTEİNLER KANSEROJEN Mİ?

15 Nisan 2020

Protein, vücudun her hücresi için gereklidir. Ancak (hep söylediğimiz gibi) tüketilen miktar önemlidir; fazlası böbreklerde yük oluşturabileceği gibi eksikliği de kötü beslenmeye sebep olabilir. Protein, köken olarak Yunanca bir kelimedir ve ‘öncelikli veya hayati olmak’ demektir. Sağlıklı bir erişkinin günlük 45-60 gram proteine ihtiyacı vardır. Diyetteki protein genellikle; meme, rahim, prostat, bağırsak, pankreas ve böbrek kanseriyle ilişkilendirilir. Ancak bulunduğu yiyecekler daha çok yüksek kalori ve yağ da ihtiva ettiği için bu bileşenlerden hangisinin kanserojen etkisi olduğundan bahsetmek zor olabilir.
Proteinin miktarı kadar, çeşidi, pişirilme şekli, ısıya maruz kalma süresi ile katkı maddeleri de kanser gelişimini etkileyebilir.

Et ve şarküteri ürünleri

Dünya Sağlık Örgütü, kırmızı et ve domuz etini, ‘muhtemel kanserojen’ olarak kabul ediyor. Salam, sosis ve jambon gibi işlenmiş et ürünlerini ise ‘muhtemel’ biçiminde yumuşatmadan direkt ‘kanserojen’ kategorisinde kabul ediyor. Bu durumun her Türk vatandaşına hissettirdiği üzüntüyü ben de anlıyor ve hissediyorum ama yapılan tüm çalışmalarda, etin ağırlıklı olarak kolorektal kanser, daha az yoğunlukta ise prostat ve pankreas kanseriyle ilişkili olduğu rapor ediliyor. Araştırmalara göre, dünya üzerinde yılda 34 bin kişi şarküteri kaynaklı zengin besinlerle beslenmekten, 1 milyon kişi sigaradan, 600 bin kişi alkolden, 200 bin kişi de atmosferdeki kirlenme yüzünden hayatını kaybediyor.
Bu risk, tüketim miktarıyla doğru orantılı yükseliyor. Her gün 50 gram işlenmiş et tüketenlerde, kolorektal kanseri görülme riski yüzde 18 artarken, günlük 100 gram et tüketenlerde kanser riski yüzde 17’lere kadar artabiliyor.
Pişirilme sırasında metan gazına maruz kalmasını veya etin işlenmesi sırasında kimyasal bileşenler eklenmesini ihtimal olarak saysak da, etin ve işlenmiş etin niçin kanserojen olduğu tam olarak bilinmiyor. Yine de bu durum, vejetaryen olmamızı gerektirmiyor. Et tüketimi ile sağladığımız protein, demir, çinko ve vitamin B ihtiyacımız düşünüldüğünde; miktarını makul tutmak en iyi yaklaşım olarak görünüyor.
Uzmanlar haftada 500 gr. et tüketiminin ideal olduğunu dile getiriyor. Bu miktarı bir seferde yiyen et tutkunları gözümün önüne gelse de, ne kadar az tüketirsek o kadar uzun ve keyifli yıllar tüketebileceğimizi unutmamamız gerekiyor.

Eti bol sebzeyle tüketmeye çalışalım

Yazının devamı...