İYİ BİLİMLER HERKESE!

30 Mayıs 2021

Farklı ülkelerde yaptığı çalışmalarla bilimin evrenselliğinin canlı kanıtlarından biri haline gelen, pandemi döneminde hepimizle kurduğu, samimi, sade ve eşit mesafede iletişimle kamuoyunun gönlüne taht kuran bir misafirim var. Uzmanlığını, iletişimi ve samimiyetini hep örnek aldığım sayın Derya Unutmaz... Unutmaz’la Türkiye’nin ve dünyanın bilimsel profilini, pandemi sürecini konuştuk.

- Bir immünolog olarak Türk halkı sizi pandemiyle tanıdı, bu konuda çok önemli çalışmalarınız var. Pandemide sizden hep doğru bilgiler aldık. Bu konuya gelmeden önce bugün Türkiye’nin ve dünyanın bilimsel profili, yurt dışından nasıl göründüğümüz ve sizin yorumlarınızı sorarak başlamak istiyorum...

Sizlerin güvenini kazanmak çok büyük mutluluk ve onur. Pandeminin başından beri ülkem için ne yapabileceğimi düşünüyorum, yıllardır yurt dışında olsak da kalbimiz hep burada. Bilimsel profil konusunu ikiye ayırmak lazım; pandemi süreci çok özeldi ve insanlığın korkulu rüyası haline geldi. İlk başlarda çok korktuk, aşı yoktu ve virüsün nasıl bulaştığını bilmiyorduk. Bu tabii büyük bir endişe ve korku yarattı. Herkesin en üst dereceden tedbir alması gerekiyordu. Sonra hızlı bir şekilde öğrenmeye başladık. Bilim dünyası da çok hızlı ilerlemeye başladı. SARS ve MERS virüsleri ile belli bir bilgi birikimimiz oluşmuştu. Bu virüsler koronavirüsünün akrabaları. Sonrasında bu virüsün yüzeylerden değil, solunum yoluyla bulaştığını anladık. Maalesef bazıları bu korkuyu devam ettirdi. Bazılarında çok negatiflik hissettim. Mart 2020’deki bir röportajımda altı ay, bir yıl içerisinde aşının bulunacağını söylemiştim. Birçok bilim insanı “Aşı geliştiremeyecek, giderek daha kötü olacak” derken, bazıları virüsün mutasyona uğrayıp, kendiliğinden biteceğini söylüyordu. Ama biyolojisine baktığımızda virüsler yaşamak istiyorlar. Kendi kendilerini yok etmezler, bu ihtimal dışıydı. Ama aşının olması kesindi çünkü birçok kişi iyileşiyordu. Aslında ben süre konusunda biraz fazla pozitif olduğumu düşündüm ama tam altı ay sonra aşılar çıktı. Moderna aşısı ocak ortasında başlamıştı, haberim vardı ve çok iyi gittiğini biliyordum. Yine de bu kadar iyi olacağını kimse bilemezdi. Sadece ilaçların daha erken geleceğini düşünmüştüm.
Orada da iyi ilerlemeler yaptık ama bunları söyleme sebebim, objektif ve bilimsel yoldan gidince bu tahminleri yapmak çok zor olmuyor. Bazı bilim insanları ise daha popülist yaklaştılar, bu Türkiye’de daha fazla oldu ya da dezenformasyon oldu. “mRNA aşıları genetiğimizi değiştirecek” diyen bilim insanları vardı. Bu gibi yanlış bilgiler çoktu. Aşı konusunda çok garip bir politizasyon da oldu; “Benim aşım senin aşından iyidir” gibi. Sonuçlara baktığınızda her şeyin objektif olması gerekir. Korona pandemisi, bilimselliğin bilim insanları tarafından açıklığını da ortaya koydu. Bu konuda bizlerin daha sorumlu, pozitif, bilimsel olması gerekiyordu. Süreci böyle özetleyebilirim.

- Türkiye’de akademisyenlerin bu kadar olumsuz düşünmesi gelecek nesillerin umudunu yurt dışına bağlamasını körüklüyor. Orada çalışıp, geri dönen biri olarak kıyaslama yapabiliyorum. Problemimiz potansiyelimizin olmaması değil, onu kısmi kullanabilmemiz. Gitmeyi planlayan nesil her şeyin daha iyi olacağını düşünüyor ama beklentileri de her zaman karşılanmıyor. Bu konuda neler düşündüğünüzü ve yurt dışından nasıl göründüğümüzü ve burada yapabileceklerimizi sizin ağzınızdan dinlemek istiyorum.

Pandeminin başından beri enerjimin yüzde 90’ını en azından bilgilendirme açısından Türkiye’ye adadım, potansiyelinin de farkındayım, birkaç yıldır da sürekli gidip geliyorum. Yurt dışına çıkanlarda da ve hatta orada yaşayan vatandaşlarımızda da, “Türkiye’de bir şey olmaz, gelişmez” gibisinden bir ön yargı var. Bir doktor çocuğuyum ve ülkemde okudum, yıllardır Amerika’da yaşıyorum ve bu süreçte başarısızlıklarına tanık oldum. Bizler gibi yönetemediler çünkü çok iyi bir altyapımız, sağlık personelimiz ve hekimlerimiz var. Kahramanlık diye bir şey varsa, onlar ve bu yaptıkları kahramanlık.
Yanı sıra medyada olmayan, görünmeyen çok nitelikli bilim insanlarımız var.

Yazının devamı...

BAZI NEGATİFLER POZİTİF HİSSETTİRİYOR

26 Mayıs 2021

Hava iyonları, elektrik yüklü moleküller veya atomlardır. Havadaki iyonlar, gaz molekülleri yörüngelerinden bir elektron fırlatacak enerjiye sahip olduklarında oluşur. Negatif iyonlar bir elektron kazanınca, pozitif hava iyonları ise bir elektron kaybettiğinde meydana gelir. İlk izlenimin aksine negatif iyonlar sağlığımız üzerinde olumlu etkiler gösteriyor. Varlıkları da aslında 100 yılı aşkın süredir biliniyor. Negatif iyon jeneratörlerinin ev ve endüstri için kullanımı özellikle pandemi döneminde artınca hemen bilimsel yayınları karıştırmaya başladım ve ilginç çalışmalarla karşılaştım. Tabii sizlerle paylaşmadan da duramadım, çünkü veriler gösteriyor ki havadaki negatif iyon oranı azaldıkça bizim ruh durumumuz da, sağlığımız da bozuluyor. Daha özeti, negatif iyonlar bizi pozitif hissettiriyor.

Önce doğadaki negatif iyon kaynaklarına bakarsak;

Atmosferde yayılan kozmik ışınlar: Uranyum, radyum, aktinyum gibi radyoaktif elementlerin yaydığı alfa, beta ve gama ışınları havayı iyonize eder,

Güneş’ten Dünyamıza ulaşan ultraviyole ışınlar,

Gök gürültüsü, şimşek ve fırtına dahil doğal olaylar,

Bitkilerin fotosentezi.

Çok sayıda çalışma var

Negatif iyonların muhtemel biyolojik etkileriyle ilgili çok sayıda çalışma var. Temiz hava için bir santimetre küpte bin iyon olması gerekiyor. Bağışıklık sistemini olumlu yönde etkilemek için oran daha da yukarılarda olmalı... Çalışmalar, negatif iyonun daha çok kardiyovasküler sistem, solunum sistemi ve ruh hali üzerine etkileri üzerine.

Yazının devamı...

PREKLİNİK ARAŞTIRMALAR

23 Mayıs 2021

Pandemi onlarca şey öğretti; en önemlisi bilimsel çalışmaların önemi artık herkes tarafından anlaşıldı diye düşünüyorum. İnsanlık aşının geliştirilmesini büyük bir sabırsızlıkla beklerken faz çalışmasının ne demek olduğunu, bir ilacın veya aşının insanlar üzerinde kullanıma girmeden geçtiği klinik aşamaları bizzat yaşadı. Birkaç hafta önce ise Tavşan Ralph’in video’su geldi, preklinik çalışmanın ne olduğunu, kimyasal ürünlerin insanlara uygulanmadan önce hayvan deneyi aşamasından geçtiğini, bu yüzden her yıl milyonlarca hayvanın kullanıldığını öğrendi. Gündem böyleyken ben de sizlere bu tür bilimsel araştırmaların nasıl yapıldığını daha iyi anlatmak istedim ve Preklinik Araştırmalar Derneği Başkanı Ece Öztürk ile bir araya geldim. Kendisiyle Küba’da tanıştığım dönemde, bir biyoteknoloji firmasının danışmanlığını yapıyordu. Aslında bir veteriner hekim olan Öztürk, stajını Almanya’da yapıp mezun olduktan sonra ilaç şirketinde çalışmaya başlıyor; sonra da Marmara Üniversitesi’nde Eczacılık Fakültesi Toksikoloji Bölümü’nde yüksek lisansını tamamlıyor. Yurt içi ve dışı çeşitli firmalarda ruhsatlandırma, medikal ve iş geliştirme başta olmak üzere farklı görevlerde çalışıp, çeşitli moleküllerin fikir aşamasından pazara çıkışına kadarki sürecinde çeşitli danışma kurullarında yer alıyor. Hâlihazırda kendi şirketinin başında olan Öztürk, kurduğu Preklinik Araştırma Derneği’nin de başkanı.

- Preklinik araştırma nedir?

Preklinik terimi, klinik öncesi (hedef canlıda: insan/hayvan) dönemi tanımlar ve tıbbi ürün mevzuatından köken alır. Preklinik araştırmalar, hedef canlının direkt kullanımı veya teması öncesinde ürünlerin hedef canlıdaki olası etkileri ve güvenliliğiyle ilgili bilgi elde etmek için yapılan in vitro (yapay koşullarda) ve in vivo (organizmada) çalışmalardır.
Preklinik Araştırma Derneği olarak endüstriye yönelik, deneysel ve temel araştırma kapsamındaki tüm çalışmaları ‘preklinik araştırmalar’ başlığında topladık.
Bu bağlamda, preklinik araştırmalar kapsamına tıbbi-kozmetik ürünleri, tıbbi cihaz-malzeme, hijyen ürünleri, ev kimyasalları vb. sağlık, kişisel hijyen, bakım ve temizlik ürünleri gibi insanlar tarafından direkt kullanımı söz konusu, temas olan veya olması ihtimal tüm ürünler için endüstride veya araştırma kurumlarında yürütülen tüm hayvan ve laboratuvar çalışmalarını dahil etmekteyiz. Yine hayvanlarda kullanılmak üzere geliştirilen ürünler için yapılan preklinik çalışmalar da derneğimizin çalışma alanında bulunmaktadır.

- Bu tür bir araştırmanın önemi nedir?

Preklinik dönem, geliştirilen ürünün kullanımı öncesinde etkisinin-güvenliliğinin incelendiği ilk aşamadır ve elde edilen veriler sonraki aşamaya geçişte önem teşkil etmektedir. Klinik faza etkililik ve güvenlilik veri altyapısı oluşturmakta ve değerlendirilecek hususlara ışık tutmaktadır. Dolayısıyla bu faz, ürün geliştirmede oldukça kritik bir aşamadır. Bütçe açısından ise, örneğin ilaç geliştirme çalışmalarında, ürün tipi ve ilgili mevzuatlardaki gerekliliklere göre değişmekle beraber preklinik araştırma bütçesi tüm ürün geliştirme bütçesinin yüzde 7’si ile yüzde 40’ını kapsamaktadır.

Yazının devamı...

AYURVEDİK MEME MASAJI

19 Mayıs 2021

Kanser tedavisi sırasında hastalarımız sıklıkla, kendilerine iyi gelecek, tedavilerini veya bağışıklık sistemini destekleyecek önerilerle kapımı çalarlar. Benim bunlara yaklaşımım genel olarak şöyledir. Önce hastama zarar verir mi? Eğer herhangi bir zarar vermeyecekse, motivasyonunu ve farkındalığını artırır mı? İki sorunun da cevabı olumluysa önerilerine onay veririm. Çünkü günümüzde hasta olmamanın, tedaviden daha önemli olduğu açıkça ortadayken, vücudumuzla ilgili farkındalığımızı artıracak ve olumsuz değişiklikleri hemen fark ettirecek her şey çok önemli.

Bugün yolumun bir şekilde kesiştiği Burcu Yükselal ile sizi tanıştırıyor olmamın sebebi bu duyarlılık. Sevgili Yükselal’ın uzmanlığının ilginizi çekeceğini tahmin ediyorum. Yükselal, NewYork Hofstta Üniversitesi’nde Uluslararası İşletme Bölümü mezunu; aynı üniversitede finans alanında master yapıyor. 2014 yılına kadar nakliye, turizm ve eğitim sektörlerinde çalışıyor. 2014’te ise tüm işlerini devredip ‘Nefes Koçluğu’ yapmaya başlıyor. Bugünlerde ise Nefes Koçluğu’nun yanı sıra ayurvedik meme masajı ve eğitimleri veriyor.

Meme kanseri ile ilgili kendi farkındalığınız nasıl başladı?

Bundan üç sene önce meme ultrasonumda, mememin üst tarafında minik bir kitle buldular. Fibrokistik bir meme yapısına sahiptim ama doktor bunun bir fibrokist olmadığını ve takip etmeleri gerektiğini söyledi. 40 yaşıma kadar sağlığımla ilgili hiç böyle bir endişe ve korku yaşamamıştım. Muayeneden çıktıktan sonra bir müddet sarsıldım ama sonra kendime şöyle dedim, “Endişe duymak yerine yapabileceğim bir şeyler olmalı.” Ne olduğunu bilmiyordum ama bir şey vardı ve o beni bulacaktı. Birkaç gün sonra bir ilan gördüm: “Hint cerrah Dr. Sanjuvani Taruna ayurvedik meme masajını öğretmek için İstanbul’a geliyor.” O ana kadar masaj bile yaptırmamış olan ben, hemen eğitime kayıt yaptırdım üç günün sonunda kendime her gün 10 dakika masaj yapmaya başladım. İki ayın sonunda memelerimdeki ağrılar neredeyse kaybolmuştu, regl ağrı ve kramplarım çok aza inmişti ve kendimi içsel olarak daha enerjik ve keyifli hissetmeye başlamıştım.

Bu konuda kendiniz eğitim vermeye nasıl başladınız?

Eğitimlerimi aldıktan sonra ilk altı ay sadece kendime uyguladım ve sonra bunu kadınlarla paylaşmaya karar verdim. Bu süreçte, etrafımı gözlemlemeye başladım ve kadınların ‘meme’ bile diyemediklerini fark ettim. Onun yerine ‘göğüs’ kelimesi daha rahat geliyordu. Fark ettim ki memeyi tuhaf bir biçimde görmezden geliyoruz, adını bile söyleyemiyoruz. Meme ile negatif ya da endişeli bir bağ geliştiriyoruz. Memenin bakımı ve sağlığından çok az kişi bahsediyor. İşte bu sebeple meme masajını ve meme sağlığı ve bakımı ile ilgili bilgileri kadınlarla paylaşmaya karar verdim. Amacım meme etrafındaki endişe, utanç ve korkuyu; bilgilenerek güce dönüştürmek.

Ayurvedik meme masajı nedir?

Ayurvedik meme masajı Dr. Sanjivani Taruna’nın modern tıbbı, ayurveda tıbbı ile birleştirerek meme sağlığını koruma amaçlı geliştirdiği terapi masajıdır. Meme kanseri geçirmiş olan kadınlar için de tüm tedavi bittikten altı ay sonra rehabilitasyon amaçlı tavsiye edilir.

Yazının devamı...

HAYVAN DENEYLERİ

16 Mayıs 2021

Dünya çapında her yıl 80 milyonu aşkın hayvan üzerinde deney yapılıyor. Genel olarak hayvanlara acı, eziyet çektirmek suç sayılırken, hayvan deneyleri söz konusu olduğunda tüm bunlar yok sayılıyor. İnsanın en tepede olduğu doğa piramidi algısı ‘bilimsel olduğu sürece’ bu deneyleri hak görüyor, ancak ‘bilimsel olmak’ ile neyin kastedildiği tam olarak tanımlanmış değil.
Birkaç hafta önce sosyal medyada dönen bir video sadece işin profesyonellerinin değil, herkesin farkındalığını artırdı. Tavşan Ralph’in dramatik öyküsüne tanık olduk; yapılan deneyler sebebiyle gözünü kaybedip kulağındaki çınlamalara katlanan tavşan Ralph, bizler gibi tıp fakültesinden itibaren hayvan deneyleri yapan, hatta eğitiminin bir kısmını onlara borçlu olan ya da her gün onlarca kozmetik ürünü kullanan herkesin şapkasını önüne koydurup yeniden düşündürttü.

Başka yolu yok mu?

Hazır böyle bir farkındalık oluşmuşken ben de konunun ayrıntılarına bakmak istedim. “Hayvan deneyi yapmadan olabilir mi?” diye sormaktan kendimi alamadım. Çünkü dediğim gibi bu benim eğitim hayatımın neredeyse bir rutiniydi. Bilimsel çalışmalar bizim gözümüzde hücre kültürleri ile başlar, sonra hayvan deneyleri ile devam eder. Bu deneyi aşamasını geçen araştırmalar, insanlar üzerindeki klinik faz çalışmalarını hak eder. İlaç çalışmalarından biyoloji çalışmalarına kadar tıp alanındaki araştırmaların çoğunluğu bu şekilde ilerler. İnsanlardaki hastalıkları taklit eden hayvan modelleri, birçok hastalığın patofizyolojisinin açıklanmasında ve gerekli tedavinin bulunmasında kullanılır. Bu deneyler için bilimsel ve etik kurullara göre standart koşullarda yetiştirilmiş ‘deney hayvanları’ kullanılıyor.
En çok kullanılan hayvanlar kemirgenler (fare, sıçan, hamster, tavşan), kedi, köpek, balıklar, tavşanlar, domuzlar ve daha az sıklıkla eşek, at, katır gibi tek tırnaklılarla, deniz memeleridir. Ama yok mu bunun başka yolu? Aslında hayvan deneyleri, sadece hayvan hakları açısından değil, bilimsel açıdan da sorunlu. Hayvan türleri ile insanlar arasındaki biyolojik ve fizyolojik farklılıklar sonuçların insanlara uyarlanmasında da sıkıntılar doğuruyor.
Tarihte deney hayvanlarının ilk kullanımına Hipokrat zamanında rastlıyoruz. Aristoteles ise bilimsel amaçlı ilk hayvan diseksiyonunu yapan kişi. Hayvan deneylerine karşıtlığa anti-viviseksiyonizm deniyor ve hayvan deneylerine karşıtlıkla ilk ismi geçen kişi Aristoteles’in halefi Theophrastos’dur. Hayvanların bilinçlerinin olmadığı ve acı çekmediği düşünülüyordu, ancak bu fikir Descartes döneminde daha hararetli tartışılmaya başlandı.

Örgütler canla başla çalışıyor

Hayvan deneylerinin (günümüzdeki anlamı ile) bilimsel çalışmalarda ilk kullanımı ise 17’nci yüzyılda Fransa ve İngiltere’de karşımıza çıkıyor. 19’uncu yüzyılda da yine aynı ülkelerde ‘Hayvanlara İnsancıl Davranma Yasası’ çıkartılarak deneylerde hayvanlara eziyet edilmemesi ve bu konuda eğitimi olan insanlar tarafından yapılması gerekliliği belirtiliyor. 20’nci yüzyılda ise daha agresif savunmalar baş gösteriyor, doğrudan eylemler ve dünya çapında kampanyalar başlatılıyor.

Yazının devamı...

KANSERE KARŞI BİR ONKOLOG VE İKİ ANİMASYON SANATÇISI

25 Nisan 2021

Radyoterapi, çocukluk çağı kanserlerinin ana tedavi yöntemlerinden biri; oldukça etkin ve beklenilenin aksine giderek yerini sağlamlaştırıyor. Ancak tedaviler sırasında gözlemlediğim bazı çocuklar yüksek teknoloji ürünü makinelerden korkuyor. Alışık olmadıkları form ve ebatlardaki radyoterapi cihazları, tomografi veya MR makineleri onları korkutuyor, işlem sırasında duruşlarını bozmalarına, uygun şekilde sabit duramamalarına ve minimal oranlarda da olsa stres yaşamalarına sebep oluyor. Ben de minik hastalarımızın kanser ve tedavi algısını değiştirmeyi hedefleyen bir iletişim yapmayı düşündüm.

Bütün evren yardım etti

Biraz da bu köşede yazıyor olmanın verdiği psikolojiyle, kendimi sizlere, topluma, bürokratlara, herkese kanserle ilgili mektuplar yazan bir hekim gibi görüyorum. Bunu burada ya da kitabımda yazarak, haber programlarına çıkarak, röportajlarda dile getirerek bir şekilde gerçekleştiriyorum. Bu çizgi film de çocukların mektubu olsun istedim ve önce iletişim danışmanım Cihan İşbaşı ile, ardından da Bahçeşehir Üniversitesi (BAU) Animasyon Bölüm Başkanı Prof. Dr. Nazlı Eda Noyan ile iletişime geçtim ve onların desteği ile BAU Animasyon’un genç sanatçıları Deniz Koçyiğit ve Mustafa Kara ile tanıştım. Animasyonun senaryosunu Cihan İşbaşı yazdı, bize ilgiyle yardımcı olan pedagog dostlarımız inceledi ve onayladı. Ardından genç sanatçılarımız iki boyutlu animasyondan oluşan bu kısa filmi hazırladı ve dijital medyada yayınlanmasını sağladı. Seslendirmeyi de TRT’nin duayen ismi sayın Fuat Kozluklu’nun yetenekli oğlu Burak Kozluklu ile birlikte yaptık. Derler ya; “Bir şeyi çok isterseniz, bütün evren size yardım eder” bütün evren bana yardım etti...

Özel bir mücadele şekli

Filmimiz çok büyük ilgi görüyor. ‘İyi kalpli dev robot, mutlu edilmesi gereken mutsuz hücreler’ gibi detaylarla, dilin, süreçlerin ve tedavinin nasıl tanımlanabileceği konusunda herkese ipuçları veriyor. Fırsat buldukça, ulaşabildiğim her mecrada anlatıyorum, kitabımda, bu köşede sürekli yazıyorum; kanserin -tedavi öncesi, süreci ve sonrası- fizyolojik ve psikolojik süreçleri vardır.
Kanseri bireylerde yarattığı fiziksel tahribatla sınırlandırmaya çalışırsak, mücadelemiz eksik kalmış olur. Gördüklerimiz kadar gözden kaçan, akla gelmeyen de onlarca detayı var! Yine her fırsatta belirtiyorum; kanser tedavisi, iletişimi ve kanserle mücadele kişiye özel olur. Günümüzde genlerimize, mutasyonlarımıza, alışkanlıklarımıza özel tedaviler yapıyoruz. Ancak bedenimiz kadar ruhumuz ve zihnimiz de iyileştirmenin bir parçası olmalı ve tabii onlar için yapılacaklar da kişiye özel olmalı.
Bu film, çocuklara özel bir mücadele şekli oldu. Kanserin sadece bedenimizde değil ailede, çevrede ve toplumsal yapıda yarattığı tahribatlara da dikkat çekmek ve kanserin hayatlara dokunduğu her detayla mücadele etmek gerekir. Doktorluk, hastalıkla değil; hayatla mücadeledir. Çizgi filmimiz bir yerlerde

Yazının devamı...

KOVİD-19 SONRASI BESLENME

21 Nisan 2021

Birçok yazımda, her şeyi bilemeyeceğimi ama uzmanlığıma güvenmediğim konularda da tamamen bilimsel veriler üzerinden araştırmalar yaparak yazdığımı belirtmiştim. Bu yazma biçimi genelde çok yorsa da, bazı durumlarda çok konforlu oluyor; mesela ihtiyacın olan tüm bilimsel bilgi hemen yan odada çalışan uzman arkadaşında olabiliyor. Bu yazı, bu tür konforlu yazılarımdan biri. Bu hafta uzman diyetisyen dostum ve çalışma arkadaşım Emel Unutmaz Duman’ın odasından, bizzat onun tavsiyeleriyle sesleniyorum.

Kaldığımız yerden devam etmek mümkün mü?

Kovid-19 geçiren ve iyileşen binlerce insan, aylar sonra bile semptomlarla mücadele etmeye devam edebiliyor. Bu virüse yakalanıp iyileşen bireylerin de tekrar Kovid-19 olabileceği unutulmamalıdır. Bu nedenle temizlik ve mesafe kurallarına uyulmaya devam edilmelidir. Medyada sürekli Kovid-19 sırasında beslenmenin önemi vurgulansa da sonrasında da oldukça önemli bir konu. Hastalığı atlattıktan sonra yorgunluk, halsizlik ve vücut ağrıları devam edebiliyor. Yapılan bir çalışmada, devam eden semptomlar ve iştahsızlığın kişilerde beslenme yetersizliğine sebep olduğu gösteriliyor. Hem bu semptomların etkisini hafifletmek hem de yeniden virüse yakalanmamak için bağışıklığımızın güçlü tutulması her zaman oldukça önemli. Hastalığı atlatan bir kişi eski hayatına dönebilmek, kuvvet kazanmak ve hastalıklardan korunabilmek adına beslenmesine oldukça önem vermelidir.

Hangi besinleri eksik etmemeliyiz?

Öncelikle hastalığı yeni atlattığımızı ve vücudumuzun toparlanma sürecinde olduğumuzu unutmamalıyız. Çok düşük kalorili diyetler uygulamak özellikle bu dönemde doğru olmayacaktır. Vücudumuzun ihtiyacı olan enerjiyi sağlamamız gerekli. Enerji ihtiyacımızı karşılayacağız diye pasta, kek, börek, tatlı, şekerli içecek ve yiyecekler gibi ürünlere yönelmek de doğru değil. Günlük tüketmemiz gereken dört besin grubundan yeterli miktarlarda tükettiğimizde ihtiyacımız olan enerjiyi karşılamış oluruz.

Lütfen mutfağınızdan sebze ve meyveleri eksik etmeyiniz. Bu dönemde C vitamini ve antioksidanların önemini daha iyi kavramış olduğumuzu düşünüyorum. Bağışıklığımızı güçlendirmek, hücrelerimizi virüsün de etkisiyle oluşan hasarlardan korumak ve iyileştirmek için antioksidan içeren sebze-meyvelere önem vermeliyiz. Peki hangi sebze ve meyveler?

Tabii ki mevsiminde olan bütün sebze ve meyveler antioksidan içeriyor. Ama özellikle kırmızı, mor ve mavi meyve-sebzelerin diğerlerine göre daha fazla antioksidan içerdiklerini söylemek mümkün. Meyve ve sebzeler vücudumuzdaki sistemlerin düzgün işleyebilmesi için gerekli olan vitamin ve mineralleri de içerdiği unutulmamalı.

Protein alımı da diğer önemli bir konu. Yapılan bir çalışmada, özellikle solunum sıkıntısı çeken hastalarda hastalık sırasında kas kayıpları görülmüştür. Kaybedilen kaslar için protein alımına özen gösterilmelidir. Hastalık süresince enfeksiyonun etkisiyle daha fazla proteine ihtiyaç duyduğumuz bir gerçek. Enfeksiyonu atlattıktan sonra sağlıklı bir insanın ihtiyaç duyduğu protein miktarını karşılamak yeterli olacaktır.

Yazının devamı...