Ofis hayatı bitiyor mu?

Artık iş hayatı 9-5 saatleriyle sınırlı değil. Özellikle milenyum ve Z kuşağının iş hayatında aktifleşmesiyle çalışma alanları da değişiyor.



Herkesin 9-5 saatlerinde çalıştığı ofis hayatında değişim önce açık ofislerle başladı. Açık ofis, iş birliği yapmayı ve verimli çalışmayı sağlayacak diye umuldu. Daha sonra WeWork gibi ortak çalışma alanlarının yükselişi başladı, derken WeWork balonu söndü. WeWork’ün inanılmaz büyümesi ve bu büyümenin aslında bir manipülasyondan ibaret olmasının ortaya çıkmasından ve daha sonra kurucusu ve CEO’su Adam Neumann’ın şirketten ayrılmak zorunda bırakılmasına kadar uzayan bir süreç izledi. Şimdi ise yeni çalışma alanlarının daha da değişmesi gündemde. Çalışma kültürünün farklılaşması, yapay zekâ ve datanın yükselişi, 5G teknolojisinin hayatımıza girmesi, hatta iklim krizi bile bunun önemli nedenlerinden.

Günümüzde artık iş hayatı 9-5 saatleriyle sınırlı değil. Akıllı telefonlarımız sayesinde 7 gün 24 saat ulaşılabilir durumdayız; sadece acil durumlar için değil her an e-maillerimize bakmak ve cevaplamakla yükümlüyüz. E-maillere cevap vermeye yetişemezsek de WhatsApp ya da Telegram’dan mesajlarla ya da aramalarla neredeyse her işi halletmek mümkün. Hatta artık dünyanın her yerinden ofise gitmeden çalışabildiğimiz gibi bilgisayar bile kullanmadan sadece telefondan çalışmak da mümkün.

Ofis hayatı bitiyor mu


Peki ama geçmişte her şey nasıldı? 18. yüzyılda ofis işlerinin çoğunun evlerde ve kahvelerde yapıldığı biliniyor. Daha sonra büyük şirketler ofis binaları yapmaya başlamış. 20. yüzyılda ise Frank Lloyd Wright gibi mimarlar açık ofis kavramını kullanıma sokmuş. Patronun çalışanlarla arasındaki duvarı yıkma teorisiyle. 1950’lerde ofislerde küçük bölmeler dönemi başlamış, herkese özel alan yaratma isteğiyle. Teknoloji şirketlerinin yükselişiyle hiç ofisten çıkmadan her şeyi çalışanın ayağına getiren ofis modeli de denendi. Google, Facebook, Apple gibi büyük firmalar çalışanları için spor alanlarından, dinlenme hatta uyuma alanlarına kadar her türlü detayı düşündü. Apple, Cupertino’daki Norman Foster&Partners imzalı merkez ofisine tam 5 milyar dolar harcadı. Facebook, Frank Gehry imzalı Menlo Park kampüsüne 300 milyon dolarlık bir ek bina yaptı. Google ise Thomas Heatherwick imzalı, dev bir sirk çadırını andıran Mountain View kampüsü için sadece ofis binaları değil, peyzaj, kafeler ve bisiklet yolları üzerine çalışıyor.

Ofis tarihe karışabilir

Yine de artık biliyoruz ki, çalışma hayatı tek bir ofis binasından ibaret değil. Zaten iş hayatında milenyum kuşağının sayısının artmasıyla masa başı çalışmanın yerini cep telefonu üzerinden bulut teknolojisi yardımıyla çalışmaya bırakmaya başladığı da biliniyor. Tabii bunda hiç şüphesiz artık milenyum kuşağı ve Z kuşağının tek bir işi olmamasının da etkisi çok. Milenyum kuşağından birine ne iş yapıyorsun sorusunu yönelttiğinizde, arka arkaya 3-5 farklı şey sıralayabiliyor.
Artık eskisi gibi aynı şirkette kariyerine başlayıp, yıllar içinde aynı şirkette yükselerek daha sonra da aynı şirketten emekli olmak seçenekler arasında değil. Bunun yerine milenyumlar farklı endüstrilerde farklı projelerde görevler alıyor ve tek bir ofise bağlı çalışmadıkları ve ofise gidip gelmekle zaman kaybetmedikleri için daha kolay yetişiyorlar farklı projelere. Artık şirket kültürü ofis binasından daha çok değer kazanacak ve herkes istediği yerden çalışabilecek. İşte bu durumda çok yakında ofis hayatı da tarihe karışabilir. Şaşırıyor muyuz? Hayır!

Uluslararası markaların bizimle sınavı

İstanbul, her alanda olduğu gibi yeme-içmede de başka hiçbir şehre benzemiyor; Hakkasan’dan Ristorante Italia di Massimo Bottura’ya dünyanın birçok önde gelen restoranını yaşatmadı. Hatta Massimo Bottura’yı “En İyi 50 Restoran” listesinde birinci olduğu yıl harcadı İstanbul. İstanbul’da başarılı olmak için sadece iyi yemek ve ambiyans da yetmiyor, yıllar içinde bunu anladık. Merkezi lokasyon, görme-görünmeye uygun ortam da önemli tabii ama yeterli değil. Önemli olan İstanbul’a özel, doğru bir stratejiyle hareket etmek.

Aynı durum Bodrum için de geçerli, Japon restoranı Nobu’dan İbiza’nın meşhur kulübü Blue Marlin’e birçok uluslararası marka Bodrum’da şube açtı ve daha sonra kapatmak zorunda kaldı. Şimdi de yeni bir kapanış haberi Nikki Beach’ten geldi. Miami’nin ve Güney Fransa’nın ünlü markası Karadağ’daki açılışıyla birlikte Bodrum’un kapandığını da duyurdu. Oysa dünya çapındaki uluslararası markaların İstanbul’da da Bodrum’da da yaşaması, turizm ve gastronomi sektörü için önemli. Başarısız olan uluslararası markalar ülke şartlarını neden gösteriyor, ama önce kendilerine dönüp bakmalılar. Unutmamak gereken bir şey var; bu başarısızlıkların asıl nedeni doğru strateji belirlenmemesi ve tabii adaptasyon sorunu.