ROKANIN KARDEŞİ, SOĞANIN YARENİ

15 Eylül 2021

Eylül ayını diğerlerinden ayıran en önemli özellik, hem sonların hem de başlangıçların ayı olması. Aynı otuz günlük dönemde buluşmuş, yazın son demleri ile kışın ergenlik hali. Şehre dönüş demek eylül, okula, işe dönüş! Dumanı tüten çaylar, sarı yapraklar, sonsuz yağmurlar…

Ama en çok da balık demek bence. Uzun bir aradan sonra, balıkçıların yüzünü güldüren, soframızı şenlendiren, rokanın kardeşi, soğanın yareni, balık vakti!

Yalnız bu seneki eylülü farklı kılan, üstündeki kocaman gölge. Marmara Denizi'ni tehdit eden müsilaj gölgesinde balık sezonu açıldı. Müsilaj ve avlanma yasakları yüzünden, zor bir sezon atlatan balıkçılar yeni dönemin heyecanını, halk da haliyle kaygısını yaşıyor. Uzmanlara göre denizlerde şu an olumsuz bir tablo yok ancak tehlike de henüz geçmedi. Hepimizi kahreden müsilaj derdi, 17 Ağustos 2021’de nihayet görünmez hale geçti. Eskiden şeritler halinde kümeler halinde toplanan müsilajı artık deniz yüzeyinde görmüyoruz çok şükür. Ama tamamen bitti de diyemiyoruz çünkü diplerdeki etkisi hala devam ediyor. Bunların çözülmesi, parçalanması zaman alacak.

Ah balıklar ahhh! Sanki tüm evren karşı balıklara, onları yemek, yok etmek için sırada ama şans da galiba onlardan yana. Sinir sistemleri olmadığından acı duyguları yok. Yalnızlık nedir bilmiyorlar çünkü en büyüklerinden en küçüklerine kadar hepsi sürü halinde dolaşıyor. Dünyaları bizimkinden çok farklı, sakin, huzurlu. Renkleri muazzam, manzaraları nefes kesici. Üstelik manzaralarının dikilen gökdelenlerle kapanma ihtimali yok, en güzeli de hep suyun içindeler ama rutubet dertleri yok.

“Balık, her şeyi bildiğinden konuşmazmış” der bir Kızılderili atasözü. Sen git koca denizlere, sonsuz ummanlara hakim ol, göllerde, nehirlerde salın nazlı nazlı, sonra konuşsunlar arkandan bir de meze yapsınlar seni sarhoş masalarına. Konuşur musun, konuşmazsın tabi. Atarsın içine, haksızlıklar acıtır içini pare pare. Yaptığın iyilikler, kılçık olur içinde. Dayanamaz denize atarsın iyiliğini. Su sussa da balık konuşur seni. Ondandır ki; ‘İyilik yap denize at, balık bilmezse Halik’in vardır illa bir bildiği!

………………………………………………………………*…………………………………………………………………

Şşşt şşşt sakin olamayacağım !

İntikam davullarının gümbür gümbür çaldığı, sadece cüzdanımızı, maaşımızı değil iyi niyetimizi de tokmakladığı günlerden geçiyoruz valla. Koca bir yılın acısının bizden çıkartıldığının, suçumuz yokken bedel ödemek zorunda kaldığımızın açık ilanıdır bu yazı! Bedel ödemek kısmını sadece mecazi anladıysanız yanıldınız. Tam da sözlük anlamıyla kullandım aslında, evlere tıkıldığımız koca bir yılın acısının bizlerden çıkarıldığının beyanatı olsun, burada da dursun.

Yazının devamı...

ŞAŞMAZ, ŞAŞIRMIŞ ! 

9 Eylül 2021

“Ünlü olmak” diye bir şey var hayatta. Ünlü yazar olmak, ünlü şarkıcı, ünlü oyuncu, şef, sanayici ne olursa olsun, ünlü olsun da. Tanınmış kişi demek aslında, halk tarafından bilinen, izlenen, dinlenen. Günümüzde başarılı olmakla eşdeğer tutuluyor maalesef ünlü olmak. Ne kadar ünlüysen o kadar başarılısın algısı var toplumda ve bu durum güç zehirlenmesine yol açıyor insanlarda.

Kurtlar Vadisi dizisinden sonra kendini gerçekten Polat Alemdar sanmaya başlayan Necati Şaşmaz bunun yakın zamandaki en net örneği. Gündeme bomba gibi düşen bir ses kaydında kendisinin mehdi olduğunu ve seçilmiş kişi olarak bu topluma hizmet etmek üzere gönderildiğini söyleyen Şaşmaz, güç zehirlenmesinin ya da ün tahribatının kurbanlarından biri ne yazık ki. İkiyüze yakın bölüm süren dizide herkesi öldürüp bir tek kendi ölmeyince kendini peygamber ya da Mehdi hissetmiş de olabilir tabi. Gündelik hayatta da dizideki gibi siyah takım elbiselerle gezince, gittiği her yere, yanında yine dizideki gibi adamlar götürünce rolünü içselleştirip Polat Alemdar-mışcasına hareket edince böyle olacağı belliydi bence. Kafası karışmış, psikolojisi bozulmuş diyeceğim hatta üzüleceğim de; ‘Hz. Muhammed’in suretinde göründüm, seçilmiş kişiyim’ dediğini duyunca da bu cüret karşısında kızıyorum valla. Neye göre seçilmişsin, eşine, ailene, çevrene ne vermişsin de bunu hak etmişsin. Bence mehdilik ilanından önce bunu düşünmelisin!

Önüne gelen kendini mehdi ilan ediyor, hayır ederken de hiç çekinmiyor-utanmıyor. Adnan Hoca da bir ara mehdi ilan etmişti kendini, Batman’da bir vatandaş da. Kişi başına düşen milli mehdi sayısı kaç oldu acaba ? :)

Ne demek Mehdi; Bir kere kıyamet alametlerinden biri. İnanışa göre kıyametin kopmasına yakın bir zamanda Mehdi, yeryüzüne inerek insanların islam kurallarına göre hidayete ermelerine yardımcı olacak. Misyon büyük, sorumluluk fazla. E bu durumda Mehdi olduğunu iddia etmek de ne bileyim, fazla saçma. Ya da Necati Şaşmaz artık şaştı mı acaba ?

…………………………………………….*…………………………………………….

O da bizi görüyor mu acaba ?

Ün zehirlenmesi, ün tahribatı derken bir de ünden faydalanma diye bir şey var ki o da ayrı bir şenlik. Devir değişti, teknoloji gelişti, bilgiye ulaşım basitleşti diyoruz ama görüyorum ki hala yeni bir şey üretemiyoruz. Hem üretemiyoruz hem de ünlü olmuş olanın ününü sonuna kadar sömürüyoruz. Evet son dönemin en çok polemik yaratan reklam filminden bahsediyorum, İş Bankası’nın Maximum Kart’ın 20.yılına özel hazırladığı ve tiyatrocu Çağlar Çorumlu’nun Zeki Müren’i canlandırdığı reklam filminden! Farklı yorumlar, değişik bakış açıları var filmde, ‘taklitler asıllarını yaşatır’ mottosu ile. Filmde Zeki Müren jet skiye biniyor, atlıyor, zıplıyor, teknoloji hakkında konuşuyor. Hayatı boyunca hiç olmadığı kadar şeffaf, açık ve neşeli. Peki acaba yaşasaydı, kendisi böyle olsun ister miydi ?

Sanmıyorum! Onca parıltılı sahne hayatına, radikal sanat yaşamına rağmen evini, özel hayatını, acılarını, kahkahalarını hep uzak tutmuştu halktan. Sadece sahnede görebilirdi insanlar onu, özel hayatını, hobilerini, zevklerini paylaşmazdı ki. Özel hayatı, bir sis perdesinin ardındaki ebruli bir gizemdi. Bize de merak etmek düşerdi. Ne yiyor, ne içiyor, kimi seviyor, ne seyrediyor, sahne dışında ne yapıyor, konuşulurdu hep. Güneş olmak bunu gerektirirdi zaten, sanat güneşimiz tüm ihtişamıyla parlardı gökyüzünde. Kendini hep ayrı tutar, çıkmazdı pek insan içine. Oysa bu reklam filmi ile o gizemli özel hayat deşifre olmuş, Müren denizde, evde, sohbette, tüm haliyle adeta evimizin içinde. Onca ünlü varken sanat dünyasında, hem de yaşayan bir sürü ünlü dururken yıllar önce ölmüş ve en büyük hassasiyeti mazbut ve gözlerden uzak özel hayatına göstermiş olan Zeki Müren’li bir film çekmek, şık olmamış bence. Onun değerlerine de karşı çıkmak, yok saymak gibi olmuş bir de.

Yazının devamı...

BİNDİK BİR ALAMETE, GİDİYORUZ KIYAMETE…!

2 Eylül 2021

Hani o okul yıllarında öğretilen ‘çağ’ lar konusu vardı ya çocukluğumuzda, ilk çağ- orta çağ- yeni çağ diye öğrendiğimiz şimdi de yakın çağ’dayız diye bildiğimiz, zannımca artık o çağın sonunda, yepyeni bir çağın girişindeyiz. Bilinen değerlerin, geleneklerin, süregelen alışkanlıkların, teknolojinin farklı bir yöne evrildiği, bambaşka bir zamana, yeni bir çağa giriyoruz. Bakalım neler göreceğiz, heyecanla bekliyoruz.

Bu hafta bazı sınıflar, pazartesi günü de tüm sınıflar için okullar açılıyor. Nasıl da kalabalık olurdu okul bahçeleri. Öğrenciler cıvıl cıvıl, veliler onlardan daha heyecanlı. İlk kez okula başladığım gün geldi gözlerimin önüne? Kalpleri ürkek birer kuş gibi çarpan siyah önlüklü çocuklar. Onların ellerinden sıkı sıkı tutmuş, hani bir bıraksa bir daha göremeyecekmiş gibi endişeli anne-babalar. Arada duyulan minik hıçkırıklar, sınıflara girmeyi reddeden korkmuş çocuklar. Öğretmenler son derece ciddi, herkesi annelerinden koparıp sınıflara tıkma hissiyle haykıran zil sesi. Bitmeyen dersler, sonu gelmeyen ödevler…

Hayatın en önemli, en uzun, en sıkıcı dönemi okul dönemi. Yıllar süren, bitmek bilmeyen zamanların öznesi, çalışmanın, sıkılmanın, daralmanın yüklemi. Eminim hepimizin en birkaç kez içinden geçirmişliği vardır, acaba ne zaman bitecek bu okul dönemi. Sonra yıllar geçer, okullar biter. Para kazanma, para harcama, hayatı ıskalam dönemi gelir çatar. Okul döneminde kurulan hayaller hep ertelenir. Daha çok çalışmalı, daha çok kazanmalıdır insan, nasılsa daha çok vakit vardır. Canım onca sene beklenmiştir nasılsa, ne çıkar biraz daha beklemekten. Kur önce hayatını, bul hayat arkadaşını, çıkar aradan da çocukları, ondan sonra yaparsın kendinle ilgili planları- diye diye geçer zaman;

İşin büyür, banka hesabın büyür, çocukların büyür, düşlerin ölür. Sorumlulukların öyle üst üste biner ki nereye yetişeceğini bilemezsin. Gün hiç yetmez, saatler yetişmez. Okul dönemini özlemeye başlarsın, dilinde hep aynı nakarat; ‘Ne güzeldi okul yılları, tek derdin ders, tek sorumluluğun ödev, tek korkun sınav’. Özenirsin öğrencilere, ahkam kesersin, bilin bu günlerinizin kıymetini diye. Yahu iyi de sen değil miydin; ‘Bitsin artık bu okul da kavuşayım özgürlüğüme, koşayım hayallerime’ diyen.

Böyle duygu karışıklığı ile geçip gidiyor hayat. Geçiyordu yani şimdi bir anda karıştı her şey. Online derslerle hibrid eğitimle tanıştı şimdi çocuklar, okul bahçelerini yüzlerinde maskelerle dolduracaklar. Ebelemece oynayamayacaklar, sarılıp kucaklaşamayacaklar çünkü ‘sosyal mesafe’lerini korumaya çalışacaklar. Tüm hayatımızı bloke eden bir virüs yüzünden okul bahçesinde özgürce koşturamayacaklar. Rutubet kokan okul yıllarımı şöyle bir silkeleyince içinden neler döküldüler, neler. Ama bakıyorum da güzelmiş o zamanlar yaa en azından arkadaşlarımızla birlikte olabiliyorduk okulda, sınıflarda, korkumuz yoktu okul kapanacak mı, evlere hapis olacak mıyız diye acaba. Bu yeni çağda okul kavramı olacak mı hala yoksa o da bazı meslekler gibi silinecek mi yeryüzünde ?

Diyeceğim o ki bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete!...

……………………………………*……………………………………………………

4 Yıl Sonraya Randevu

Yazının devamı...

ZEKANIN YAPAY OLANI

25 Ağustos 2021

Bilimsel anlamı;  Yapay zekâ teknolojilerinin beslediği dönüşüme katkıda bulunmak ve ülkemizin bu süreçten mümkün olduğunca faydalanmasını sağlamak amacıyla yapılacak çalışmalar bütünü. Bilimseli geç, bize faydası ne diye soracak olursanız nihai hedef, yapay zeka alanında istihdam edilen kişilerin sayısının arttırılarak bu alanda kişi başına düşen gayrisafi milli hasılanın yüzde beşe çıkarılacak olması. Yani sadece filmlerde görüp izlediğimiz yapay zeka, günlük hayatta ve ekonomik faaliyetlerde yaygın kullanılacak ve bu kullanımının ortaya çıkaracağı dönüşümlere uyumu kolaylaştırıp hızlandıracak düzenlemeler, bu stratejik plan ile hayata geçirilecek.

Sizi bilmem de beni heyecanlandırmaktan çok korkutuyor bu yapay zeka mevzusu. Yapay zeka adı üzerinde belli bir zekaya sahip ancak zaman içinde kendini geliştirecek ve insan zekasına ihtiyaç duymadan kendini ileri seviyelere taşıyacak potansiyele sahip olacak. Evet tam da tahmin ettiğiniz gibi kontrolden çıkması da muhtemel olacak. Yani insanın kendi doğal zekasıyla yaptığı yapay zeka sayesinde bir makine düşünebilecek, konuşabilecek, öğrenebilecek ve en kötüsü de kendi kararlarını verebilecek. Eğer öyleyse İnsanlığa hizmet amaçlı çıkarılan bu buluşun dijital bir canavara dönüşme ihtimali olma ihtimaline karşı ne yapılabilecek?

Çok fazla bilim-kurgu filmi izliyorsun diyenler, insan zekasına, insan işgücüne, emeğine ihtiyaç duyulmayan günler kapıda, var mı buna bir cevabınız diyecek?

Gelecekte, şimdi olan birçok mesleği ortadan kaldırabilecek ve büyük bir işsizlik sorunu ile karşı karşıya bırakabilecek bir tehlikeden bahsediyorum. Elbette birçok kolaylığı da beraberinde getirecek, tek tuşla hayat, insanoğlu hele de tembel insanoğlu için daha da basitleşecek. Yapay zeka, yaratıcı çözümler getirecek, en karmaşık problemleri daha kısa sürede halledecektir. Peki ya insanı insan yapan en önemli şey, duygular ne olacak bu süreçte?

İnsanoğlu, tarih boyunca canı pahasına dahi olsa kendisine ve geleceğine zararlı davranışlarda bulunmuştur. Hani ‘neyin kafası bu” deriz ya mantık bulamadığımız davranışlara, işte bu tarz bir çok harekete imza atmıştır ademoğlu. O yüzden insan duygularına karşı şablon oturtmak pek de kolay değil. Alıngan, kıskanç, neşeli, espritüel gibi bazı karakteristik duyguların bir an için oluşturulduğu düşünülse dahi bir çok insan görülebilecek dengesizlik, şerefsizlik gibi duygular, hangi algoritmayla oluşturulabilecek ki!

Yani diyeceğim o ki her ne kadar ürksem de yapay zekadan, bazı insanlar kadar tutarsızlık, nankörlük ve vicdansızlıktan bir yapay zekâ üretmek pek de kolay değil! Üstelik insana bahşedilmiş en kıymetli duygulardan biri olan hayalgücü iken bunu sığdırabileceğimiz bir makine tasarlanacak.

Valla onu bunu bilmem de Yapay zekâ insanlığın basına gelen ya en iyi şey ya da en kötü şey olacak!

Bilmiyorum bu işin sonu nereye varacak!

Yazının devamı...

ÇIRPINIRDI KARADENİZ

18 Ağustos 2021

Yaz denince tarifsiz bir duygu kaplardı içimizi. Keyif demekti çünkü yaz, tatil demekti, keşmekeşten ari, karmaşadan uzak olmaktı. Değişen onca şey gibi yazlar da değişti artık. Darbe teşebbüsleri, virüsler, göçmenler, yangınlar, seller, yitip giden düşler…

Günlerdir ciğerlerimizi yakan, soluksuz bırakan yangınlardan sonra hayallerimiz de suya düştü, düşmekle kalmadılar, boğuldular. Karadeniz’de meydana gelen sel felaketi onlarca can aldı, yüzlerce ev, sular altında kaldı. Koskoca bir afetten geriye kalan yine isyan, acı, gözyaşıydı.

Hayat ne garip değil mi; Ege’de, Akdeniz’de bir gram yağmur yağsa da yangınlar sönsün diye dua ederken Karadeniz’de dinsin yağmurlar da dursun seller dedik durduk.

Kader, mukadderat, nasip, kısmet olaylarına hiç girmeyeceğim. Dilimde bir şarkı dönüp duruyor çünkü; ‘Kader diyemezsin, sen kendin ettin…’

Yazları kumdan kaleler yapardık deniz kenarında. Kovayla kum taşır, ıslatır, dikerdik kaleleri. İçine küçük çakıllar koyardık, devrilmesin diye. Dalgalar yıkmasın diye uzak yapardık denizden. Küçücük aklımızla bilirdik bunu. Biz bilirdik de koca koca müteahhitler, mimarlar, mühendisler bilmiyorlarmış meğer. Sinop’ta, Bartın’da, Kastamonu’da dere yatağına yapılan evler, iskambil kağıtları gibi devrilirken ne hissettiler acaba bu evlere imar izni verenler! Sel felaketi diye yazılsa da rant felaketi diye okunur çünkü!

Elbette inanıyorum yazgıya da ihmal denen de bir şey var ama. Sen git dere kenarına, balçığa, bataklığa bina yap sonra yağmur çok yağdı, Allah böyle istedi diye çamura yat. Olmaz efendim olmaz, suyun akışı belli, yatağı belli, gidişi belli. ‘Su akar, yolunu bulur’ demiş atalarımız, varmış demek bir bildikleri. Su akmış, yolunu bulmuş ama çok da ocağı yakmış kavurmuş.

Her sabah; ‘Geçmiş olsun Manavgat’, ‘Başın sağolsun Ayvacık’ gibi yazılarla uyanmaktan, acaba bugün başımıza neler gelecek diye umutsuzca beklemekten bıktık. Ders de almıyoruz yaşadıklarımızdan, akıllanmıyoruz. Birbirimizin yanında olabiliyoruz, acımızı paylaşabiliyoruz o kadar. Ha bide suçu kadere yıkıp ölenlere rahmet diliyoruz. Çok şükür bu sefer de ölmedik, hamdolsun, ölenlerin mekanı cennet olsun deyip devam ediyoruz. Bir sonraki afette görüşmek üzere, duayla kalın deyip konuyu kapatıyoruz.

………………………………………….*………………………………………………..

Yazının devamı...

HAYAT, YANGIN YERİ!

12 Ağustos 2021

Sıcak bir hafta geçirdik hem de çok sıcak!

Hem mecaz anlamıyla hem de sözlük anlamıyla sıcaktı gündem! Nefessiz kaldık, soluk alamadık. Ne yangınlar gördük ama yılmadık, yıkılmadık.

Evet canımız çok yandı, günlerdir içimiz parçalandı ama bir şey var ki işte o, uzun süre sonra yeniden hatırlandı; Birlik olabilmek, ele ele verip bir şeyler yapabilmek!

Covid yüzünden evlere kapandığımız, sosyalleşmeye hasret kaldığımız, kendi küçük dünyamızda bir başımıza yaşadığımız aylardan sonra tam da yeni yeni toparlanırken geldi bu felaket başımıza. Tam uzun sofralarda birlikte olacağımız, atışıp sataşarak memleketi kurtaracağımız, üstümüzdeki ölü toprağından sıyrılıp hayata sarılacağımız dönemde başka bir yeri sızladı gönül yaramızın. Ele ele eğlenmek yerine, el ele ağaçları kurtarmaya çalıştık can siperane.

Sosyal medyanın gücüne şahit olduk yine, ulaşabildi yardımlar yangın bölgelerine. Sanatçılarla halk omuz omuza çalıştı, günlerce gecelerce. Koliler hazırlandı, malzemeler yollandı sanki bir kuvayi milliye gibi çalışıldı, uğraşıldı. Millet olmak ancak bu kadar güzel yaşanırdı, anlatılırdı!

Bakmayın benim de içimdeki Pollyanna çoktan tinere başlamıştı ama ağaçları, doğayı kurtarmaya çalışan onca kişiyi görünce ne yalan söyleyeyim içim umutlandı. Pire için yorgan yakan, üstüne arkasına dahi bakmayan bir milletin torununa da zaten bu yakışırdı. Yangın neden çıktı, sebep kuru otlar mıydı, rant mıydı, ekolojik ısınmadan mı oldu kundaklamadan mı bilmiyorum galiba bilmek de istemiyorum. Tamam, duyacaklarımdan korkuyorum, kabul ediyorum. Bildiğim ve bilmek istediğim, doğayı, ağacı, ormanı, hayvanı seven insanların hala olduğu ve dünyanın bu insanların hatırına hala dönüp durduğu!

Hem atasözü var; “Yangın yerinde ot tez biter” Atalarımızın var bildiği, herhalde boşuna dememişler. Tabi umarım bu atasözünü, “Yangın yerinde otel tez biter” diye değiştirip beni size mahcup etmezler!

Ne demiş Ömer Hayyam; “Hayat yangın gibidir. Yoldan gecenin unuttuğu alevler, rüzgarın önüne katıp savurduğu küller; işte insan ömrü de gelip gider!”

Yazının devamı...

BİR ÇAĞ YANGINI

4 Ağustos 2021

Eller günahkar/ Diller günahkar/ Bir çağ yangını bu bütün/ Dünya günahkar…

Sezen Aksu yıllarca önce bu şarkıyı yazarken şarkının gerçek olacağını tahmin edebilir miydi acaba ? Çünkü tam da şarkıyı yaşıyoruz aslında, bir çağ yangını var dışarda ve masum değiliz hiçbirimiz!

Önce Manavgat, Marmaris, Bodrum, Silifke, Uşak, Mersin, Hatay ve daha birçok yerde çıkan yangınlarda binlerce ağaç, bitki, hayvan yanarak kül oldu. İnsanlar yuvalarını, anılarını, umutlarını bıraktılar geride. Yanan sadece ağaçlar değil, ciğerlerimizdi. Kaybettiğimiz bitkiler değil nefeslerimizdi. Yok olan da sadece ormanlar değil geleceğimizdi !

Ağaç deyip geçmeyin, yetişkin bir ağaç yaklaşık 500 kg karbondioksiti emiyormuş ve yine bir ağaç, iki kişinin dört yıllık oksijen ihtiyacını karşılıyormuş. Kaç tane canlıya ev olan, kurda, kuşa, ceylana, tavşana, nice hayvana kucak açan ormanlar, gözümüzün önünde kül oluyor. Bizler ise çaresizce, elimiz kolumuz bağlı, ayran-su taşıyarak, yardım malzemesi sağlayarak bekliyoruz bu felaketin bitmesini, alevlerin sönmesini…

PKK, rantçılar, Afganlar, Suriyeliler ya da içimizdeki hainler, kim yaptıysa bu veballe nasıl yaşayacak acaba, koca bir milletin ahı nasıl çıkacak, merak ediyorum. Ve bu ahın çıktığını görmeden gitmemeyi diliyorum!

Gar yandı bu ülkede, kütüphane yandı içinde kitaplarla, otel yandı içinde insanlarla. Dağ yanı, taş yandı şimdi de ağaçlar, ormanlar, hayvanlar! Halbuki ne güzel der Zerdüştler; ‘Ateşe su dökülmez onun da canı var. Bu kadar yakmakla ateşin bile canı yanar! ‘

Böyle insanlar yaşardı bizin topraklarda. Oyunda sayarken iki ile üç sayısı arasına ikibuçuğu sığdıran vicdanlı çocuklardık biz, nasıl bu hale geldik yaa, hangi ara!

Yangınlardan kaçıp ormandan koşarak inen hayvanları, kaç kişiye, bitkiye, çiçeğe, böceğe gölge olan ağaçların yanışını gördükçe ne hissediyor acaba bunu yapanlar, nasıl dayanabiliyorlar? Kendilerine nasıl insan diyebiliyorlar? Sadece bize, ona şuna değil kendilerinin de geleceği ile nasıl oynayabiliyorlar?

Yazının devamı...

YÜREĞİNİZDEN ÖPERİM

21 Temmuz 2021

Geldi bayram yine, boynuzuna al fular dolanmış koçuyla, kavurması pilavı, baklavasıyla geldi Kurban Bayramı! Cebinde mendili, içinde harçlığı, umuda dair sözleri, laflarıyla çaldı yine kapımızı…

‘Ah nerede o eski bayramlar’ konulu bir yazı yazacağımı sanıyorsanız yanılıyorsunuz çünkü eski hayatımız yok ki bayramımız da eskisi gibi olsun. Kısıtlamaların kalkmasıyla zemberekten boşalmış gibi

fırladık dışarıya. Onca ayın sıkıntısı, kapanmaların bunaltısı, darlanması ile attık kendimizi sokaklara. Bu bile bayramdı hepimize onca zaman sonra. Ne özlemişiz kalabalık sofraları, karşılıklı sohbetleri, sarılıp öpüşmeyi. Dedikleri doğruymuş; Kahve bahaneymiş, şahane olan muhabbetmiş. Tek başına yenen yemek, kral sofrası olsa fark etmezmiş. Kral olan eş-dostla yenenmiş. Acıya da katlanılır, hüzne de dayanılırmış yeter ki birlik olunsun, yalnız kalınmasınmış. Bu da kesin bilgiymiş, yayılsınmış!

Bu kadar hasretten sonra padokstan fırlayan atlar gibi fırlayınca dışarıya bir de üstüne tatil olunca Ege ve Güney kıyıları akın akın insan seliyle doldu taştı. Bodrum, Çeşme girişindeki trafikte kilometrelerce dizilen araçlar, lokantaların önündeki kuyrukla, plaj ve sahillerdeki hınca hınç kalabalıklar, bayramın tüm haşmetiyle geldiğinin göstergesi işte. Çünkü eski adetler, naftalinlenip kaldırıldığından beri sandıklara, el öpme- ziyaret etme geleneği yenildiğinden beri yıllara bayramlaşma yerini tatilciliğe bıraktı, yazlıkçılık kazandı. Sarılıp kucaklaşmaların, el öpülen ziyaretlerin yerini, samimiyetsiz toplu bayram mesajları aldı. En sevmediğim de bu zaten, hiç uğraşılmamış, emek verilmemiş, herkese gönderilen sıradan bayram mesajları. Değil cevap vermek, okumuyorum bile onları. İki tuşa bas da arayıver bir zahmet, yok illa yazacaksan da kişiselleştir, karşındakine kendini özel hissettir. İki bayram var zaten topu topu, onda da parmağını biraz fazla hareket ettir.

Zor dönemlerin ardından gelen bir bayram bu seferki, gecenin ardındaki sabah, kıştan sonra gelen bahar gibi. Yüreğin çatlaklarından sızan sular gibi gelen bayram. Büyük harflerle önce SAĞLIK dediğimiz, önceden az biraz şimdilerde kıymetini fazlasıyla bildiğimiz. Belki de o yüzden sızlamayan her organ, hele hele burun direği, bayramdır. Her sızlama fenadır da burun direğinin sızlaması bir başkadır. Özlemden sızlar, hasretten, sevgiden, öfkeden. Kalbin omuriliğidir burun direği, rezil de eder, vezir de eder yüreği!

Kurban olurum sana derken sevdiklerimize, dikkat edelim bence. Çünkü kurban ne ettir özünde ne de tatil. Kurban, İbrahimce bir adanış, İsmailce bir teslimiyettir. Adaktır, duadır, kısmettir. Kıymet bilene hediyedir.

Velhasıl bir bayramı daha karşılarken ümmetçe, küçüklerin gözlerinden, büyüklerin ellerinden, sevdiklerimin yüreğinden öperim. Çok sağlık, pek mutluluk, bol huzur, afiyet dilerim !

 

Yazının devamı...