Ne de olsa her gecenin bir sabahı, her kışın bir baharı, her virüsün bir aşısı var !

20 Ocak 2021

Bu soğuk puslu günde, biraz eskilere gitmeye ne dersiniz ?

Celile Hanım’dan bahsedeceğim size. Kendisi hem ressammış hem de İstanbul’un en güzel, en entelektüel kadınlarından biri. Ünlü Osmanlı valilerinden Nazım Paşa’nın oğlu Hikmet Bey ile evlendirmişler onu. Ve Nazım Hikmet de bu birliktelikten doğmuş…

Celile Hanım’la Hikmet Bey arasında zamanla geçimsizlik başlamış ve birbirlerinden yavaş yavaş uzaklaşmışlar. Tabi malumunuz tabiat yalnızlık kabul etmez, boşluğa izin vermez. Hele de konu, çok güzel ve donanımlı bir kadının yalnızlığı olunca…

İşte Celile böyle bir anda, oğlu Nazım’ın şiir hocası Yahya Kemal ile tanışmış…

Bir aşk başlamış ki aralarında, dillere destan…

Yahya Kemal, hovarda bir adam hiç değil. Duygusal bakan, yürekten seven bir zarif  bir adam.

Celile, bu aşkı evliliğe taşımak için ilk adımı atmış ve kocasından boşanmış ama Yahya Kemal, onun kadar güçlü değilmiş. Celile’yi seviyor ama evlilikten de korkuyor, köşe bucak kaçıyormuş. Haftasonları Bahriye Mektebi’nden izinli olarak annesinin yanına gelen Nazım, annesi ile hocasının münasebetinin oldukça ilerlediğini fark etmiş ve bununla ilgili kulağına gelen söylentilerin de gerçek olduğunu anlamış. Çok sinirlenerek bir kağıda; “Hocam olarak girdiğiniz bu eve babam olarak giremezsiniz” diye yazarak hocası Yahya Kemal’in cebine koymuş.

Gerek bunun sonucunda gerekse de evliliğe olan olumsuz duruşundan sebep, Yahya Kemal uzaklaşmış Celile hanımdan. Ama ona olan duygularını içten içe yaşamaya, aşkını yaşatmaya devam etmiş.  Bir gün Celile Hanım’a bir mektup gelmiş, uğruna evliliğini, düzenini bozduğu adamın vedası varmış mektupta. Evlenmeyi beklediği adamın kendisini terkedişiyle sarsılan Celile, yaşadığı acı ve ızdırap ile daha fazla oralarda kalamayacağını anlayarak Paris’e gidip resim üzerine çalışmaya karar vermiş. Paris’e gitmek üzere limandan ayrılan gemiyi, saklandığı yerden hüzünlü gözlerle izleyen Yahya Kemal, yarım kalan aşkına veda etmiş, ona ithafen yazdığı mısralarla. Hepimizin bir ölüm üzerine yazılmış olduğunu sandığımız mısralar, arkasında durulmamış, yarım bırakılmış bir aşkın ölümü üzerine yazılmış aslında.

Yazının devamı...

CAHİLİYE

13 Ocak 2021

Ortalık kavga kıyamet, yer gök inliyor. Neden mi? Elimiz ayağımız, olmazsa olmazımız Whatsapp, kişisel verilerimizin paylaşımına olanak tanıyan bir sözleşme yayınlayarak 8 Şubat'a kadar bu sözleşmeye onay vermeyenlerin artık uygulamadan yararlanamayacağını duyurdu. Bunun üzerine de kızılca kıyamet koptu. Mesajların, konuşmaların, konumların hatta fotoğrafların paylaşılacağı kaygısıyla aldı herkesi bir gam bir tasa. Ve yüzyılın kavimler göçü başladı dijital dünyada. Whatsapp’tan Telegram’a, Telegram’dan Signal’e oradan BİP’e doğru akın etti kullanıcılar. Hayır sanırsın ki oralar, daha güvenli, daha emniyetli. Elon Musk’lı Signal Kanada, Zuckenberg’li Whatsapp Amerika ise, Telegram da Rusya. CIA’den gizleyip KGBB’den çekinmediğiniz neyiniz var, anlamıyorum ki :)   Arkadaşlar biz bu izni baştan verdik, yok sözleşmeymiş yok imzaymış geçiniz. Elimizdeki akıllı telefonlarla telefonu kurarken gerekli gereksiz her şeye okumadan verdiğimiz onaylarla e tabi bir de Siri isimli özel asistanımızla çoktandır takip altındayız ki aslında. Ne yani arkadaşınızla mesajlaşırken, eşinizle konuşurken bahsettiğiniz tatilin, ayakkabı, kıyafetin reklam olarak pat diye karşınıza çıkması tesadüf olabilir mi? Bunca yıl bedava kullandınız uygulamayı da hiç mi düşünmediniz, yok mudur acaba bunun herhangi bir bedeli? Buna inanmak mümkün değil tabi; Tek tuşla dünyanın öbür ucuyla görüntülü konuşacaksın, tek tuşla istediğin belgeyi göndereceksin, gruplar arasında organizasyonlar yapıp kendi istihbarat teşkilatını kuracaksın, aynı anda kaç kişiyle temas kuracaksın, en ücra yerden bile konum paylaşacaksın ve tüm bunları karşılıksız, bedava sanacaksın; Oldu canım!  Acı haberi vereyim o halde; Instagram – Facebook kullanıyorsanız gizliliğiniz çoktan bitmiş vaziyette. Tabi bu arada Whatsapp’a tü-kaka diyenlere bir sorum olacak, her gün kullandığınız Google var ya peki o ne olacak?  Google da kaydediyor her şeyi, depoluyor, yedekliyor, reklamları da önünüze seriveriyor. İşin kötüsü sizden imza falan isteme zahmetine katlanmıyor. Doğrudan kullanıyor, verilerinizi rahat rahat paylaşıyor. Bu durumda oradan niye vazgeçmiyorsunuz, yerine Yahoo, Bing falan kullanmıyorsunuz? “Uçtan uca şifreleme” özelliği geldiğinden beri bir nebze rahattım ben. Böylece yazışmalar, taraflar haricindeki kişiler dışında okunamıyordu. Bu sözleşme gösteriyor ki bu da büyük bir balonmuş ve paylaşılanlar Whatsapp tarafından gayet de güzel okunuyormuş. Bunca reklam da bunun doğal  sonucuymuş. Hee derseniz ki bu sözleşme Avrupa ülkelerinden istenmiyor, onların gizliliği neden korunuyor da bizimki korunmuyor derseniz de;  Avrupa’dan senin ülkene ellerini kollarını sallayarak sadece pasaportlarıyla gelirken sen onlarına ülkelerine ancak 100 tane evrak, belge toplayıp, üstüne bir de para verip vizeyle giriyorsun, önce onu sormalısın bence niye diye! Kıssadan hisse, herkesin gönüllü olarak yediğini içtiğini, gezdiğini gördüğünü, görüştüğü kişileri, gittiği yerleri paylaştığı bu dönemde, Whatsapp gizli mi, güvenli mi, Mark Zuckenberg bizi görecek mi, her yaptığımızı bilecek mi tartışmasına girmek gereksiz bence. Her şeyin bir alternatifi vardır elbet, tabiat boşluk bırakmaz da iz bırakmamak o mümkün değil işte. Verilerimiz zaten artık her yerde, istesek de istemesek de.  Ama isteyen kuşla dumanla haberleşsin, bak o güvenli işte. Koskoca atalarımızın bir bildiği varmış elbette :) …………………………………………….*………………………………………................................................................

Elon Musk, Mark Zuckenberg falan deyince aklıma Acun Ilıcalı geldi bakın, nereden geldiyse artık. Hatırladım hatırladım geçenlerde verdiği bir röportajdan dolayı. Ne demişti Ilıcalı; “Ekstrem bir insanım. Yaptığım seyahat programları bile aklı başında birinin yapacağı şeyler değil. Mesela Hollanda’da maç varken öğlen yemeğini burada yiyip, akşamüstü Hollanda’da maça gidip, gece Atina’ya geçip orada ‘Survivor’ seçmeleri yaptıktan sonra Türkiye’ye dönebiliyorum. Duramıyorum, durduramıyorum kendimi”  Ah Acuncum ya ekstrem değilsin, baya baya zenginsin sen :) En pahalı arabaları, sürat motorlarını, forma, krampon falan değil bildiğin futbol takımını satın al, dünyanın en çok izlenen yarışma programlarını yüksek meblağlarla ithal et, bizim memlekete uyarla sonra ekstrem de kendine, vallahi kabul etmem, edemem.  Yalnız gerçekten başarılı bir televizyoncu kendisi, kabul edelim. Vizyonu geniş, gayet de güzel gidiyor yaptığı her iş. Kimsenin de kolay kolay cesaret edemediği bir iş yaptı, Netflix’e rakip olup Exxen’i kurdu. Survivor, daha ilk haftasında yine zirveye oturdu. MasterChef’i söylemiyorum bile, aylardır hep en tepede !  Başarı, asla tesadüf değil. Çok çalışmak, çok terlemek, emek vermek gerekiyor. Hayatta ya tozu dumana katarsın ya da tozu dumanı yutarsın. Sizi bilmem de Acun, tozu dumana katanlardan. Kolay gelmedi olduğu yere, denedi, uğraştı, çabaladı. Bazıları; “Yok birilerine dayandı, arkasında birleri vardı, görünmez finansörler hep yanındaydı “ dedi, diyor da hala. Ama o hep başarılı hep en önde. Ve alternatifi de yok bile. Zirvelerde kartallar da bulunur, yılanlar da. Ancak birisi oraya sürünerek gelmiştir diğeri ise süzülerek. Önemli olan nasıl gelmiş olduğunuzdan çok, orada ne kadar kaldığınızdır. Çünkü orada kaldığınız süre,  işte asıl başarınızdır !  ……………………………………………………………….*…………………………………………………..........................

Orada kalmak, burada kalmak derken şu ‘Evde kalma’ halimiz ne olacak bilmiyorum. Hayatı eve sığdırdık sığdırmasına da biz evlere sığamıyoruz artık. Sığamıyoruz kelimesi, hem sözlük hem mecaz  anlamda yalnız burada. Evde otura otura mutfaktan çıkamaz haliyle de kapılardan geçemez olduk. Ne pantolonlara sığıyoruz ne de içimiz içimize sığıyor valla. Yalnız öyle böyle derken 1 yıl oldu, malum virüsü bağrımıza basalı. İlk zamanlarda bir değişik gelmişti uzun süre evde oturmak, kendimize zaman ayırmak. Ama uzayınca zaman, tadı da kalmadı. İzleyecek dizi, film bitti. Evdekiler birbirine fazlasıyla doydu, halk mutfak işlerinde usta oldu. Lakin psikolojiler de fazlasıyla bozuldu. Herkes birbirine karşı pek bir tahammülsüz sanırsınız yarasayı karşısındaki yedi. Hafta sonu tamam da hafta içi 21:00’den sonraki sokağa çıkma yasağı, herkesi baya zorladı. O saatte evde olmak için aynı saatlerde yola çıkan kişiler, toplu taşıma araçlarını, yolları doldurdu. Güneş battıktan sonra sokakta olamamak da hani bir virüsle değil de vampirlerle savaşıyoruz gibi oldu sanki ne bileyim. Ama malum yasaklar insanoğluna cazip gelir. Bugün hala yasaklara rağmen dışarıda olanlar,  maske takmayan, tedbir almayanlar, bu cazibenin esiridir. Velhasıl gördüğüm onca insan manzarası karşısında, hastanelerde bir bölüm açılmalı bence. Adı da; ‘Cahiliye’   

CANSEN ERDOĞAN

Yazının devamı...

HAVAİ ÇIPLAKLAR

6 Ocak 2021

Valla o değil de şaka maka bitti ve de gitti 2020. Geldiği gibi gitmedi yalnız, büyük coşkuyla umutla atraksiyonlarla karşılanmıştı kendisi. Lakin derin bir ıssızlık, kısıtlamalar, yasaklar eşliğinde uğurlandı. Bana kalsa tef çalıp arkasından, oynardım hiç durmadan. Ama eğlenceler, müzikli, danslı organizasyonlar, toplu halde olmalar yasaktı bu sene. Öyle dışarıda, lüks lokantalarda astronomik fiyatlarla bir yıllık kazancın, bir gecede çıkarıldığı yılbaşı kutlamaları da yoktu bu sene. Herkes evinde, pijama-terlik- televizyon eşliğinde, üç-dört kişilik çekirdek ailesiyle girdi yeni yıla. Kah tombalayla geçti vakit kah sohbet, muhabbet ve 2020’ye yakılan ağıtlarla. 80’li yılları hatırlattı bana bu seneki yılbaşı. Tek farkı, acaba dansöz çıkacak mı ekrana çıkmayacak mı heyecanı yoktu. Ha bir de Müren acaba kiminle dans edecek, Zeki-Metin ikilisi hangi skeçlerini sergileyecek, milli piyango talihlisi kim seçilecek diye düşünmedik. Yine o yılların muhteşem üçlüsünden bahsetmemek olmaz tabi. Şapka-düdük- maske olmadan girmek yasaktı yeni yıla. Girseniz bile o yeni yıl kabul olmaz, çıkıp bir daha girmeniz gerekliydi valla. Bir de yakın zamana kadar Victoria’s Secret Melekleri’nin defilesi olurdu yılbaşı akşamları, o bile bu sene yoktu. En kötüsü de neydi biliyor musunuz; 10- 9- 8- 7 diye geriye sayıp da sıfıra gelince sevdiklerimize sarılıp öpüşmek yerine öylece kalakalmaktı olduğun yerde. Ne yapacağını bilemeden, yeni bir yıla girip ruhunun bir parçasını bırakmak 2020’de… 

Tuhaf, farklı, zor, tatsız bir seneydi 2020. Tüm sene olduğu gibi gidişi de keyifsiz, renksizdi. Buruk karşıladık o yüzden yeni yılı, içimiz sıkıntılı, kafamız karışıktı.
Ama hissediyorum 2021 güzel geçecek, söz verdi bizi hiç üzmeyecek !

Çıtayı düşürdük zaten iyice, bize sağlık versin, yetiniriz.

O olsun da gerisini nasılsa hallederiz !

……………………………*……………………………..

Büyük umutlarla girdiğimiz yeni yılda, ilk gördüklerimizin Zülfü Livaneli ile Meryem Uzerli’nin çıplak halleri olması da ayrı bir ironi tabi. Yeni yıla nasıl girersen yıl öyle geçermiş sözüne binaen ilk gördüklerimiz bunlar ise tüm yıl neler ile karşılaşacağız desenize.

Ne sürprizlerin var 2021 bize, yol yakınken dönsek mi acaba geriye? Hayır yani, hazır alışmışken öncekinin her türlü virüs, hastalık ve musibetine…

Yazının devamı...

OLMAK YA DA OLMAMAK, İŞTE BÜTÜN MESELE BU !

30 Aralık 2020

Bu hocalara, profesörlere ne oluyor bu ara, anlayamıyorum valla !

Gün geçmiyor ki bir profesör çıkıp da ortalığı karıştırmasın, söyledikleriyle manşet olmasın !

Geçen haftaki tarih profesörü ile Antalya’daki bir hastanenin başhekiminin söylediklerinin yankıları henüz dinmemişken bu hafta da yaptığı ameliyatlarla başarılarıyla kapısındaki hasta kuyruklarıyla tanınan, ‘hocaların hocası’ sıfatıyla anılan ünlü kalp doktoru Prof. Dr. Bingür Sönmez’in söyledikleri gündemin tepesine oturdu. Sönmez; “Aşı yaptırmayanlar birer vatan hainidir. Onlara kız bile vermeyeceğiz. Resmi dairelere, okullara giremeyecekler, otobüse binemeyecekler” sözleriyle ciddi tepki aldı.

Bu kadar başarılı, saygın, kitlelere örnek olması gereken bir profesörün, modern çağ mantığından çok uzakta, erkek egemenliği toplumlarına ilişkin söylemleri, gerçekten hayalkırıklığına uğrattı beni. "Aşı olmayana kız vermeyiz” diyen kişi, doktor değil de 19.yüzyılın feodal bir ağası sanki. Kız vermek nedir allahaşkına, bari siz söylemeyin kız aldık- verdik gibi söylemler artık ya.

Ayrıca aşı geleli ne kadar oldu şunun şurasında. Tamamı da gelmedi üstelik de hala. Herkese aşı yokken, istesen de aşılanma mümkün değilken hem de aşının güvenirliliği, etkinliği konusunda hiç kimse garanti veremezken aşı olmayanı vatan haini ilan etmek, böyle kışkırtıcı ve ortam gerici beyanlar vermek yakışmadı bir hocaya, ben yakıştıramadım ona. Aşının faydalı olduğunu ifade etmenin binbir yolu varken bu tarz üsluba hiç de gerek yok aslında. Madem aşı, yeterli korumayı sağlıyor, olmayanlar sizi neden bu kadar ilgilendiriyor !

“Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu” diyen Shakespeare, bu günleri görmüş mü ki dersiniz ?

Velhasıl olan olsun aşısını, istemeyen de istemesin,

Herkesin derdi kendine, kimse kimseyi germesin !

Yazının devamı...

DAHİ PRENS

23 Aralık 2020

Diyelim ki frengi hastası bir kadın tanıyorsunuz ve bu kadının sekiz çocuğu var. Bu çocukların üçü işitme engelli, ikisi görme engelli ve biri zeka özürlü. Bu kadın hamile ve dokuzuncu çocuğunu beklemekte. Şimdi soruyorum size;

Bu kadının yerinde olsaydınız, çocuğu aldırır mıydınız yoksa doğurmaya cesaret eder miydiniz?

Cevabınız; ‘Böyle riske girmezdim, çocuğu aldırırdım’ ise dünyanın gelmiş geçmiş en büyük bestecilerinden birisini, klasik müziğin ‘dahi çocuğu’nu daha doğmadan öldürmüş olacaktınız.


Evet, böyle bir ailede dünyaya gelen ve onca sağlık sorununa rağmen muhteşem eserler meydana getiren kişi Beethoven’dan başkası değil. Alkolik ve sert mizaçlı babasının zoruyla çok küçük yaşta piyano çalmaya başlayan Beethoven, gün geçtikçe duyma yetisini kaybetmeye başlamış ve 47 yaşında da tamamen sağır olmuş. Bana klasik müziği sevdiren hatta tanıştıran kişidir kendisi öyle ki bence o klasik müziğin prensi. En ünlü eseri olan 9.Senfoni’yi hiç duymadan, tamamen sağır olduğu dönemde bestelemesi akla mantığa sığmayan bir başarı hatta mucizenin öbür adı. Bir de bu kadar trajik bir hayatın içinde olup da hep canlı, neşeli müzikler üretmesi de ayrı bir ironi tabi. Hayata bakış açısının nasıl olduğu da ölmeden önceki son sözünden belli ; “Komedi bitti !”

En ünlü eseri 9.Senfoni belki ama benim en sevdiğim ‘Ay ışığı Sonatı’. Bilmiyorum, hikayesine mi vurgunum daha çok, notalarına mı ama içime işleyen duygusuyla bu eserin yeri bende apayrı;

Bir gün arkadaşı ile gezintide olan Beethoven, önünden geçtiği evde bir piyano sesi duyar ve kapıyı çalarak piyanoyu çalan kişiyi görmek istediğini söyler. İçeri girdiğinde piyanoyu gözleri görmeyen bir kızın çaldığını görür. Kızın çalışından ve notalara kattığı ruhundan çok etkilen Beethoven kıza yardım etmek için onun kendisinden bir şey istemesini söyler. Kız ise “Ben hiç ay ışığı görmedim, bana ayışığını anlatır mısınız?” der. İşte o gün Beethoven, kapatıp gözlerini, ay ışığını hayal eder ve bu sonatı besteler.

Hayat, zorlu bir mücadele, çetin yollar, fırtınalar, tuzaklarla dolu. Ama unutmamamız gereken mucizelerin hep var olduğu !

Yazının devamı...

DÜĞÜN GECESİ

16 Aralık 2020

Hayatın her alanına, eve, işe, aileye, sosyalliğe, dost meclislerine vurdu damgasını, bu  Corona belası. Yemekler, davetler, müzikli eğlenceler iptal oldu, yeni yıl coşkusu yok oldu. Düğünler dernekler, mevlütler, taziyeler hepsi aldı nasibini. Önemli günler, özel etkinlikler de sessiz sakin, seyircisiz, törensiz kutlandı öyle uzaktan uzaktan.

Tasavvufun düğünü, düğün gecesi de işte onlardan. Mevlana’nın herkesin endişe edip korktuğu ölümü düğün gecesi, vuslat kabul ettiği Şeb-i Arus da bunlardan biri. Önceki yıllarda yurtiçi ve yurtdışından binlerce yerli, yabancı turistin katıldığı Şeb-i Arus törenlerinin, bu sene 7 Aralık ve 17 Aralık olmak üzere sadece iki günle sınırlandırıldı ve seyircisiz olarak yapılması kararlaştırıldı.

Eminim siz de hissediyorsunuzdur farklı bir yanı var Mevlana’nın, o diğer düşünürlerden farklı.  O- bu –şu diye ayırmadığı için insanları belki de. Tüm dinlerin özünün aynı olduğuna, sevginin evrenselliğine inandığı için, dine kattığı estetik boyutla ya da dansı, müziği, şiiri dinsel ritüellere kattığından mı bilmem ama çok sevmişimdir hep kendisini, çok saymışımdır. Ruhunu kattığı bir farklılık yaratmış Mevlana; Dansla müzikle şiirle İslam Rönesansını gerçekleştirmiş.

Bana göre ise müthiş uyumu, kaosu, kuantumu ve birbirine bağlı olan her şeyi zamanında çözmüş, çelişkilerin hayatın özü olduğunu kabul etmiş şahsiyet kendisi. Bir peygamber değildir elbette ki, ancak kutsal bir kitap, yazdığı Mesnevi’si…

Tabi Mevlana deyince ‘O’ndan bahsetmemek olmaz. Güneş ve ay gibi çünkü onlar. Tahmin ettiğiniz üzere, Şems-i Tebriz-i’den yani Tebrizli Şems’den…     

Mevlana’yı hayatta en fazla etkilemiş kişi o; Şems, Mevlâna'yı Mevlâna yapandır. Karşılaşıncaya kadar Mevlâna, bir alimdir, Konya’nın sevgilisi, olgun ve makul baş müderrisi. Lakin aklın ve bilimin sınırları içinde dolaşan mantıklı bir İslam aliminden bir fırtına, bir sanatçı çıkaran da Şems’tir.

Ne tek başına akıl ne de tek başına kalp yetiyor dünyada. Birini seçsen diğeri imtihanın oluyor, hayat seni tam oradan vuruyor. Ne çok okuyorum bu aralar onu, beni anlatıyor sanki söylemek isteyip de söyleyemediklerimi. Ah Mevlana;

Ayna oldun bize, sahip çıktın, ‘

Yazının devamı...

Eşin ‘cehennemin dibine git’ dedi de orayı mı arıyorsun?

9 Aralık 2020

Pazar günü,kendime en afillisinden, aromalı, kocaman fincan bir kahve yapıp gazete haberlerine şöyle bir göz gezdireyim dedim. Malum corona aşağı covid yukarı başka mevzuya pek rastlanmıyor haberlerde ama yine de haberdar olmak lazım memlekette neler oluyor,  batı ne yapıyor, Araplarda durum ne, güneş hala doğudan mı yükseliyor…

Gezinirken haberler arasında şöyle bir haber dikkatimi çekti;

‘Adı açıklanmayan 48 yaşındaki kişinin, eşiyle bozuştuktan sonra öfkesini yatıştırmak için bir hafta boyunca yürüyüş yaptığı bildirildi. Eşiyle tartışmaktan bıkan İtalyan bir adam, ülkenin sıkı tecrit önlemlerini denetleyen polis tarafından yakalanmadan önce sakinleşmek için 450 kilometre yürüdü. Adam, İtalya'nın en kuzeyinde, İsviçre sınırındaki Como'da yaşamasına rağmen, yaklaşık 450 kilometre güneydeki Adriyatik kıyısında küçük bir kasaba olan Fano'ya kadar gelmeyi başardı.

İtalya'nın tecrit önlemleri kapsamındaki sokağa çıkma yasağı kurallarını ihlal ettiği için adamı saat 2.00'de yakalayan polis memurları, ilk başta bu kadar yürümüş olabileceğine inanmadı. Ancak memurlar, biraz araştırmayla gerçekten de adamın Como' daki eşinin bir hafta önce kayıp ihbarında bulunduğunu öğrendi. İtalyan medyasındaki haberlerde, adamın üşümüş ve yorgun ama aklı başında göründüğü belirtildi. Öte yandan, adam kafasını boşaltmak için çıktığı uzun yürüyüş sırasında ne kadar yol katettiğinin de farkında olmadığın itiraf etti. Adam, günde ortalama 65 kilometre yol gittiği destansı yürüyüşü sırasında başkalarının kendisine yiyecek verdiğini söyledi.’

‘Vay vayy’ dedim içimden, nasıl bir hırstır bu arkadaş nasıl bir öfke. Hiç mi sakinlemedin yol boyunca hiç mi yorulmadın be adam. Niye o kadar yürüyorsun, nereye gidiyorsun ? Eşin ‘cehennemin dibine git’ dedi de orayı mı arıyorsun…

Dırdırdan kaçmış adam, karısının dırdırından. Dırdır deyince kadınlar geliyor değil mi aklınıza, benim geliyor valla. Evet dırdır meselesi kadınlarla özdeşleşmiş durumda ancak dırdır yapan erkek sayısı da bir o kadar fazla- ki erkek dırdırı gerçekten fena, düşman başına. Mesela 100 erkeğe sorduk tek popüler cevabı arıyoruz; ‘ Dırdır nedir? ’

Cevap belli; Erkeğin başının etini yemektir !

Doğru cevap bence de çünkü erkeğin en lezzetli yeri başının eti,  bu kadar kadın yanılıyor olamaz değil mi? :)

Yazının devamı...

BÜYÜK ÜNLÜ UYUMU

2 Aralık 2020

Maradona’nın futbol kariyerini bir Türk’e borçlu olduğunu söylesem ne yaparsınız ?

‘Hadi canım, yok artık’ dediğinizi duyar gibiyim. Ama gerçekten de öyle. Geçenlerde vefat eden, dünyanın en iyi futbolcusu ünvanına sahip Maradona’yı futbol tarihine kazandıran isim Vahram Çitçioğlu isimli bir Türk. 14 yaşındayken Ordu’dan Arjantin’e göç eden Çitcioğlu, Arjantin'de "Deportivo Armenio" isimli, göçmen Ermenilerden oluşan bir futbol kulübü kuruyor ve Diego Maradona'yı takıma alarak futbol kariyerini başlatıyor. İmkansızlıklar içinde yaşayan, kimi zaman bir lokma ekmeğe muhtaç, kenar mahallelerden birinde doğan, oradakilere umut olan, tutkulu çalışma disiplini, halkı kucaklayan sözleri, zaferleriyle bir idoldü o, nam-ı diğer Arjantin’in cep tanrısı. Çocukların kahramanıydı Maradona, banliyölerin devrimci ruhlu kısa adamı !

Yeteneği bir yana onu Maradona yapan hayattaki duruşuydu bence. En tepeyi de en dibi de aynı umarsızlıkla kabullenişiydi ilginç olan. Elle attığı golü bile Tanrı’nın eli diye yedirtecek kadar emindi kendinden. Düştü kalktı, battı çıktı. Futbola aşıktı, hayatını da kendi istediği gibi yaşadı. Bu kısma özellikle vurgu yapıyorum çünkü ne yazık ki bizler kendimiz için yaşamayı unuttuk artık. Aman ailemiz gurur duysun, mahalle saygı duysun, eş-dost-akraba hayran olsun, çoluk çocuk mutlu olsun. E peki biz ne olacağız? Ne zaman hayallerimizin peşinden koşacağız?

Koşamayacağız çünkü onları gerçekleştirmek için para kazanmaya çalışacağız. Sonunda da yaşlanıp siyatik olacağız.

Hayat kısa, kuşlar uçuyor diyor ya duvar yazısında, doğru valla. Leylekler getirdi bizi dünyaya, yarasalar da götürecek gibi gözüküyor, gidişata bakılırsa. Evet belki hayatta kolay bir şey yok ama onca zorluğa karşı da buna değen şey çok. Ulaşabileceğini hissettiğin her şey sana ait, atman gereken sadece bir adım. Bu adım, bazen gitmek bazen dönmek bazen de sadece durup sessizce kabullenmek. Yarın ne olacağı belli değil o yüzden kimse için üzme kendini, harcama vaktini. Valla formülü de gayet basit;

Hayatın tadını çıkar !

Baktın olmuyor, tadını kaçıranı hayatından çıkar !

……………………

Yazının devamı...