Sararan yaprakların vedasıyla içimize çöken sessizlik!
Bir ay değil, bir duygu, ‘Kasım’!
Kasım ayı biraz şiir biraz hüzün biraz da kendine dönüştür. Kızıl düşler, perçem perçem dökülür bu ayın soğuk yüzüne, ne kadar keyifli olmaya çalışsan da nafile! On’u yitirdiğimiz, Atamızı kaybettiğimiz aydır kasım, her şeyden önce!
Her insanın bir ülkesi var da her ülkenin bir Mustafa Kemal’i yok!
57 yıllık ömrünü, çöken koca bir imparatorluğun yerine millî bir devletin kurulmasını sağlayan savaşlar ile kurulan yeni devleti, muasır medeniyetler seviyesine çıkarma arzusu uğruna verdiği mücadeleye adayan ulu önder Atatürk, 10 kasımda hayatını kaybetti.
Atatürk’ün aziz naaşı, Ankara’da Anıtkabir’de! Ama öncesinde yani ölümünden hemen sonra, anıt mezar yapılana kadar geçici olarak Etnografya Müzesinde, tam 15 sene!
Malum İslam dini, ölünün defnini, bedenin toprakla bütünleşmesini öngörüyor. Oysa toprağa verileceği
Yılın en önemli haftasındayız!
Sabah özgür uyanabiliyorsak, istediğimiz dili konuşup, istediğimiz dinin gereklerini yapabiliyorsak ve Orta Doğu’daki birçok ülkeden ayrışabiliyorsak eğer, pek tabi ki cumhuriyet sayesinde!
Ulu önder Atatürk’ün, medeni bir ülke için en uygun yönetim şeklinin cumhuriyet olduğu fikri, kafasında kendisi henüz 25 yaşındayken şekillenmeye başlamış. Takvimler 1906 yılını gösterirken Suriye’deki cepheden yakın arkadaşı Halil Bey ile “Cülusu hümayun” (padişaha dair) şenliklerini izleyen Mustafa Kemal, aniden Halil Bey’in kolunu tutarak, “Halil! Bu millet kendi kurtuluşu için de şenlik yapabilir. Nihayet büyük hizmetler etmiş olan bir adam için şenlik yapabilir. Fakat hanedan için neden donanma yapılsın, padişah da kim oluyormuş? Padişahlık da ne demekmiş?” diye sormuş. Halil bu soruya tedirgin bir şekilde, “Peki ama o zaman memleket nasıl idare edilecek? Bu padişah giderse devletin idamesi için yine bir padişah lazım gelecek” diye cevap vermiş. Mustafa Kemal, bu tepkiye celallenerek,
Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki olmaz denen her şey yaşanabiliyor, imkânsız denenler yapılabiliyor!
Her seferinde, artık şaşıracağım bir şey kalmadı diyorum ama illa şaşıracak bir şey buluyorum.
İşte yine ‘yok artık’ diyeceğim bir olayı, ağzım açık yazıyorum;
Fransa denince ilk akla gelen şeylerden biri olan, dünyaca ünlü Louvre Müzesi, güpegündüz soyuldu!
Ya öyle böyle bir soyulma değil! Dünyanın en çok korunan müzelerinden birisi burası ve sabah saatlerinde, toplam 7 dakika içinde olup bitiyor! Hırsızlar, Mona Lisa'ya birkaç blok uzaklıkta yer alan, Napolyon dönemine ait mücevherlerin sergilendiği Galerie d’Apollon bölümüne girerek Napolyon ve İmparatoriçe’ ye ait 9 tarihi parçayı çalıyor. Hırsızların kaçarken, Fransız İmparatoru III. Napolyon’un eşi için tasarlanan özel tacı düşürdükleri ve tacın kırılmış şekilde ele geçirildiği açıklanıyor.
Vay vay vay! Şöyle bir baktım da yazdıklarıma, sanki yakında yayınlanacak bir dizinin, adı da mesela ‘Casa da la
Bazı sözcükleri yazmak, hissetmemişsen ya da yaşamamışsan, ne kolay!
Dile kolay da yüreğe zor!
Gurbet mesela, altı harf ile yazılan, cümlelere, ciltlere sığmayan!
Gurbet, Türk halkının en çok da Anadolu insanının ağıt yazılı edebiyatı, anadan-babadan, yârdan-evlattan ayrılığın destansı adıdır. Hasrettir, çiledir, acıdır, vuslattır! Nemli gözlerin, titreyen yüreklerin sıla özlemiyle yandığı diyardır.
Uzaklar için söylenir gurbet, uzaktaki özlenenler için!
İçi ürperten bir kelime gibi gelse de ‘uzak’, çok da ürkütmüyor beni. Çünkü uzak diye bir yer yok, sen uzak olmazsan eğer, bir yerlere, kişilere!
Yan yanaysa ruhlar, gözler kapandığında buluşabiliyorsa birbirleriyle, hissedilebiliyorsa her şey görmeden bile, dualar ediliyorsa her akla geldiğinde, uzak sadece bir kelimeden ibarettir sözlükte!
Şiirler süzülürken gecelerde, notalar akıp giderken, düşmemek için sıkı sıkı tutunduğun kelimeler çıkarır insanı, kendi ücrasından. Şairin dediği gibi; “Uzak dediğin önce içinde bi
Artık döndüyse herkes şehre, alıştıysa yine sabahın köründe kalkıp yollara düşmeye, düzene girdiyse dersler yavaş yavaş, trafik kördüğüm ise yeniden yağmurla sarmaş dolaş, kavuşma vaktimiz gelmiş demektir bizim!
O zaman başlasın yeni sezon! Uygun adım- marş marş!
‘Yeniden başlamak’, size ne hissettiriyor?
Yeşilli kırmızılı, yanıp sönen neon lambalı süsleri ve görkemli ağacıyla yılbaşını mı? Ya da tomurcuklanan çiçekleri, yeşeren ağaçları, çimeni, bitkisiyle ilkbaharı mı?
Yoksa çıktığında listelerde fırtınalar estiren, ‘Yeniden başlasın, burada kalmasın’ diyen Yeşim Salkım’ı mı?
Benim için sonbahar, yeniden başlamanın adı! Tamam içinde geçen son, biraz ironik kalıyor kabul ama vuslat da en çok bu mevsime yakışıyor valla!
Çarşıda, pazarda kavun- karpuzun yerini mandalinanın aldığını görmekle açıyor yüreğimdeki hazan güneşi, sağanak yağmurlar ıslatıyor kurumaya yüz tutmuş düşlerimi!
Havanın, ergenlik dönemi diyorum ben sonbahara! Ne giyeceğine karar veremiyorsun, aynı gün içinde tiş&oum
Yaz demek düğün demek!
Yazın gelmesiyle birlikte, düğün mevsimi de açılıyor, dernekler kuruluyor. Hadi düğün tamam da kına hadisesi, enteresan valla! Eşine, çocuğuna, yuvasına kurban olsun diye geline yakılan kına, gelinin yakınları, arkadaşları tarafından toplaşılıp evleniyor diye gelini kınama da olabilir aslında!
Şaka bir yana, isteme merasimiydi, sözdü, nişandı, kınaydı, düğündü- tüm bu törenler, özellikle kadınların evrilen hayatlarının renkli reklamları!
Sanırdım ki sadece bizim memlekette değil her coğrafyada böyle! Taşınan, koparılan, soyadı değişen, ezilen, hakları verilmeyen hep kadın!
Değilmiş! Öyle bir yer varmış ki roller değişmiş. Ne yaşıyorsa buralarda kadın, erkek yaşıyormuş orada! Neresi burası derseniz, cevap Sumatra!
Endonezya’nın en büyük adası Sumatra'da evlenen erkekler, kız evine gelin-pardon damat gidiyor. Bu adada erkek, kadının soyadını alıyor ve karısı tarafından sokağa atılan erkekler için 'sığınma odaları' bulunuyor. Burada soy/soyad kadından geçiyor, bütün miras kadına kalıyor. Evlilik teklifini kadın erkeğe yapıyor ve mehri
Yazın ortasına geldiğimiz şu günlerde, yaz güzellemeleri hepimizin dilinde!
Kavun- karpuz- peynir, deniz-güneş-kum, tatil- plaj-Bodrum üçlemeleri, ilk akla gelenler yaz deyince!
Ama asıl bir şey var ki yazın alamet-i farikası, yazların sultanı!
Serinlik desen onda! Renk desen onda! Aşk, tutku, tat hepsi onda!
Afet-i dünya; Dondurma
Yazarken bile tükürük bezlerim harekete geçti, o mis gibi sakız kokusu burnuma geldi.
Öyle çok severim ki dondurmayı, yazı- kışı yoktur bende, başkadır kalbimdeki yeri! Herkes sever de çocuklar bir sever sanki! Valla ben küçükken dondurmacıyla evleneceğim derdim, düşünün yani! Peki yazın o sıcak havasında içimizi serinleten, kızgın kumlardan serin sulara atlarmış hissi veren dondurma nasıl çıkmış acaba ortaya? Bulanın ruhuna da buradan bir Fatiha!
İşin enteresan yanı, dondurma tek bir kişi tarafından icat edilmemiş, farklı kültürler ve yüzyıllar boyunca ona katkıda bulunan kişilerin getirdiği son noktaymış. Bir kısım tarihçilere göre dondurmanın hikayesi, M.Ö 4.yüzyıla dayanıyor. Boğazına düşkünl&u
O bir kral!
Tanrıların kralı! Gökyüzü, yıldırım, şimşek, gök gürültüsü, hukuk, düzen ve adalet tanrısı!
O göklerin ve yeryüzünün hükümdarı Zeus!
Kardeşlerinden Poseidon denizlerin tanrısı, Hades ise yer altı tanrısıydı. Kendisi de bir zamanlar cennet olduğuna inanılan Olympos dağında yaşayıp dünyayı buradan yönetirdi! Adil, merhametli aynı zamanda da kolay sinirlenen, öfkeli bir tanrıydı Zeus! Sinirlendiğinde şimşek ve yıldırımlarını savurup aslan gibi kükrüyordu!
Sadece belgesellerde, kitaplarda gördüğüm aslanı, kanlı canlı karşımda gördüğüm ilk anı hatırlıyorum. 7 yaşındaydım ve şehre gelen Medrano Sirki’ne gideceğim için 1 gece önce heyecandan uyuyamamıştım. Uzun bir kuyrukta sıra bekledikten sonra içeri girebilmiştik nihayet ve ben her çocuğun yaptığı gibi münasebetsiz bir zamanlamayla tuvalete gitmem gerektiğini söyledim babama! Çadırın arka tarafına doğru ilerleyerek tuvaletin yerini bulmaya çalışırken yolu karıştırdık ve yanlışlıkla hayvanların tutulduğu kısma geldik. Ağlamaya benzer bir ses