ADVOCATUS

Yılın en önemli haftalarından birindeyiz; “5 Nisan Dünya Avukatlar Günü” haftası!

Bunun avukat olmamla bir ilgisi var sanıyorsanız haklısınız :)

Tamam mesleğime torpil geçiyor olabilirim ama geçtikten hemen sonra, az ileride bu mesleğin ne kadar önemli, gerekli ve de prestijli olduğunu göreceksiniz!

Tarihi geçmişi, eski Yunan ve Roma’ya kadar giden, yeryüzünün en eski mesleklerinden biridir avukatlık, savunma sanatıdır. Avukat sözcüğü, eski Yunanca'da üstün, ayrıcalıklı ve güzel konuşan anlamına gelen “advocatus” sözcüğünden dilimize ve diğer dillere yerleşmiştir. Savunma en kutsal haktır, bu kutsal hakkı kişi yerine vekaleten gerçekleştiren de avukattır. Hukuk; insanlığın ortak huzurunu güvence altında tutmaya dönük evrensel ilkeler matematiği. Avukat ise parayla dert satın alan matematikçi; Dertleri kendine iş edinen, karşısında para karşılığı derdini veren, sıkıntılı yüzler gören.

Her şey bir idealle başlar; Haksızlığı durdurmak, mağduru savunmaktır hedef! Haklı hakkını, haksız cezasını alacaktır, bunu da avukat sağlayacaktır. Bir şey diyeyim mi; İstenerek ve yürekten arzu edilerek okunacak bölümdür hukuk, yoksa birinci sınıfın başında kalın kalın kitapları, sayfa sayfa mevzuatları görünce kaçıp kurtulmak en iyisidir,  ilerisi daha vahimdir. Kesin bilgidir rahatlıkla yayılabilir. Avukat olarak sadece bir meslek seçmezsiniz, aynı zamanda bir hayat seçersiniz!

Karizması çok, çilesi bol bir meslek avukatlık! Onca araştırma, çalışma, günler süren hazırlanma, geceler süren düşünme süreci, defalarca arşınlanan adliye koridorları neticesinde dava kazanıldığında, ‘müvekkil zaten haklı olduğu için’ kazanılmışken davanın kaybedilmesi halinde sebep avukattır. Kazanan hep müvekkilin iken, avukat kaybedendir.

Ülkenin birinde bir işadamı yaşarmış. Bu işadamının hastalandığında, senelerdir hep gittiği bir doktoru ve her türlü hukuki sorununda başvurduğu bir avukatı varmış. Her zaman onlardan ne kadar çok memnun kaldığını defalarca vurgularmış. Ancak günün birinde doktor, avukatın kendisinin aldığı ücretten çok daha fazlasını aldığını duymuş ve bozulmuş olarak bunu işadamına sormadan edememiş, aldığı yanıt ise gayet ilginçmiş.

İşadamı; 'Benim bir rahatsızlığım olduğunda her ne kadar beni iyileştirmek için elinden geleni yapsan da ben iyileşene kadar hastalığımın acısını çekiyorum. Hâlbuki hukuki bir sorunum olduğunda avukatıma yetkiyi veriyorum bütün sıkıntıları ona yüklüyorum ve hiç bir rahatsızlık duymaksızın işime devam ediyorum, işte aranızdaki fark!

Demokratik devletlerin özü,  kuvvetler ayrılığı prensibine dayanır.

Kuvvetler ayrılığı, yasama - yürütme - yargı organlarının birbirinden bağımsız olmasını ifade eder. İşte avukat da bu meyanda toplumun olmazsa olmazıdır. Çünkü yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmayı, serbestçe temsil eder. Avukatlar, kimseye tabi değildir. Kendi gözlemleri, inandıkları doğruları ve kendilerine has metotları vardır. İster sevilsinler ister sevilmesinler gerçek olan şu ki avukat, adaletin mihenk taşıdır.

Ve en önemlisi de;

Tarih boyunca köle kullanmamışlardır ama hiçbir zaman da efendileri olmamıştır!

“Dünya Avukatlar Günü” Kutlu Olsun! 

……………………………………*………………………………….

Sultan geldi sultan !

Pahalılıktır, zamdır, hastalıktır, savaştır derken sessiz sedasız geldi sultan!

Eskiden olduğu gibi kaftanını savura savura, rüzgarını kata kata, marketleri doldura doldura olmadı gelişi! Ama neyse ki geldi, nefisleri biraz olsun dizginledi, çılgınca yiyip içip gezilen sosyal hayatın fişini, bir aylığına çekti. On bir ayın sultanı Ramazan, hoş geldi, sefa getirdi!

Oruç tutsak da tutmasak da özel bir ay ya ramazan. Sıcak pide kuyruğundaki sabırsız bekleyiş, davul sesindeki heyecan, sahurda uykulu gözlerle içtiğin çay, televizyonda beş milyonuncu kez yayınlanan ‘Çağrı’ filmi, radyodaki türküler, hikayelerdir. İftar yaklaşırken mutfaktan gelen mis gibi kokular, masanın üzerindeki zeytin tabağı, beklediğin ezandır. Alış veriş sonrası verilmiş imsakiye, abur cubura uzun aradır. Sizi bilmem de bana hissettirdiği ortaklık duygusu, ramazan ayının! Birliktelik, açlığa, yokluğa beraber katlanma, ödülünü de beraber paylaşmaktır. Naftalinleyip hurçlara kaldırılan insanlığın, meydana çıkmasıdır. Tabi olay biraz amacından sapmıyor da değil; Yüce Allah’ın irademize hakim olmayı öğrenelim, kendimizi açlıkla terbiye edelim, fakirin açın halinden anlayalım diye orucu buyurduğu fakat nasıl oluyorsa yapılan gıda harcamalarının, diğer aylara göre kat kat arttığı ay oldu artık ramazan. Zannımca ortada bir yanlış anlaşılma var; İradeye hakim olup açlıkla terbiye olunacağına, fakirin, açın hali anlaşılacağına, "Vay be açlık ne fenaymış. O halde yediklerimin kıymetini bileyim, açlara yardım edeyim" diyeceğine yiyeceklere fütursuzca hücum ediliyor. İnsanın bir günde yiyemeyeceği kadar çok ve çeşitli yemekler, sofralara konuluyor. Çatlayana kadar yemek yenip mide fesatları geçiriliyor. E oldu mu şimdi, tutulan oruç kabul edildi mi? ibadet gerçekleşti mi?

Ya da toplumun ‘oruç tutanlar ve tutmayanlar’ olarak ayrıştırılıp tutanların yobaz, tutmayanların kafir addedilmeleri gerekli mi?

Bence bu vesileyle belirtelim ki orucun amacı, tutmayanların hayatını işkenceye çevirmek değil tutmayı tercih edenlerin nefsini kendi yollarınca terbiye etmeleridir. Aksi kabul edilemez, düşüncesi dahi mümkün değildir!

"İyi dilekler"dir ramazan. Arkasından gelen bayram, öpülen eller, açılmış kollar, belki bir daha asla olamayacak sımsıkı kucaklaşmalardır. Lakin madem bu kadar önemli bu kadar yararlı bu kadar sultan bir ay da neden bitince sevinçten bayram yapılıyor diye merak etmişliğim vardır!

Şaka şaka! Ardından gelen bayram, cefadan sonra gelen sefadır!

Hayırlı Ramazanlar!

…………………………………*…………………………………….

Kürk Mantolu Madonna;

Birkaç gündür Raif Efendi’yi düşünüyorum. İçine kapanık, melankolik, sessiz ve dış dünyaya uyum sağlayamamış Raif Efendi’yi. Hayatı boyunca birçok şeye boyun eğmiş, haksızlığa uğradığında bile buna karşı koyamamış, sevmediği bir kadınla evlenmiş o güçsüz adamı. Kendi hayatına kendi yön verememiş, başkalarının istediği bir insan olarak hayatını sürdürmüş ve bugün çevremizde onlarcasına benzeyen bu silik, güçsüz karakteri...

 20'li yaşlarında babasının isteği üzerine-bakın yine kendi isteği ile değil, gittiği Berlin'de, sanata olan ilgisi sayesinde bir sanat galerisine gitmiş Raif. Galerideki tablolar arasında bir sanatçının otoportresini görmüş ve kadına aşık olmuş. Öyle ki kendini tutamayıp hemen her gün tabloyu görmeye gitmeye başlamış. Artık ritüel halini alan bu tabloyu seyretme seanslarından birinde bir kadın onun yanına gelmiş. Bu kadın, tablonun sahibi olan sanatçı Maria Puder'miş. Raif, Maria'ya aşık olmuş ama Maria'nın kendisine olan hislerinden emin olamamış. Birlikte rüya gibi günler geçirmişler. Bir gün Raif, babasının öldüğünü öğrenmiş ve memleketi Havran'a dönme kararı almış. Maria ile burada mektuplaşmaya devam etmişler fakat birkaç mektuptan sonra, Maria'nın mektupları kesilmiş. Sonra ne oldu diye sormayacaksınız değil mi? Alın da kitabi, okuyun yani :)

1943 yılında yayınlanan bu romanı, Kürk Mantolu Madonna’yı ilk okuduğumda üniversitedeydim. İtiraf etmek gerekirse çok sıkılmıştım okurken. Yıllar sonra bir arkadaşımın, ‘Bir tasvir gurusuna bu kitabı okumak yakışır’ diyerek hediye etmesiyle bir kez daha okuyunca farkı gördüm; İnsanın ruh hallerini, dalgalanma ve devinimlerini, karakter tahlillerini çok iyi yapmasıyla farklıydı kitap, konu değildi önemli olan işleyiş stiliydi. Hala popülerliğini koruyan ve ilk kez 1943’te basılan Türk edebiyatının bu başyapıtı, hala ayda ortalama 10-15 bin arasında satmaya devam ediyor. Sabahattin Ali’nin bunun dışında yazdığı üç romanın da ana karakteri erkek ve bu üç karakter de bulundukları çevreye uyum sağlayamamış kişiler. Tüm eserlerinde seçtiği konular ise sosyal sorunlar, iletişimsizlik ve yalnızlık! Zülfü Livaneli’nin Leylim Ley şarkısından Edip Akbayram’ın seslendirdiği Aldırma Gönül’e kadar birçok şarkının da söz yazarı olan Sabahattin Ali, hakkında açılan davalar nedeniyle Bulgaristan'a kaçma girişimi sırasında kendisine rehberlik eden kişi tarafından 2 Nisan’da başına sopayla defalarca vurularak öldürülmüş! Böyle büyük bir üstadı,  vahşice katledilişinin 74. yılında saygıyla anıyoruz!

Nurlar da Uyu Sabahattin Ali, Maria Pudre’ye de selam söyle !

………………………………………..*…………………………………

HAFTANIN EN’LERİ;

Haftanın Dayağı; Ramazan döneminin ilk oruç dayağı Edirne’den geldi. Bir lokanta sahibini, "Ramazan ayında dükkan açılmaz" diyerek taciz eden şahıs lokanta sahibi tarafından dövüldü. Yahu herkesin ibadeti kendine, insanları rahatsız etmeye kimsenin hakkı yok. Hem soruyorum; Dükkan açan şahsın orucu, bir başkasına zarar verdi diye, lokanta sahibinin de orucu, dayak ‘yedi’ diye bozulmuş mudur?

Haftanın Dolandırıcılık Yöntemi; 73 yaşındaki emekli kimya mühendisi İskender Akan'ın cep telefonuna gelen 7 milyon liralık haciz mesajı ile ortaya çıktı. Pencere Yöntemi denen methotla dolandırılan Akan, olayın şokunda. Dolandırıcıların başvurduğu 'pencere yöntemi' de şöyle; Size imzalayacağınız bir kâğıt getiriyorlar. O kâğıtta sizin imzaladığınız kısım kesilmiş oluyor. Altında da yapışkanla yapıştırılmış bir senet bulunuyor. Siz kargo veya başka bir evrağı imzalarken aslında senedi imzalamış oluyorsunuz. En acısı da yeni dolandırıcılık yöntemleriyle sadece paranızı kaptırmıyorsunuz, insanlığa güveninizi de tamamen kaybetmiş oluyorsunuz!

Haftanın Zammı; Artık sadece gezen tozan, yiyip içen, eğlenen tayfayı değil evde oturan, dışarı çıkmayan, film izleyip mutlu olan tayfayı da vurdu. Dünyanın en büyük film ve dizi platformu Netflix, üyelik ücretlerine yüzde 42'ye varan zam yaptığını açıkladı, film severler hopladı! Ah be Netflix, tek eğlencesi film izlemek halkın canı yandı, hiç mi vicdanın sızlamadı! 

CANSEN ERDOĞAN