HAYATTAN ÇIKARILACAK İLK DERS

Hep derim; Bizim memlekette yazın resmi gelişi, üniversite sınavının bitişiyle başlar!

Ne zaman biter sınav, şehir boşalır, yazlık mekanlar bir bir açılır. Değil bir öğrencinin, sınava girecek olanın kaderi, bir mevsimin gelişi bile bu sınava bağlıdır.

Yıllar oldu bu sınava gireli! Onca yıldan sonra dün gibi hatırlıyorum hala her şeyi. ‘Yarın kaderim değişecek, geleceğim bir başka görünecek’ düşüncesi ve midemde kramplarla geçen sınavdan önceki son geceyi. Yıllar süren emeği, sınav denen en keyifli, en dinamik ve en eğlenceli geçmesi gereken yılların katilini. Oradan geçen onca yıla rağmen görünen o ki değişen bir şey olmamış gibi. Her mahallede açılan ve mantar gibi türeyen üniversiteler ve sayısı bir önceki seneye daha da artan öğrenciler dışında tabi!

Konuya öğrenci olarak içeriden değil de veli olarak dışarıdan bakınca sorulacak çok soru geliyor aklıma. Örneğin üç- beş tane öğretmenin hazırladığı sınav soruları bir kişinin kaderini nasıl belirleyebiliyor? Kişinin geleceği, birkaç saatte nasıl şekillendirilebiliyor? Onca yıllık çalışma, sınav psikolojisi adı altında nasıl heba edilebiliyor? Yeteneklerin, insani değerlerin katsayısı ne? Bir gece önce uykusunu iyi alanlar, yıllar boyu dur- durak bilmeden çalışmış ama heyecandan uyuyamamış olanlara göre nasıl daha şanslı olabiliyor? Ve son olarak da bu sorduklarıma hangi babayiğit cevap verebiliyor?

Sınav böyleyse sistemin de elbet vay haline! Düşünün, kişi bilgisayar mühendisliği okumak istiyor, kod yazıyor, yazılımcı olma niyetiyle yola çıkıyor. Ama hayatında hiç karşısına çıkmayacak, lazım da olmayacak organik kimyayı, matematikte türev- integral- lineer cebiri, biyolojide bitkilerin pistil hücreleriyle üremesi ve vejetatif organlarını ezberlemek zorunda!

Önceden tek gün yapılan sınav, zaten mevcut adrenalin daha da artsın, birinci gün iyi geçmezse kişi ertesi gün daha da daralsın mantığıyla olsa gerek iki güne çıkarıldı. Stres azaltılacağına arttırıldı!

Konunun ülke ekonomisi ve istihdam meselesi bakımından ayrı bir durumu var ki o da apayrı! Her köşe başında bir üniversite açılıyor. Yaşasın! üniversite mezunu olmayan kimse kalmıyor. İyi tamamda bu üniversite mezunları da iş bulamıyor. Hasbelkader bulanlar da iş beğenmiyor. Hangi üniversite mezunu lokantada komi, bulaşıkçı olmak ister ki! Ya da tornada çalışacak kalfa nasıl bulunacak ki! ‘Ben üniversite mezunuyum, masa başı iş istiyorum’ diyen kitleye iş bulmak da meslek lisesi mezunu arayıp bulabilecek kadar şanslı olmak da mesele memlekette!

Herkesi ayrı bir yeteneği, kapasitesi, görmüş geçirmişliği var. Kimi işçi olmaya uygunken kimi memur olabilecek durumda. Ama işçinin kıymeti bilinmediğinden, meslek erbapları hor görüldüğünden, memuriyet de ömür boyu garantili meslek diye düşünüldüğünden velileri tarafından çocuklar zorla, yaşı büyükler de bir umutla üniversite sınavına giriyorlar. Bu talep üzerine Çemişgezek’de bile üniversite açılıyor ama İŞKUR, işsizlik maaşı ödemede rekora doymuyor.

Tamam kabul ediyorum, hayatın kendisi bir sınavken üniversite sınavı sadece bir kriter. Valla illa da hayattan bir ders çıkarılacaksa ilk matematik çıkarılsa yeter!

İmza; Öğrenci annesi :)

……………………………………………….*……………………………………………………

3 yanlış, 1 doğruyu götürüyor mu?

 

Türkiye iki gün önce, sürmanşetten yayınlanan sürvahşet bir olayla sarsıldı. Şiddet uygulanan bir kadının, uygulanan şiddet sonrası sansürsüz yayınlanan fotoğrafı, büyük polemiklere yol açtı. Bu fotoğrafın yayınlanmasına tepki gösteren kesim, bunun insan haklarına, basın-yayın ilkelerine şiddetle aykırı olduğunu savunurken, aksi görüştekiler bugüne kadar sadece cümle içinde kullanılan kadına şiddet’in ilk kez bu kadar dikkat çektiğini, sözde değil özde bir farkındalık yarattığını ve bu konuda artık daha duyarlı yaklaşılacağını dile getirdiler. Aslında her iki taraf da kendine göre haklı!

Yüzyılın hiç bitmeyen, bitecek gibi de gözükmeyen kürtaj sorunu, yine gündemde, yine dillerde. Hukuken, dinen ve de ahlaken hep tartışılan, her kafadan ayrı sesler çıkartan bu hassas konu, yine fikirleri ikiye bölüyor. Bir kısım, kürtajın bebeği dünyaya getirmek istemeyen, gelse de ona bakabileceğine inanmayan annenin manevi hakkı olduğuna inanırken, sosyal, dini ve etik haklardan yola çıkan bir diğer kısım ise bunun, bebeğin yaşama hakkının elinden alınması olarak yorumluyor. Aslında her iki taraf da kendine göre haklı!

Doğrular ve yanlışlar! İnsanın varoluşuyla doğan, zamanla gerçekler ve de yalanlarla kardeş olan! Toplumdan topluma, hatta aynı toplumda insandan insana değişen değer yargıları. Yıllara göre değişen sanrı, bazen mahalle baskısı çoğu kez de toplum dayatması. İnandığın doğrunun başkasının yanlışı olması, içinden yükselen ‘dur, yanlış yapıyorsun’ sesinin doğru diye ayakta alkışlanması. İki nefes arasından ibaret ömrün, bu iki kelimeyle sınırlanması. Doğru var diyelim, yanlış da, peki ama neye göre, kime göre?

Bakarak öğrenilseydi, kediler kasap olur denir. Yaşamadan bilemez insan, doğru ve yanlış ancak yaşayarak öğrenilir. Yaşamak da ince iştir hani, öyle şakaya gelmez. Yaşayacaksan hakkını vererek yaşayacaksın, öyle ucundan tutarak değil. Adam gibi gireceksin yaşama, hani diyorlar ya bodoslama, işte tam da öyle. Gardını alıp koruyacaksın kendini, inadına düşmeyerek, eğilmeyerek. Bazen hayatın ters bir kroşesiyle burun buruna gelsen, gelmekle de kalmayıp yumruğu yüzünün ortasına yesen de, ona kadar kalkacaksın yerden, dağılan parçalarını toplayıp başlayacaksın yeniden. Anlayacaksın nerede yanlış yaptığını, doğru yapıyordum diye düşünürken önceden!

Kendi kurallarını kendin yaratırsın, yoksa başkalarınınkine uymak zorunda kalırsın. Tırnaklarını geçirip yaşama, sımsıkı tutunacaksın. Mühim olan hayatta dik durmayı öğrenmek, çünkü birileri gelip seni mutlaka itecek! Hakkını vererek yaşayacaksın hayatı, çizginde yürüyerek. Sabahların uzak olduğu gecelerde, yorganı üzerine çekip ben elimden geleni yaptım diyerek. Çünkü düşüncelerin ne ise, hayatın da odur ve hayatını değiştirmek istiyorsan önce düşüncelerini değiştirmen gerek!

Bizler test çocuğuyuz, üç yanlış bir doğruyu götürür diye öğretildik de, üç doğru bir yanlışı götürür mü hayatta, bakacağız artık. Nasıl mı, tabii ki yaşayıp görerek!

…………………………………..*…………………………………………………..

Sızlayan kemikler, sızlayan vicdanlar!

Bu dünyada kadın, ağaç, hayvan olmayacaksın arkadaş! Gün geçmiyor ki bunlardan birine yapılan bir eziyetle karşılaşılmasın, bir vahşetle uyanmayalım! Hatırlarsınız üniversite öğrencisi Pınar Gültekin'i boğduktan sonra varile koyup, yakan Cemal Metin Avcı’nın yargılamasına başlanılmıştı. Avcı, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı ama ceza 'haksız tahrik ile 23 yıla indirildi. Haksız tahrik de şu; Katilin beyanına göre maktul Pınar Gültekin, çantasından bıçağı çıkarmış o da kendini korumaya çalışmış. Bıçak kolunu yaraladığından paniklemiş, bu yüzden öldürmüş. Oysa dosyada bıçak yok, adli tıp raporuna göre bıçak yaralanması da yok. Tahrik nerede, daha da önemlisi haksızlık bunun neresinde?

Gencecik bir kızı boğarak öldürüp yakıp daha sonra varile koyup üzerine çimento döken biri hangi hakla, hangi mantıkla tahrik indiriminden yararlanıyor, hukuku geçtim bu hangi vicdana sığıyor?

Hep merak ederim böyle karar verenler, katledilenler acaba kendi kızları, eşleri olsaydı, aynı kararı verebilirler miydi? Sanmıyorum!

13 duruşma sonunda anlaşılan o ki öldüren değil öldürülen yargılandı!

Öldürülenin kemikleri, toplumun vicdanı sızladı!

………………………………….*…………………………………………………………………

HAFTANIN EN’LERİ;

Haftanın Haberi; Türk televizyonlarının tartışmasız en başarılı, en güvenilir ismi, televizyon programcısı Müge Anlı’nın, canlı yayında evleneceğini açıklaması oldu! Yıllardır çözdüğü vakalar, bulduğu kayıplar, yakaladığı suçlular ile Türk Emniyet Teşkilatının en büyük yardımcısı olan Anlı’nın evleneceği kişi de emniyetten! İstanbul Asayiş Müdürü Şinasi Yüzbaşıoğlu ile evlenecek olan başarılı televizyoncu, şu ülkede mutluluğu en çok hak eden kişi bence! Binlerce insanı, yuvayı mutlu eden biri olarak mutlu olma sırası onda hem de fazlasıyla. Aldığı onca dua, değil işte boşuna! Bir yastıkta, huzurla kocayın inşallah!

Haftanın Estetiği; Estetik kraliçesi, Seda Sayan’ın yeni eşiyle birlikte yaptırdığı işlemler silsilesi! Seda Sayan ve genç eşi Çağlar Ökten birlikte estetik yaptırdı. Çağlar Ökten saç ektirirken, şarkıcı Seda Sayan silikonlarını yeniletti. Görünen o ki Seda Sayan, evlenir evlenmez çocuğu kendine benzetti. Bu gençlik aşkı, genç görünme telaşı nereye kadar Allah aşkına! Ne kadar estetik yaptırırsanız yaptırın doğa kanunu diye bir şey var, belli oluyor yaşınız illa! Bu kadar astırma, gerdirme, şişirme operasyonundan sonra makyajsız halinizle aynaya baktınız mı acaba? Sanatınızla aklınızla mutluluğunuzla gelin gündeme, öylesi daha mantıklı hatta daha maliyetsiz valla!

Haftanın Saçmalığı; "Ben standart mezara sığmam ki" sözleriyle mezarlık endişesini dile getiren Ersoy; "Sayın İçişleri Bakanı'ndan istirham ettim, mezar yerim belli” dedi. Alınan mezar, hayranları ulaşmasın diye biraz derin ve asansörlü yapılacakmış, asansör de şifreli olacakmış. Mezarın maliyeti de yaklaşık 1,5 milyon TL olacakmış. Yapılan açıklamaya göre dinimiz çok şatafata müsaade etmediği için mezar hayli sade olacakmış! Yalnız hakikaten bu fiyata sade bir mezar yapmaları iyi olmuş. Sade olmayanı ne kadar tutacaktı kim bilir! Bir de biri kendisini uyarsa da dinimiz şatafata sadece ölünce mezarda değil, gerçek hayvanların kürklerinin giyilmesi gibi yaşarken de müsaade etmez!

Haftanın Acısı; Ciğerlerimizi dağladı! Geçen yaz olan kabus yeniden başladı, Türkiye’nin incisi, oksijen kaynağı Marmaris’te ormanlar yanmaya başladı. Yangının üç ayrı noktada birden eş zamanlı başlaması sebebiyle bunun sabotaj olma ihtimalinin yüksek olduğu söyleniyor! Merak ettiğim şu, Allah bunların belalarını acaba ne zaman veriyor?

CANSEN ERDOĞAN