YONCADAN KOPAN YAPRAK

Dört yapraklı bir yoncaydı onlar; Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Filiz Akın ve Fatma Girik. Türk sinemasının özel kadınları, medarıiftiharları!

Bir yıldız kaydı, bir yaprağı koptu yoncanın. Yeşilçam mavişsiz, Türk halkı Fatma Girik’siz kaldı. Her ölüm bir kayıptır ama bazı kayıpların acısı daha farklıdır. Sadece bir sanatçı değil kaybettiğimiz, gökyüzü yerine halkın içinde olmayı tercih etmiş bir stardı.

Düşünüyorum da başka hangi kişi, her rolün hakkını bu kadar verebilir? Sinemadan belediye başkanlığına, herkesin Fato ablası olmaya kadar taşıdığı her sıfatı, üstlendiği her sorumluluğu başarıyla yerine getiren Girik, Türk kadınının Anadolu- Batı mozaiği idi.

Halktan biri olmasından mı bilmem hayranları hiçbir zaman üzerine çullanmadı onun. Bir yerde görüldüğünde insanların çıldırıp üzerine atladığı, aşırı sevgiyle boğmaya çalıştığı artistlerden olmadı hiç. Çünkü çarşıda, pazarda, lokantada, sahilde, markette o her yerdeydi. Sevenlerinin dokunabileceği, ihtiyaç duyanların ulaşabileceği eldi. Bu sadece film çevirdiği zamanlarda değil belediye başkanlığı döneminde de öyleydi. İstanbul gibi bir megakentin en önemli ilçelerinden birinin- Şişli’nin belediye başkanı olup dışarıda korumasız dolaşacaksınız! Sokak sokak gezip esnafla tokalaşıp türlü insanla karşılaşıp korkmayacaksınız! Alışverişini semtin bakkalından, kasabından, manavından yapıp bundan gocunmayacaksın! O zaman bu özgüven, bu cesaret ondan başka hangi yıldıza hangi başkana nasip olmuş, onu da soracaksınız!

Şimdi bakıyorum da öyle büyük ihtirasları, egoları, kaprisleri olan bir sanatçı değilmiş ve bu şimdi görüyorum ki bu ne büyük meziyetmiş! Tek vasiyeti, halk tarafından güzel anılmak, hakkında güzel konuşulmak, unutulmamak olan Fatma Girik’i tek kelimeyle anlat deseler, güven derdim herhalde. Hangi role bürünürse bürünsün, Anadolu’dan fakir bir kadın, şehirden eğitimli bir kadın, pavyondaki şarkıcı, mazlum ana, okulda hoca- sonuç hiç değişmiyordu. Türk seyircisi, ona her zaman inanıyordu.

Hem İngiltere’nin menekşe gözlü Elizabeth Taylor’ı varsa bizimde meneviş gözlü Fatma Girik’ imiz var!

Ben kadın olarak Atatürk’ün verdiği hakları, kimselere bırakmam” diyen bu cumhuriyet kadınını biz ‘iyi bilirdik’, hakkımızı da sonuna kadar helal ettik!

Hikayeden bir bir eksiliyor çocukluğumuz, gençliğimiz, idollerimiz, hayallerimiz!

Nurlarda uyu Nigar’ların en kanlısı, şoför Nebahat’imiz!

…………………………………….*…………………………………………

Işık Tutulan Tavşanlar;

Bu ülkeyi Avrupa’dan Asya’ya, Amerika’dan Fizan’a ve hatta iç mihraklara kadar kimse yenemedi, ezemedi. Bu ülke kendini kimseye teslim etmedi, tek şey hariç; Kar!

Yahu geldim kaç yaşıma, her sene aynı karmaşa. Her sene olmasa bile 2-3 senede bir aynı kaos yaşanıyor Anadolu’da hele de İstanbul’da! Hadi eskiden meteorolojide teknoloji ilerlememişti, bir yağış olacaktı da kar mı yağmur mu belli değildi. Hazırlıksız yakalanıyorduk kara ülkece, ışık tutulmuş tavşan gibi öylece kalakalıyorduk. Yollarda mahsur kalıyorduk, elektrik gidip perişan oluyorduk ama okullar tatil oluyordu ona da mutlu oluyorduk. Aradan yıllar geçti, millet uzaya koloni yerleştirdi, önümüzde bilgisayar, elimizde telefon, tepemizde uydular, bir kar yağdı yine tavşan gibi kaldı insanlar!

Ya gerçekten anlayamıyorum, karın geleceği gün hatta saat, en az bir hafta önceden belli. Hangi bölgeye, mahalleye ne kadar yağış düşeceği de belli. Önceden hazırlık yapmak, araçları hazırlamak, tuzları yığmak, örgütlenip teyakkuzda olmak niye bu kadar zor! Fırtına kopmuşken, tipi bastırmış, millet yollara dökülmüşken pat diye tatil kararı vermek neyin kafası? Bu valiliğin mi belediyenin mi hatası?

Kar lastiği olmadan trafiğe çıkan cahil cengaver sürücülerden, dünyanın en yeni, en modern havaalanlarından biri olan İstanbul Havalimanı’nın birçok yerinin çökmesinden, E-5, TEM otobanlarında ulaşımın tamamen kesilmesine kadar yazacak çok şey var da buna ne gücüm ne enerjim var!

Belediye, duruma vaziyet ediyoruz derken Valilik araç girişini yasaklıyor. Tam bu sırada İçişleri Başkanlığı yolların açıldığını açıklıyor. İyi mi bir şeyler oluyor, iyi olsun diye mi uğraşılıyor valla kimse anlamıyor!

Çocukluğumdan beri aynı terane, bir kar yağıyor ortalık virane! Ya özel sektör çalışanlarına iki gün izin verse, kamu personeli idari izinle otursa iki gün evinde, şehir kendini bir sessize alıp titreşimde kalsa, herkes aklını başına toplasa ne güzel olur. Yollarda kalıp ona buna saldırıp hayat zorlaşacağına kara karşı kahve keyfi yapılsa, çoluk çocuk kartopu oynansa, mahallecek kardan adamlar yapılsa kar eziyet olmaktan çıkıp keyif olsa!

Ve galiba en önemlisi, güvendiğimiz dağlara kar yağmasa! Aaahhhh, aaah!...

………………………………………..*…………………………………………

Ya çaresizsinizdir ya da çare sizsinizdir;

Malum elektrik kesintisi mevzusu çok can sıkıcı. Organize Sanayilerde, elektrik kısıtlaması sebebiyle fabrikalar kilit vurdu, üretim durdu. Bunun daha uzun sürmesi halinde olacaklardan kim sorumlu!

Üstelik korkulan, bu durumun sanayi ile kalmayacağı evlere de sıçrayacağı. Evde elektrik olmadan bir yaşam düşünmek de çok korkutucu. Hayat pahalılığı, pandemi kabusu derken herkeste bir hüzün bir sıkıntı! Baktım kendim de gireceğim bu girdaba, dedim kızım kendine gel! Kaldır başını, bırak yarın için üzülmeyi! Yarın kendisi için üzülsün, bana ne!

Kolay değil tabi, hep olumlu olabilmek, pozitif düşünebilmek! Ama güzel olan, zoru başarabilmek, asıl gaye de buna ulaşabilmek! Ondan değil midir ki Pollyanna, bugün hala çocukluğumuzun demirbaşı, olumlu düşünce gücünün baş tacı!

Şu bir gerçek ki gözler yaşarmadıkça gönüllerde gökkuşağı oluşmaz. E gökkuşağı da yağmursuz çıkmaz!

Pozitif olup pozitif düşündükçe, işlerin yolunda gitmesi tesadüf değildir aslında. Evrene mesaj gönderilmiş, evrenden “iletildi” raporu gönderilmiştir. Neyi çağırmışsak, o gelmiştir!

Hayatımızdaki gölgelerin çoğu, kendi güneşimizin önünde durmamızdan oluşur. Çünkü yüzünü güneşe çeviren kişi gölge göremez.

İnsanın en büyük geçeği, gücünü aldığı kaynaktır. Ne olacağına siz karar verirsiniz, yaşam bunun alet-edavat çantasıdır.

Diyeceğim o ki; Ya ümitsizsinizdir; ya da ümit sizsinizdir!

Ya çaresizsinizdir, ya da çare sizsinizdir!

……………………………*………………………………….

HAFTANIN EN’LERİ;

Haftanın Gerginliği; Rusya- Ukrayna arasında yaşanıyor. Sanki dünyada dert kalamamış gibi, dünya açlık- hastalık- enerji kaynaklarının tükenmesi sorunuyla karşı karşıya değilmiş gibi hala savaş muhabbeti! 2014’te Rusya’nın, Ukrayna’ya bağlı Kırım’ı ilhak etmesinden beri Ukrayna topraklarını geri almaya çalışıyor. Lakin gözü asla doymayan Rusya, buna izin vermiyor! Öyle uzaktan bakmakla da olmuyor çünkü mevzu bizi de illa ilgilendiriyor. Yani milletin derdi, bizi geriyor!

Haftanın Sorusu; Acaba pandemi bitti de bizim mi haberimiz yok? Sağlık Bakanlığının ancak  semptom gösteren kişilere Pcr testi yapılacağını açıklamasıyla kafalar karıştı. Semptom göstermeyenlerin sayısının çok olduğu bilindiğine göre,  onlara test yapılmadıkça sayılar nasıl bilinecek, sistem nasıl işleyecek? Temaslılara izolasyon zorunluluğu kalktığına göre taşıyıcılarsa ve yayıyorlarsa bu nasıl önlenecek?  Sizi bilmem de beni Covid değil bu belirsizlik hasta edecek!

Haftanın İç Çekişmesi; Galatasaray Başkanı Burak Elmas ile eski teknik direktörü Fatih Terim arasında yaşanıyor, sular durulmuyor. Terim ile yolları ayırmak için yeterli sebebin olduğunu söyleyen Burak Elmas, Yönetim Kurulunda da bu konuda farklı görüşler ve bilgi kirliliği olduğunu belirtti. Valla şahsim düşüncem, Galatasaray’ı diğer takımlar değil kendi içindeki düzensiz oluşumlar yıkarsa yıkar! Taraftar da bunu affetmez, tarihe yazar!

Haftanın Yemeği; Adamın boğazında kaldı. İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun kar afeti sırasında Boğaz’da yediği yemek, gündeme manşetten yerleşti. İmamoğlu; ‘ 19 saat boyunca sahadan ve AKOM'dan karla mücadeleyi yönetirken, 1 saatlik yemek molam bile konuşulur oldu’ dedi ama bu yemek, yolda saatlerce açbilaç, üşümüş olarak kalan halk için pek de haklı karşılanmadı. Zaman, ilgili dairede çalışmaları takip etme zamanıydı, halkın isyanı bunaydı. Ve galiba haklılardı! 

Haftanın Mahrumiyeti; Büyük umutlarla yapılan yeni havalimanı İstanbul Havalimanı’nda yaşandı. Uçağa alınmalarına rağmen uçmalarına izin verilmeyen ve uçağın içinde 8-9 saat mahsur kalanlar, uçağa binemeyip dışarı da çıkarılmayan, bagaj bantlarının üstünde yatanlar, çaresiz personel ve çalışanlar!

Ah sevgili Atatürk Havalimanı! Belki kıymetini anlarlar da seni yeniden açarlar!

CANSEN ERDOĞAN