‘Toplu hareket’ rahatsızlığı

Bu haftanın en çok tartışılan başlığı, 10 ülkenin Ankara büyükelçiliklerinin sosyal medyadan yaptığı ortak Osman Kavala açıklamasıydı. ABD, Almanya, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Hollanda, İsveç, Kanada, Norveç, Yeni Zelanda büyükelçilikleri Türkiye’ye çağrıda bulunarak, 4 yıldır tutuklu olan Kavala’nın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları uyarınca serbest bırakılmasını talep etti.

Türkiye’nin bu talebe cevabı sert oldu. 10 ülkenin temsilcileri Dışişleri Bakanlığı’na çağrıldı. Temsilcilere verilen mesajlar Dışişleri Bakanlığı’nın 19 Ekim tarihli açıklamasında net şekilde kamuoyuna duyuruldu ancak o metinde olmayan bir nokta, bu 10 ülkenin grup halinde hareket etmesine dönük rahatsızlıktı. Bu rahatsızlığın elbette bir geçmişi var. Zira 10 ülkeden oluşan bu grubun Ankara’da bir süredir “birlikte” hareket ettiği gözlemleniyordu.

‘Toplu hareket’ rahatsızlığı

Misyon temsilcileri, geçmişte de belirli konularla ilgili bilgi almak ya da görüşlerini iletmek için Dışişleri Bakanlığı’ndan “toplu randevu” taleplerinde bulunmuş ancak Bakanlık, bu şekildeki talepleri kabul etmemişti. Geri çevirirken de “Böyle bir gelenek yok, bilgilendirme arzu ediyorsanız bu teamüllere uygun şekilde tekli yapabilir, misyon yetkilinize bilgi verebiliriz” denilerek, randevular “tek tek” verilmişti. (Bakanlığın geçmişte yaptığı toplu bilgilendirmeler elbette oldu. Ancak onların çerçevesi belirliydi. Örneğin sınır ötesi harekatlarda ilgili bölge ülkeleri ve etkili küresel güçlere ya da uluslararası camianın ilgisini çekilen konularda Avrupa Birliği ya da Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üyelerine toplu bilgilendirme yapılmıştı.)

Uyarıda bulunuldu

Edinebildiğim bilgilere göre, AB ve Avrupa Konseyi’nden sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Faruk Kaymakcı, görüşmede bu gruba açıkça “AİHM kararlarını uygulamayan pek çok ülke var. Başka hiçbir ülkeye ya da davaya topluca tavır takınmıyorsunuz” uyarısında bulundu. Ayrıca bu şekilde toplu hareket tarzının “İyi niyetli bir tavır olmadığı, bunun konuyu siyasallaştırdığı ve yargıya müdahale teşebbüsü olduğunu, Türkiye’nin buna müsaade etmeyeceğini” belirtti. Bakan Yardımcısı’nın yabancı temsilcilere ilettiği mesajlar arasında şu da vardı:

“Grup halinde hareket tarzı kamuoyunda ciddi bir tepkiye neden olmuştur. Bu tür diplomatik teamül dışı adımlar söz konusu ülkelerin Türkiye’deki algılarına ve erişimine de zarar verecektir.”

‘Toplu hareket’ rahatsızlığı

ABD ile ikili süreç

Ankara Washington hattında bir süredir F-35/F-16 muamması var. İki hafta önce Türkiye’nin 30 Eylül’de ABD’ye 40 adet F-16 uçağı satın almak ve elindeki F-16’lardan 80’inini modernize etmek için talep mektubu yazdığı haberleri yayımlandı. Ancak daha sonra Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “teklifin ABD’den geldiğini” söylemesi, bir süre sonra da ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan “Türkiye’ye bu konuda finansal bir teklifte bulunmadık” açıklaması gelmesi kafaları hepten karıştırdı.

Bunun dışında hem Kongre’nin yeni uçaklar için gerekli satış onayını verip vermeyeceği hem de Türkiye’nin devre dışı bırakıldığı F-35’ler için ödenen 1.4 milyar doların F-16’ların alım sürecinde kullanılıp kullanılamayacağı da tartışma konusu oldu. Önümüzdeki dönemde ABD ile ikili bir süreç yürütülecek. Bir yandan F-35 programından çıkarılma süreci ABD’li özel şirketle prosedür gereği müzakere edilecek diğer yandan da yeni F-16 uçak alımı için ABD Savunma Bakanlığı ile görüşülecek.

F-35 Süreci

Türkiye ABD merkezli havacılık şirketi Lockheed Martin şemsiyesi altındaki F-35 programına proje ortaklarından biri olarak dahil olmuş ancak Rusya’dan S-400 füze savunma sistemleri satın almasına tepki olarak Washington’un kararıyla projeden çıkartılmıştı.

Bundan sonraki süreçte Türkiye’nin F-35 programından çıkarılması için önce diğer üyelerin mutabakat zaptından imzalarını çekmesi gerekecek. Bu gerçekleşirse, Türkiye’nin programdan çıkması için 90 günlük bir fesih süreci başlayacak. İşte bu noktada Ankara, ABD’li şirketle masaya oturup “finansal iade” için görüşmeye başlayacak. Bu meblağın Türkiye’ye geri gönderilmesi ya da bu paranın farklı bir projede (F-16 gibi) kullanılmak üzere mahsup edilmesi seçenekleri müzakere edilecek.

F-16 müzakereleri

F-35 süreci kendi mecrasında ilerlerken Türkiye, yeni F-16 uçak alımı ve mevcutların modernizasyonu için ayrı bir süreç yürütecek. Talep mektubunu 30 Eylül’de ABD Savunma Bakanlığı’na gönderen Ankara, bu teklifle birlikte ABD’nin Dış Askeri Satışlar (Foreign Military Sales-FMS) programına girmeyi talep etmişti. Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın teknik görüşmelere başladığını duyurduğu süreçte, Türkiye, bir de Pentagon yetkilileriyle “Kaç uçak satışı yapılabilir, ABD’nin satış planlaması, modernizasyon süreçleri nasıl ve hangi takvimde işletilebilir?” gibi başlıkları müzakere edecek ve ortak çerçevede buluşmaya çalışacak. Pentagon da o değerlendirmeleri Kongre’ye sunacak. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın metni de siyasi çerçevede olacak. Eğer iki devlet kurumu da Türkiye’ye F-16’ların verilmesi için olumlu görüş bildirirse, Kongre’deki süreç başlayacak. Türkiye, F-35 projesine yatırılmış olan miktar F-16 alımına mahsup edilse bile Kongre’den onay çıkması halinde Türkiye’nin ABD’ye birkaç milyar dolar daha ödeme yapacağı açık.

Cenevre’de 5 günün hikâyesi

Suriye Anayasa Komitesi yani rejim ve muhalefet heyeti, yaklaşık bir yılın ardından 18 Ekim’de bir araya geldi. 6. tur, muhalefet ve rejimin “anayasa yazım sürecine” geçeceği bir toplantı olması açısından önemliydi. Edinebildiğim bilgilere göre, Cenevre’de görüşmeler aslında iyi başlamıştı ancak beklenmedik şekilde kötü bitti. Hatta Birleşmiş Milletler Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen’in ifadesiyle “hayal kırıklığı”yla... 

Pazartesi günü taraflar “anayasanın temel ilkeleri”ne ilişkin taslak metinlerini sundu. “Suriye Arap Cumhuriyeti’nin egemenliği, bağımsızlığı ve toprak bütünlüğüne” dair çerçeveyi BM Temsilcisi ile paylaştılar. Salı günü “Ordu, Silahlı Kuvvetler ve güvenlik kuruluşlarının yapılarına” dair görüşlerin yer aldığı taslakları masaya koydular. Çarşamba “hukukun üstünlüğü”, perşembe de “terör ve aşırıcılıkla mücadele” başlıklarında anayasada olmasını istedikleri maddeleri paylaştılar. (Metin içeriklerine dair henüz bir ayrıntı yok) Görüşmelerde elbette birbirilerinin metinlerinde karşı çıktıkları unsurlar vardı ama bu başlıklar Pedersen ile birlikte iki gün boyunca tartışıldı. Üçüncü güne geçildiğinde ise sahada yaşananlar Cenevre’deki müzakere masasını salladı.

‘Toplu hareket’ rahatsızlığı

İdlib ve Şam saldırıları

3. günde Suriye’nin başkenti Şam ve İdlib’den saldırı haberleri gelince, iki taraf da gerildi. Şam’da askeri otobüse düzenlenen bombalı saldırı ve İdlib’de muhaliflerin kontrolündeki noktalara topçu atışlarının yapılması, iki tarafı da masada zorladı. Türk tarafı muhaliflere, Rus tarafı da rejim heyetine masadan kalmamaları yönünde telkinde bulundu.

Taraflar sakinleştirilince perşembe günü görüşmelere devam edildi. Yaşanan türbülansa rağmen, BM Suriye Özel Temsilcisi 4 günlük müzakerelerin ardından iki taraftan “anlaşılamayan başlıklar göz önünde bulundurularak cuma günü revize edilmiş metinleriyle gelmesini” istedi. Ne olduysa cuma günü oldu... Rejim heyeti başkanı Ahmed Kuzbari revize edilmiş metinleri getirmediği gibi, daha önce uzlaşılan unsurlara da itiraz etti. Dahası, Kasım ve Aralık ayındaki -gününe kadar takvimi belirlenmiş- iki toplantıya da katılmayacağını söyleyerek görüşmeleri sonlandırmış oldu. Rejim tarafının neden son anda böyle bir tavır takındığına dair net bilgi yok. Rus tarafının da bu tutuma şaşırdığı yönünde bilgiler gelse de Perşembe’den Cuma’ya ne yaşandığını ve rejimin neden masadan kalktığını önümüzdeki günlerde yaşanacaklar ortaya koyacaktır.