Rusya-Türkiye ilişkilerinin 100. yıl dönümü

3 Haziran 2020

Yüz yıl önce, 26 Nisan 1920’de, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasından sadece üç gün sonra Mustafa Kemal, Türkiye hükümeti adına Sovyet Rusyası hükümetine bir resmi mektup göndererek, diplomatik ilişkilerin kurulmasını ve Türkiye’ye yardım sunulmasını teklif etti. Mektupta şu ifadelere yer verildi: “Tüm çalışmalarımızı ve tüm askeri operasyonlarımızı emperyalist hükümetlerle mücadele etme ve tüm ezilenleri özgürleştirme amacı taşıyan Rus Bolşeviklerle birleştirmeyi taahhüt etmekteyiz.”

1920 baharı, toprakları iç savaşa ve yabancı saldırganlarla mücadeleye ev sahipliği yapan Sovyet Rusya için de son derece zor bir dönemdi. Bu koşullar altında Mustafa Kemal’in mektubu Moskova’ya ancak 1 Haziran 1920’de teslim edildi. 3 Haziran 1920’de Dışişleri Halk Komiseri Georgiy Çiçerin, Türk lidere cevabi mektup gönderdi. Sovyet hükümeti, iki ülkede hemen diplomatik temsilcilikler ve konsolosluklar kurulmasını teklif etti. Mektupta şu ifadelere yer verildi: “Sovyet hükümeti, Türk halkının bağımsızlıkları için sürdürdüğü kahramanca mücadeleyi büyük bir ilgiyle takip etmekte ve Türkiye için zor geçen bu günlerde, Türk ve Rus halklarını birbirine bağlayacak olan kalıcı dostluğun ilk taşını koymaktan mutluluk duymaktadır.”

TBMM’den ziyaret

Bu mektup, TBMM tarafından temsil edilen Türkiye’deki ‘yeni iktidarın’ fiilen tanınmasını ifade etti, bu durum Türkiye’de büyük bir coşkuyla karşılandı ve bu metin Türk gazetelerinde yayınlandı. 19 Temmuz 2020’de Dışişleri Bakanı Bekir Sami’nin başkanlık ettiği Türk hükümet heyeti Moskova’yı ziyaret etti. TBMM temsilcileri, Vladimir Lenin tarafından kabul edildi. Aynı yılın 7 Kasım tarihinde Sovyet Büyükelçiliği’nin açılış töreni düzenlendi. Sovyet Büyükelçiliği, o tarihte Türkiye’deki ilk ve tek yabancı diplomatik temsilcilik olma özelliğini taşıyordu.

Sovyet Rusyası’nın Türk halkının bağımsızlık mücadelesine yaptığı katkı çok iyi bilinmektedir. 1920-1922 yıllarında önemli miktarda silah, mühimmat, askeri teçhizat ve altın karşılıksız olarak Türk ordusuna verildi. Aynı dönemde Türkiye, çok ağır ekonomik durumuna rağmen, Rusya’nın güney bölgelerine tahıl tedariki için fırsatlar yarattı.

Aralov anıtta

1928 yılında Mustafa Kemal Atatürk’ün şahsi talimatıyla İstanbul’da Taksim Meydanı’nda yapılan bir heykelle Sovyetler Birliği’nin Türkiye’deki ilk Yetkili Temsilcisi Semyon Aralov’un Türk ulusal kurtuluş hareketinin önde gelen isimleriyle birlikte ölümsüzleştirilmesi sembolik bir önem taşımaktadır. 

Yazının devamı...

AZERBAYCAN CUMHURİYETİ 102 YAŞINDA

28 Mayıs 2020

Azerbaycan’ın Kurucu Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev, yetmiş beş yıl sonra modern Azerbaycan Devleti’nin başına geçtiğinde Mehmet Emin Resulzade’nin “Bir kere yükselen Bayrak, bir daha inmez” sözünün doğruluğuna tarih ve insanlık önünde tanıklık etmiştir

Azerbaycan; Türk ve İslam toplumları arasında cumhuriyet rejimiyle tanışan ilk ülkedir. “Bir kerre yükselen bayrak, bir daha inmez” diyerek yola çıkan Mehmet Emin Resulzade ve arkadaşlarının 28 Mayıs 1918’de kurdukları laik ve demokrat Azerbaycan Demokratik Halk Cumhuriyeti bugün 102 yaşındadır.Azerbaycan’ın 102 yıl önce elde ettiği bu başarı gerçekte; yaşanan katliamların ve acı olayların eseridir. 1918 yılında Kafkas coğrafyasında Taşnak Ermeni ve Bolşevik çetelerinin Türk varlığını ortadan kaldırmak niyetiyle giriştikleri katliamlara, soykırıma ve zulme karşı Mehmet Emin Resulzade ve arkadaşlarının direnmelerinin ortaya çıkardığı bağımsız Azerbaycan devleti çağdaş anlayışta bir cumhuriyettir. 1918 yılının başında Taşnak Ermeni çetelerinin ve Bolşeviklerin Türklük kavramına ve Türklere karşı girişimleri Ermeni asıllı Bolşevik Baku Komünü Başkanı Stepan Şaumyan’ın Baku’de gerçekleştirdiği katliamla doruk noktasına ulaştı. Şaumyan’ın katliamında hayatını kaybeden Azerbaycan vatandaşlarının sayısı ondört bindir.

Bağımsız cumhuriyet

Bu katliamlardan sonra Mehmet Emin Resulzade’nin arkadaşları  Feteli Han Hoyski, Nesip Yusufbeyli, Samed Bey Mehmandarov, Aliağa Şıhlinski, Ali Merdan Topçubaşov, Hasan Bey Agayev ve M. Seyidov’un Tiflis’ te oluşturdukları Azerbaycan Milli Şurası, 28 Mayıs 1918’de Azerbaycan Demokratik Halk Cumhuriyeti’ni ilan etti. İlan edilen bu devlet, doğuda ilk kez özgür, demokrat, laik değerler esasında kurulmuş bağımsız bir cumhuriyettir. Devletin geçici  Şura hükümeti  faaliyetini önce Tiflis’te sonra Gence şehrinde sürdürdü. Bu arada, Azerbaycan Demokratik Halk Cumhuriyeti her geçen gün artan Ermeni ve Bolşevik tehditlerine karşı Osmanlı İmparatorluğu’ndan askeri yardım talebinde bulundu. Bu yardım talebine icabet eden Kafkas İslam Ordusu Bakü’ye girdi. Bakü’nün kurtarılmasıyla da hükümet merkezi buraya taşındı. Azerbaycan Demokratik Halk Cumhuriyeti  kurulduktan sonra 21 devlet tarafından tanınmıştı. İlk tanıyan devlet ise Osmanlı İmparatorluğu’dur.

‘Ağacın bir dalı’

Yıllar sonra Mehmet Emin Resulzade kaleme aldığı “Azerbaycan Cumhuriyeti” adlı eserinde, Azerbaycan’ı ve Azerbaycan halkını tanıtırken diyecektir ki;

“Azerbaycanlılar milliyet bakımından Türk, din bakımından İslam, uygarlık bakımından da Doğuludur! Kendisine mahsus lehçesiyle, Anadolu Türkçesine yakın bir şiveyle konuşan Azerbaycan Türkü, çeşitli şivelere sahip ve bulunduğu yerlere göre çeşitli isimler taşıyan büyük Türk ağacının bir dalıdır. Azerbaycan milletinin bugün oturdukları yerler, eskiden beri Türk halkının yaşadığı yerlerdir.”

Nuri Paşa ve arkadaşları

Yazının devamı...

Küresel salgın ve dua

23 Mayıs 2020

Dünyayı titreten, panikleten; bütün ülkeleri, bütün toplumları akıldan geçmeyen birçok sorun ve sürprizle karşı karşıya bırakan koronavirüs salgını/pandemisi dolayısıyla dua evrensel bir önem kazandı. Avrupa’da, Amerika’da başta mabetler olmak üzere diğer bazı yer ve mekânlarda bütün dinler adına, insanlığın bütününün iyiliği için toplu dua ayinlerine başvuruldu ve bu devam ediyor. Bir virüs, insanlığın birçok alanda ezberlerini bozdu; maddenin, gücün, zenginliğin her zaman, her durumda yeterli olmadığı ve olmayabileceği bilincini uyandırdı. Bu yüzden üstün bir güce sığınmak ve yüzyılların tecrübesiyle bilindiği üzere psikolojik bir rahatlama elde etmek ihtiyacıyla Tanrı’ya, ‘Yaratıcı Kudret’e yönelme eğilimi ortaya çıktı. Söz konusu dualar da bu nedenle gündeme geldi. Her dinde ve özellikle ilahi (tanrısal) dinlerde dua ile ilgili esaslar, kurallar, incelikler bulunuyor. Biz de buradan hareketle bu yazıda Müslümanlık özelinde duanın mahiyetini ele almak istedik.

Dua, sözlükte “çağırmak”, “yalvarmak” demektir. Din terimi olarak dua, “sahip olmak istediğimiz, ama gücümüzü aşan bir iyilik ve nimete bizi kavuşturması veya önlemek elimizde olmayan kötülük ve beladan bizi koruması için Allah’a yalvarmak, ondan yardım istemek” anlamına gelmektedir. İnanan insan için dua bir ihtiyaç, ruhsal ve fiziksel bir rahatlama ve manevi tatmindir. İnsanın arzu ve istekleri çoktur. Bunlardan kimini kendi gücü ve çabasıyla gerçekleştirebilir, bazı amaçlarına kendi iradesiyle ulaşabilir. Fakat kendi güç ve iradesiyle her arzusunu gerçekleştirmesi, her amacına ulaşması mümkün değildir. Yine, sınırlı güç ve iradesi insanı her zaman, her mekânda kendine yönelik tehdit ve tehlikelerden korumaya da yetmez. İşte dua; gücü, irade ve yeteneği sınırlı olan insanın güç ve kudreti sınırsız olana sığınması; güçsüzlüğünün, çaresizliğinin telafisini ondan beklemesidir.

Müslümanlıkta duanın önemi büyüktür. Dua etmemizi, duaya başvurmamızı, kendisinden istekte bulunmamızı Allah Teâlâ emrediyor. “Bana dua edin size karşılık vereyim (duanızı kabul edeyim)” (Kur’an, Mü’min s.60) bu anlamdaki ayetlerden biridir. Peygamberimiz, duanın önemi ve değeriyle ilgili çok güzel sözler söylemiştir: “Dua, ibadetlerin özüdür”, “Dua, dinin direği, göklerin ve yerin nûrudur” bunlardandır. 

Din büyüklerinden biri olan Ataullah İskenderî, dua için şu hikmetli sözü söylemiştir: “Cenab-ı Hak, dilini dua etmek için serbest bıraktığı an bil ki sana lütufta bulunmayı istemektedir.”

Dua, en samimi dindarlıktır. Yaratıcımızla reklamsız, gösterişsiz iletişim kurma yoludur. Bütün Müslüman bilginler, meşru ve samimi olan her duanın geç de olsa kabul edileceğini ifade etmişlerdir.

Kabule layık bir duanın geç kabul edilmesi de kul için bir sınavdır. Kul, sabır mı ediyor, isyan mı? Rabbine bağlılığı ve güveni derinden mi, yüzeysel mi diye.

Mevlana, bazı kimselerin Allah’ın her insanın neye ihtiyacı olduğunu, gönlünden ne geçtiğini gayet iyi bildiğini, bunun için de duaya başvurmayı gereksiz bulduklarını söylüyor.

Yazının devamı...

Bilim vesayet altına girmemelidir

16 Mayıs 2020

Bağlamına göre tanımı değişmekle birlikte, en genel anlamıyla siyaset; örgütlü bir yapıyla, toplumun tümü için bağlayıcı kararları alma ve uygulama sanatıdır. Hükümet etmek anlamında da toplum ve devletle ilgili faaliyetlerin yürütülmesidir. Dolayısıyla da devlete ait kurum ve süreçleri ifade eder. Bununla birlikte, İktidarı ele geçirmek amacıyla sosyal, ekonomik ve kültürel alanları kapsayan çeşitli proje ve modellerle, toplumsal kesimlerin mutabakatını temin etmek, etkilemek ve ikna etmek amacıyla girişilen faaliyetler bütününü de  siyaset olarak tanımlamak mümkündür. Özetle, politika ya da siyaset; bir grup insanı ortak bir hareket tarzında hemfikir kılmak üzere yapılan söylem ve eylemler bütünüdür.

Çok farklı tanımlanma biçimi olmakla birlikte, bilim; materyal ve fiziksel evrenin davranış ve doğasının; gözlem, deney ve ölçüme dayalı olarak sistematik bir yaklaşımla incelenmesi ve bu olguları, genel olarak tanımlamak için yasaların oluşturulmasıdır. Başka bir deyişle küresel bir insan çabası sonucu elde edilen sistematik bilgidir.

Bilimin özü

Peki, bilim ve siyaset arasındaki ilişki nedir? 

Siyaset, özü itibarı ile, toplum kesimlerinin; ortak bir eylemde hemfikir olmalarını sağlamakla ilgilidir. Bu olgu, karar vermede, meşruiyetin kaynağı konusunda önceden fikir birliğine varılmasını gerektirir. Öte yandan, mevcut siyasi sistemlerde, tamamen rasyonel ve kanıta dayalı meşruiyet kaynağı da maalesef yoktur. Hepsi de bir şekilde az ya da çok, tartışılması mümkün olmayan, dogmatik yaklaşımlara başvururlar. Din ve inanç değerleri, doğası gereği dogmatiktir. Bu tabu kabul edilen özelliği nedeniyle, yönetimler tarafından çok rahatlıkla ve sıklıkla politik meşruiyet kaynağı olarak tercih edilmektedir. Benzer şekilde, çoğu zaman ideolojiler de dini doğma düzeyinde, meşruiyet kaynağı olarak  kullanılmaktadır.

Teokratik veya ideolojik devlet yapılarında; dogmaya dayalı oluşturulan anayasalar; tartışılamayan, sorgulanamayan bir otorite kaynağı olarak görülmektedir. Halbuki bilimin özü, felsefesi ise tartışmak, yorumlamak ve soru sormaktır. Doğal olarak, meşruiyetini bir şekilde dogmadan alan politika ile sorular gerektiren bilimin çatışması çoğu zaman kaçınılmazdır. Tarihsel perspektiften bakıldığında; bu çatışmanın; özellikle de arazi, arsa, maden doğal kaynak başta olmak üzere her türlü kıt ekonomik varlığın, büyük oranda bireyin yerine, devletin mülkiyetinde olduğu ülkelerde çok daha şiddetli yaşandığı da bilinen bir gerçektir.

Bilimle çatışma

Yazının devamı...

Hava Şehitlerini Anma Günü

15 Mayıs 2020

Bugün 15 Mayıs; son birkaç yıl evveline kadar bugün “Hava Şehitlerini Anma Günü” olarak biliniyor ve birtakım etkinlikler resmi olarak yapılıyordu. Son birkaç yıldır bütün kuvvetlerin anma günleri (Hava, Kara, Deniz) tek bir tarihte yapılmaya başlandı! 25 Şubat 1914’te İstanbul-Kahire uçuşunda şehit olan Yzb. Sadık Bey ile aynı mesafe uçuşunda 11 Mart 1914’te şehit olan Tğm. Nuri Bey, Türk Hava Kuvvetleri’nin ilk şehitleridir. Bu ilk hava şehitlerinin anısına İstanbul Fatih-Saraçhane semtinde 1914 yılında bir anıt yapılmasına başlanmış ve anıt 1916 yılında bitirilerek törenle açılmıştır. Bu açılış töreni aynı zamanda ilk anma töreni olmuştur.

Atatürk’ün emriyle

Atatürk’ün emriyle kurulmuş olan Türk Tayyare Cemiyeti’nin kuruluş yönergesindeki                                                  “36. madde” ile 27 Ocak günü Türkiye Tayyare Şehitlerini Anma Günü olarak kabul edilmiştir. Daha sonra Türk Hava Kurumu’nun 1935 yılında aldığı bir kararla törenlerin 15 Mayıs gününde yapılmasına karar verilmiştir. Son değişikliğe kadar 1935 yılından itibaren Hava Şehitlerini Anma Günü törenleri yapılmaktaydı. Artık 15 Mayıs Hava Şehitlerini Anma Günü resmi olarak yapılmamaktadır.

Askeri havacılık

1910 yılında, Avrupa’da havacılık alanında büyük gelişmeler kaydedilirken, uçaklardan askeri alanda faydalanılması düşünülerek ordularda bir hava kuvveti kurulmasına karar verilmişti. Avrupa’da bu gelişmeyi yakından izleyen Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa’nın direktifleriyle 1911 yılında Genelkurmay Başkanlığı’nda askeri havacılıkla uğraşacak bir bölüm teşkil edilmiş ve bu bölüm sonradan Teknik Hizmetler ve Müstahkem Mevkiler Müfettişliği’ne bağlanmak suretiyle askeri havacılığın temeli olan teşkilat kurulmuştu. Bu çalışmaların yanında 1912 yılı başında İstanbul’da Yeşilköy’de bir hava uçuş okulu açılmış, iki subay pilot öğrenimi için Fransa’ya gönderilmiş, havacılıkta ileri giden memleketlerde inceleme yapmak, uçak, balon satın almak ve uçuş öğrenimi sağlamak maksadıyla ayrıca bir heyet Avrupa’ya gönderilmişti.

Balkan Savaşı

Fransa’ya gönderilen subaylar, pilot diplomasını alarak memlekete döndükten sonra Fransa’dan satın alınan uçaklarla Hava Uçuş Okulu’nda pilot ve rasıt (gözleyici) yetiştirilmesine başlanmış ve ayrıca Fransa ve İngiltere’ye yeniden pilot ve bakıma eleman yetiştirilmek üzere personel gönderilmişti. Balkan Savaşı başlamadan önce Osmanlı İmparatorluğu’nda askeri havacılık politikası Balkan devletlerinden önce başlamış bulunuyordu. Balkan Savaşı sırasında yanlış politikalar yüzünden eldeki uçak ve pilotlar başlangıçta yeterince kullanılamamış, ancak daha sonra orduya keşif ve gözetleme hizmetleriyle yardımda bulunabilmişlerdi.

Yazının devamı...

Koronavirüs krizi ve çözüm yolları

13 Mayıs 2020

“Covid  19, Çin’in Wuhan kentinde ilk kez görüldüğü 23 Aralık 2019 gününden bu yana dünyanın en önemli sağlık sorunu hâline geldi. Salgının yayılma hızı, bazı günler yavaşlasa da dünya ve Türkiye genelinde artmaya devam ediyor...”

“Krizin ekonomik ve sosyal sonuçlarını ortadan kaldırmak için yapılması gereken şey, devlet yatırımlarını her alanda artırmak, karma ekonomi modeli çerçevesinde özel sektörü teşvik etmek suretiyle sosyal piyasa ekonomisini canlandırmaktır...”

Yeni tip koronavirüs ya da Dünya Sağlık Örgütü’nün hastalığı ilk kez ortaya çıktığı yılı da gösteren bir kısaltma ile adlandırmak için kullandığı bir terimle “Covid  19”(1), Çin’in Vuhan (Wuhan) kentinde ilk kez görüldüğü 23 Aralık 2019 gününden bu yana dünyanın, Türkiye’de ilk kez görüldüğü 11 Mart 2020 gününden bu yana ülkemizin en önemli sağlık sorunu hâline geldi. Hastalık, kısa zamanda bütün dünyaya yayılan bir “pandemi” (küresel salgın) niteliği taşımaktadır. Ülkelerarası ve ülke içi ulaşımlarda her türlü taşıma aracı ile gelen yoğunluk, insanlar arasındaki görüşme ve temaslardaki yakınlık, koronavirüs salgınının bulaşma yoluyla kısa zamanda yerkürenin tamamına yayılmasını kolaylaştırdı. Salgının yayılma hızı, bazı günler yavaşlasa da dünya ve Türkiye genelinde artmaya devam ediyor.      

CNN’de her gün Johns Hopkins Üniversitesi  kaynak gösterilerek koronavirüs salgını ile ilgili rakamlar yayınlanıyor. Dün (6.5.2020) açıklanan rakamlara göre; küresel plânda koronavirüse yakalanan hastaların sayısı 3.709.800, ölenlerin sayısı 259.695; ABD’de koronavirüse yakalanan hastaların sayısı 1.210.822, ölenlerin sayısı 71.463 idi.

Türkiye’de Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, her akşam koronavirüs salgınının ülkemizdeki seyrini gösteren rakamları açıklıyor. Dün (6.5.2020) verilen rakamlara göre; son 24 saatte Türkiye’de koronavirüsten ölenlerin sayısı  64 yeni vefatla 3.584’e, hasta sayısı 2.253 yeni tanı ile 131.744’e yükseldi. Hastanede tedavi ve taburcu edilenlerin sayısı, iyileşen 4.917 hasta ile 78.202’ye ulaştı.

Yukarıda verilen koronavirüs rakamları, henüz geçmişte milyonlarca insanın ölümüne yol açan kolera, veba, İspanyol gribi gibi salgın hastalıklar düzeyinde değil. Ama insanlığın bugün karşı karşıya bulunduğu pandeminin ne kadar süreceğini, ne zaman kontrol altına alınabileceğini kestirmek olanaksızdır. Geçmişteki büyük salgınlardan bu yana tıp çok gelişmiş olmakla birlikte; koronavirüsün tehlikeli bir mikrop olarak ortaya çıkması yeni bir olgudur.      

O nedenle koronavirüse karşı henüz özel bir aşı veya etkili bir ilâç bulunmuş değil. Araştırma ve deneyler devam etmekle birlikte, bu konudaki laboratuvar çalışmalarının 2021’den önce sonuç vermesi beklenmiyor. Mikrobun zaman içinde biyolojik mutasyona (değişinime) uğraması da aşılması gereken bir güçlük oluşturuyor. İnsanlık âlemi, bu yeni pandemiyi önlemek, koronavirüsü yok etmek için uzun soluklu, çok yönlü ve çetin bir mücadeleye hazır olmak zorunda.

Koronavirüsün ekonomik ve sosyal etkileri

Yazının devamı...

Haydar Aliyev’i hatırlamak

9 Mayıs 2020

“Bugün İlham Aliyev’in dirayetli yönetiminde küresel, siyasi, mali, ekonomik ve pandemik krizlere rağmen örnek bir Azerbaycan Devleti modeli mevcutsa; bu Haydar Aliyev’in takip edilen yol haritasının eseridir.”

Çağdaş Azerbaycan’ın Kurucu Lideri Haydar Aliyev yaşasaydı bugün 97 yaşında olacaktı.

97 yıl önce 10 Mayıs l923’te Nahçıvan’da dünyaya gelen Haydar Aliyev; Türkiye-Azerbaycan dostluğunun mimarı olduğu kadar, seksen yıllık ömrünü hem SSCB hem de bağımsızlık döneminde ülkesine ve halkına adayan bir şahsiyet olarak kabul edilmektedir. Bu kabul ediliş O’nun bugün ülkesinde “Umummilli Lider” unvanı ile anılmasına vesile teşkil etmektedir.

Haydar Aliyev’in Nahçıvan’da başlayan siyasi hayat serüveni 1944 yılında SSCB Devlet Güvenlik Komitesi’ne kabul edilip, 1967 yılında tümgeneral rütbesiyle Azerbaycan Komünist Partisi Merkez Komitesi Genel Sekreteri seçilmesi ile başlar. Bu görevi 1982 yılına kadar sürdüren Haydar Aliyev aynı yıl Moskova’ya davet edilerek SSCB Komünist Partisi Siyasi Büro üyeliğine seçilir ve SSCB Bakanlar Konseyi Birinci Yardımcısı olarak bütün Rusya’yı yöneten 19 kişiden biri olur. Bu bir Türk’ün SSCB tarihinde ilk ve son defa bu kadar yüksek bir göreve getirilmesidir. Gerçekte ise Haydar Aliyev’in yüksek başarısıdır.

Haydar Aliyev bu görevde beş yıl kalacak ve 1987 yılında SSCB Genel Sekreteri Mihail Gorbaçov’un yürüttüğü politikaları tasvip etmediğini belirterek görevinden istifa edecektir.

1990 yılında Azerbaycan’a dönen Haydar Aliyev, SSCB’nin dağılma sürecinde Azerbaycan Parlamentosu üyeliğine seçilir. 1991 yılında ise SSCB yönetiminin Ermeni yanlısı tarafgir politikasına itiraz ederek Komünist Partisi’nden istifa eder ve Nahçıvan Yüksek Konseyi Başkanı olur. 1992 yılında ise bugün iktidarda olan Yeni Azerbaycan Partisi’ni kurar.

Bu sırada Azerbaycan iç savaş yaşamaktadır. Ülke parçalanma arifesindedir. Halk tarafından Bakü’ye davet edilir. 15 Haziran 1993’te Azerbaycan Yüksek Konseyi Başkanı olur. Aynı yılın 3 Ekim’inde yapılan seçimleri kazanarak Cumhurbaşkanı seçilir.

Cumhurbaşkanlığı döneminde o günün şartlarına göre mucize sayılacak işler başarır.

Yazının devamı...