Atatürk kimdi?

26 Eylül 2021

Mustafa Kemal Ulusu<br><br>Atatürk hakkında çok kitap okudum ve çok araştırmalarda bulundum, ama geçenlerde siyaset bilimci ve sosyolog, İranlı bir Türk olan Ülgen Tölge’nin Atatürk hakkındaki tespitlerini okudum,  çok doğru tespitlerde bulunduğunu gördüm ve de çok etkilendiğimden bunları siz değerli okurlarımla paylaşmak istedim.

Bakın Sayın Ülgen Tölge’nin anlatımından Atatürk kimdi?

1 Atatürk üst insandı. Onu başka İnsanlarla karşılaştırmak doğru olmaz. Atatürk’ün vatan sevgisine inanmıyorum. Üst insanlarda vatan sevgisinden daha yüce bir duygu olduğuna inanıyorum, ‘Vatan kuruculuğu’. Farklı düşünüyorum bu konuda, çünkü o zaman sevilecek vatan diye bir olgu yoktu ki, Osmanlının yok ettiği ümmetçi karanlık geçmişin harabeleri vardı. Vatan sadece toprak yığınından oluşmuyor. Vatan; yüce değerlerin zarfıdır. Peki, Atatürk zamanında hangi değerler vardı? Hiçbir değer, hiçlik vardı, insan hiçliği nasıl sevebilir? Atatürk sevilecek ve insanca değerlere zarf olacak bir vatan tesis etmek istedi, yüksek ölçüde de bunu başardı. Çünkü üst insanlar değerlerin kurucuları olurlar, o değerlerle de vatan madde olmaktan, toprak yığını olmaktan çıkarak, manevi ölçütlerin yurduna dönüşür. Atatürk’ün kurduğu ve Anadolu’ya armağan ettiği değerlerin ondan önce var olduğuna dair hiçbir örnekle, emareyle karşılaşmadım. Nelerdi bu örnekler?

2 Cumhuriyet bir değerdir ve Atatürk öncesi yoktu.

3 Laiklik, sadece bir değer değildir, değerlerin üreme üretilme temel taşı ve olanağıdır, Atatürk öncesi bu da yoktu.

4 Türkçe bir değerdir ve Atatürk öncesi yoktu, özellikle benim için önemli olan budur. Ben bir kaç dil bilirim ve Türkçenin de bir kaç lehçesini bilirim. Atatürk öncesi Türkçe yoktu. Felsefeye, fiziğe, ilime-bilime, bütün bilim dallarına girmiş bulunan modern Türkçenin kurucusu Atatürk’tür. Çağımızda eski Yunan felsefesinden modern Batı felsefesine denli bilgi kaynakları tercüme edilmişse, bunun nedeni Atatürk tarafından insanlık tarihine sunulan ve grameri belli olan Türkçedir.

5 Atatürk öncesi kadın yoktu. Şeriat esiri ve evde oturması gereken, cihat için çocuk doğuran dişi nesne vardı. Kadına insan onuru kazandıran, yazıp okuması için önündeki şeriat engellerini kaldıran, seçip seçilme hakkı kazandıran Atatürk olmuştur ve başka kimse olmamıştır.

6

Yazının devamı...

Düzensiz göç alımı

22 Eylül 2021

ZAFER İŞERİ<br><br>İnsanlık tarihinin başlangıcından itibaren insanlar, daha güvenli ve refah bir hayat için bulundukları yerleşim yerlerini değiştirmektedir. İnsanların bu yer değişimi kimi zaman daha rahat bir yaşam için gönüllü olarak, kimi zaman ise iç çatışmalar, savaşlar, siyasi baskılar vb. gibi kaygılarla zorunlu olarak gerçekleşmektedir. Ekonomik veya hayati tehlikeler nedeniyle yaşadıkları ülkeden ayrılmak zorunda kalan insanlar öncelikle tabii olarak yasal yolları tercih etmekte, bunun sonuca ulaştırmaması halinde ise yasadışı yolları denemektedirler.

Ülkemizin içerisinde bulunduğu coğrafi ve stratejik konumu ülkemizi artık bir transit ülke konumundan çıkararak düzensiz göç akınları için hedef ülke haline getirmiştir. Bu durum son yıllarda düzensiz göçmenler için çekim unsuru oluşturmakta ve ülkemiz sınırları içerisinde yakalanan düzensiz göçmen sayısının kayda değer bir seviyede artmasına sebebiyet vermektedir.

Türk Ceza Kanunu’nun 80. Maddesinde düzenlenen “İnsan Ticareti” suçu ve yine aynı kanunda düzenlenen 79. Maddede “Göçmen Kaçakçılığı” suçu; getirdiği hükümler sebebiyle, insan ticaretini kişi hak ve özgürlüklerine karşı işlenmiş bir suç, göçmen kaçakçılığını ise devlete karşı işlenmiş bir suç olarak belirlemiştir.

İnsan Ticareti suçu, ilk olarak temel insan hakları üzerinde meydana gelen ihlaller ile özellikle, ülkemizde çok önemli bir yere sahip olan toplumsal yapının temelini oluşturan, ailenin ahlaki yapısının bozulmasına sebep olur. Devamında devletin, milli menfaatlerini oluşturan ülkenin genel güvenlik ve genel sağlık politikalarına da darbe vurmaktadır. Bu suçun ortaya çıkmasıyla birlikte suç örgütleri ve illegal yapılar yüksek miktarlarda kayıt dışı paralara sahip olmaktadır.

Tüm bu saydığımız sebepler, ülkemizin düzensiz göçle mücadelesi için stratejiler geliştirmesine, hukuksal reformlar yapmasına ve uluslararası iş birlikleri geliştirmesine sebebiyet vermiştir. Bu kapsamda düzensiz göçle mücadeleyi artırmak amacıyla 15.07.2018 tarihinde yayımlanan 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Düzensiz Göçle Mücadele Dairesi kurulmuştur.

Düzensiz göçle mücadele edebilmek için sadece düzensiz göçmenleri ülkemizden sınır dışı etmek değil düzensiz göçmenlerin ülkemize geri dönmelerine de engel olmak gerekmektedir. Bu maksatla; düzensiz göçmenlerin bulundukları ülkelerindeki durumlarının iyileştirilmesinin sağlanması, insan onuruna yakışır, uluslararası standartlara uygun ve gönüllülük temelinde ülkemizden çıkışlarının sağlanması amaçlanmaktadır.

Ülkemiz, düzensiz göçün önlenmesi ile etkin tedbirlerin uygulanması konusunda uluslararası iş birliğinde bulunmuştur. Nitekim bu bağlamda uluslar; bölgesel, ikili ve küresel gruplar oluşturarak bu mücadeleyi sürdürme eğilimine girmişlerdir. İş birliği içine girilen kurumların başında Birleşmiş Milletler Göç Kuruluşu, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği, ICPMD ve çeşitli ulusal sivil toplum kuruluşları gelmektedir.

Düzensiz göç meselesinde uluslararası iş birliği sürecinin etkili yöntemlerinin başında “Geri Kabul Anlaşmaları” gelir. Bu anlaşmalar ülkelerin düzensiz göçe karşı tedbir almalarını zorunlu hale getirmekle beraber, düzensiz göçmenlerin insan haklarının korunmasına ve uluslararası teamüllere uygun olarak ülkelerine veya en son transit geçtikleri ülkeye gönderilmelerini sağlamaktadır. Başka bir deyişle geri kabul anlaşmaları, bir ülkede düzensiz olarak bulunan kişilerin anlaşma yapılmış kaynak ülkeye veya en son transit geçiş yaptıkları ülkeye yapılan anlaşmada belirlenen şartlar ve kurallar çerçevesinde güvenli bir şekilde geri gönderilmesini sağlayan anlaşmalardır. Aynı şekilde Avrupa Birliği de düzensiz göç ile mücadele aracı olarak geri kabul anlaşmalarına önem vermekte ve çeşitli devletlerle geri kabul anlaşmaları imzalamaktadır.

Yazının devamı...

Almanya’da seçim atmosferine giriliyor

19 Eylül 2021

Prof. Dr. Faruk Şen - Almanya’da seçimlere sadece 12 gün kaldı. Oldukça yakından takip ettiğim bu süreçte Almanya’ya gitme fırsatım da oldu. 2 Eylül-12 Eylül arasında Almanya’da bulundum. Çeşitli politikacılar, sivil toplum ve iş kuruluşları temsilcileri ile görüştüm.  

Öncelikle belirtmek isterim ki ilk defa Almanya’da 3 partinin liderleri arasında başbakanlık yarışı çok çekişmeli bir şekilde devam ediyor.

İlk kamuoyu araştırmalarında başbakanlığa çok yakın gözüken Yeşillerin Başbakan Adayı Annalena Baerbock, iki hatayla puan kaybetmiş ve Hristiyan Demokratların Başbakan Adayı Armin Laschet öne geçmişti. Laschet de yaptığı bir, iki hatadan sonra Sosyal Demokratların Başbakan Adayı Olaf Sholz’e son anketlere göre birinciliği kaptırmış gözüküyor.

Bu çerçevede baktığınız zaman Almanya’daki seçimler 64 milyon seçmenin katılmasıyla Avrupa’nın yeni liderini belirleyecek. Eski lider Angela Merkel 28 Eylül’den itibaren siyaset sahnesinde olmayacağı için yeni liderin kim olacağı herkes tarafından merak ediliyor.

Adayları inceleyelim

3 partinin Almanyalı Türklere, Türkiye’ye ve Türkiye’nin AB’ye üyeliğine bakışlarını incelediğiniz zaman ilginç gelişmeler ortaya çıkıyor. İlk defa Hristiyan Demokratların Adayı göçmenlere karşı ılımlı politikalar izleyen bir kişi. Armin Laschet, akıl almayacak şekilde göçmenlere yakın birisi. Bu nedenle Almanyalı Türklerin bu adayı desteklediğinden hareket edebiliriz. Laschet, Türkiye’ye de soğuk değil ama kendi partisinin görüşü olarak tam üyeliğe yakın olmayan daha ziyade “özel statü”ye yakın olan bir politikacı.

Yeşillerin Adayı genel olarak göçmenlere soğuk olmayan, Türkiye’ye soğuk olan ve Türkiye’nin AB’ye üyeliğine sıcak bakmayan bir politikacı. Sosyal Demokratların Adayı renksiz bir kişilik olarak ortaya çıkan Olaf Scholz, Sosyal Demokrat geleneğine sahip, Türklerin sırtını sıvazlayan fakat Türkler için bir şey yapmayan bir politikacı. Türkiye ile ilişkilerinin kötü olmayacağından açıklamaları ve politikalarıyla öngörmekteyiz. Türkiye’nin AB üyeliği konusunda ise silik bir politikacı olduğundan fazla söz sahibi olamayacağından hareket edebiliriz.

Almanyalı Türkler Alman politikasını nasıl gözlemliyorlar?

Yazının devamı...

Fiyat artışları ve tüketiciler

19 Eylül 2021

Yavuz Odabaşı

Dünya’da ve ülkemizde yaşanan pandemi, siyasal, teknolojik ve diğer faktörlerin de etkisiyle değişen ekonomik durum, başta tüketici, üretici ve hükümet ilişkilerinde olumsuz etkisini göstermektedir. İçinde yaşadığımız durum bir tarafta üretimdeki girdilerin fiyat artışları nedeniyle “maliyet enflasyonu” ile birlikte yükselen bir enflasyon, diğer tarafta pandemi süresinde ertelenen talebin ve yeniden “stoklama güdüsünün yarattığı “talep enflasyonu” fiyatlardaki artış nedenleri olarak görülmektedir.

ZİNCİRDEKİ ROLLER: Büyük market zincirleri ürün alımlarından, raf düzenlemelere, ürün bedellerin ödenmesine kadar birçok yönde üreticileri sıkıştırmakta ve zora sokmaktadırlar. Buna ek olarak, taşıma, satışa sunulma ve sonraki evrelerdeki israfın maliyeti de tüketicilere ödetilmektedir.

Şüphesiz, arz tarafındaki üretim ve satış eylemleri enflasyon gibi ekonomik belirsizlikler, kurlardaki, fiyatlardaki oynaklıklar, alacaklar ve borçlar üzerinde özellikle nakit akışlarında düşünmeyi ve artan maliyete karşı kontrolü daha fazla yapmayı gerektiriyor. Gıda başta olmak üzere paketlenmiş hemen hemen her hızlı tüketim ürünlerinde içerik ve fiyatta “fark edilemez etki” düzeyinde değişikliler yaratılma yaygın biçimde uygulanmaya başlandı. Bunda maliyet artışları olduğu kadar, kapanma döneminde kaybedilenin de geri kazanılması anlayışı maliyetleri azaltıp geliri artırmanın doğal sonucu olarak görülmesi de söz konusu. Ekonominin ve pandeminin etkilediği ortamda rekabette kalabilmek ve harcanabilen geliri göreceli olarak azalan tüketici pahalı olan ürünü alamayacağı için ya fiyat artar ya da daha küçültülmüş ambalajlarda dönülür ya da içerik değiştirilerek bazen kaliteden de ödün verilir. Uygulamada, büyüklük ya da kalitede azalma yapılırken fiyatlar aynı düzeyde tutularak ya da artırılarak da gerçekleştirildiğine sık rastlanır. Kısaca, ürün ambalajı, gramajı ile fiyat arasındaki ilişki ile oynanarak sadece birini ya da ikisini birden aşağıya ya da yukarıya doğru çekebilmek olanaklıdır ve sıkça uygulanan taktiklerdendir.

İş hayatında egemen olmaya başlayan kapanma dönemindekileri telafi edici gibi görünen “daha aza, daha fazla”  ödeme mottosu, gizliden zam yapan satıcı lehine çalışıyor. “Aldatmacanın, fırsatçılığın diğer adıdır” diyenler, “gizli bir kar arayışıdır”, “keyfi zam yapmaktır” suçlaması yapanlar çoktur. “Tüketicinin cebindeki parayı çekmektir”, “tüketicinin cebinden çıkacak paraya göz koymaktır ” türünde yoğun eleştiriler özellikle yaygınlaşmaktadır. Marketlerdeki alışveriş sonunda alınan fişlerdeki ve ay sonunda alınan elektrik ve gaz faturalarındaki şaşkınlık yanında yiyecek yerlerindeki gelecek “adisyon sendromu” tüketicileri ileri düzeyde rahatsız etmektedir.

Tüketici lehine ‘güçlü’ rekabet koşullarının oluşturulmasında İndirim Mağazaları, Kooperatif Mağazaları, Belediye Marketleri, semt ve özellikle üretici pazarları piyasa düzenleyici etkilerini daha da üst düzeylere çıkartmalılar. “Kaliteden ödün vermeyiz”, ya da “biz de piyasa önderlerini izleyelim” anlayışıyla fiyat rekabetinden, fiyat belirleme alışkanlıklarından, var olma nedenlerinden dolayı kaçınamazlar.

TÜKETİCİLER ŞAŞKIN DURUMDA: Tüketiciler tarafında da aşırı aydınlatma, ısıtma, lükse kaçma gibi gereksiz harcamalar kısılıyor ya da son vermeye çalışılıyor. İsraftan kaçınarak bir tür “zorunlu detoks yapma zamanı olarak görülebilir yaşananlar. Şüphesiz, gelir dağılımındaki bozulma ve harcanabilir geliri sınırlanan orta ve alt kesimin sabit ve dar gelirli tüketicilerinin fiyat duyarlı oldukları zorunlu tüketim ürünlerinin durumu özellikle önemlidir. Bu kesimin korunması sadece resmi gözetim, denetim ve yasal düzenlemeler ile gerçekleşemez.

Bizzat tüketicilerin kendilerinin de daha dikkatli ve değerlendirici bir role geçmeleri önerilir. Hiç şüphesiz, tüketicilerin yaşam biçimlerinde savurganlık yerine daha sade olabilme, israftan kaçınma gönüllü olarak öne çıkmak zorundadır.

Yazının devamı...

ABD’nin ‘Örümcek Ağı Politikası’

19 Eylül 2021

Bülent Akarcalı

Örümcek, avını direk avlamayıp kurduğu bir düzen sayesinde yakalayan ender canlılardan biridir. Et obur bitkiler de böceklerin sevdiği bir sıvıyı salarak içlerine konan böcekleri kapanan yapraklarıyla hapsederek beslenirler. Ama onlar bir örümcek kadar teknik çalışamazlar. Rüzgara dayanan bir ağı örmek kolay değildir. Örümcek bu beceriyi gösterdiği gibi ağına düşen böcekleri, daha sonra yemek üzere canlı canlı sarıp sarmalayıp depolar.

Örümceği sorgularsak “kendisinin masum olduğunu söyler; ben bir yuva kuruyorum, yuvanın da geniş bir bahçesi var. Hiçbir böceği avlamıyorum, üzerinde rahat rahat gezinmek için uygun yerlerde benim bahçeme giriyorlar. Onları da yaşatmak için sarıp sarmalıyorum’’ diye cevaplar. Sarıp sarmalamada ki esas amacın onları yemek olduğunu itiraf etmez.

Her ne kadar Türkçemizde “başımıza çorap ördüler” deyimi varsa da ABD’nin son 5-6 yıldır ülkemize yönelik politikasına baktığımızda bunun çok kapsamlı  bir örümcek ağı politikası olduğuna inanmaktayım. Örümcek Ağı Politikası deyimini ve tanımını belki de diplomasi diline kazandırmış olabilirim.

ABD için tüm dünya örümcek ağı kurulacak bir bahçe

ABD, kurallarının ne olduğu hiçbir zaman tam olarak belirlenmemiş “Çıkarlarım” dediği her durum ve uygulamayı tüm dünyayı kapsayacak bir çıkar ağı olarak örüyor. Adı veya tanımı dost ve müttefik de olsa başka hiçbir ülke bu şu veya bu şekilde bu ağa tutulmaktan kurtulamıyor. Bir kere tutulanın ABD’nin elini öpmedikçe rahat görmesi mümkün olmuyor.

Örnek olarak yalnız son iki üç ay içerisinde ABD’nin bizim için ördüğü örümcek ağlarına bakalım.

ABD Dışişleri Bakanı ile Senato’nun Kıbrıs’ta tek devlet ve Maraş açılımına karşı beyanları;

Yazının devamı...

Orman yangınlarının hukuki boyutu

18 Eylül 2021

Zafer İşeri -

Ormanlarımız bir diğer tabirle akciğerlerimiz, yaşatmak ve yenilerinin meydana gelmesi için çaba sarf etmemiz gereken alanlardır. Ormanların korunması ve geliştirilmesi için dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi bizim ülkemizde de Anayasal düzenlemeler ve kanunlar mevcuttur. Devletin, ormanların korunması ve sahalarının genişletilmesi için gerekli kanunları koyması ve tedbirleri alması, yanan ormanların yerinde yeni orman yetiştirmesi, bu yerlerde başka çeşit tarım ve hayvancılığın yapılamayacağı şeklinde gözetime sahip olması anayasamızda düzenlenmiş hususlardır. Devlet ormanlarının mülkiyeti devrolunamaz, bu ormanlar zamanaşımı ile mülk edinilemez ve kamu yararı dışında irtifak hakkına konu olamaz. Yine Anayasa kapsamında, ormanlara zarar verebilecek hiçbir faaliyet ve eyleme müsaade edilemez, ormanların tahrip edilmesine yol açan siyasi propaganda yapılamaz. Türk Anayasası’nın gerekli düzenlemeleri mevzuat dâhilinde eksiksiz bir şekilde tamamladığı görülmektedir. Anayasa kapsamında olan bu gibi düzenlemeler ormanların korunması için her ne kadar kapsamlı olarak görülse de dikkat çekilmesi gereken asıl husus, bu gibi koruma ve geliştirme yöntemlerinin pratikte uygulanıp uygulanmadığıdır.

Ormanların korunması hakkında 6831 sayılı Orman Kanunu’nda gerekli düzenlemeler yapılmış bulunmaktadır. Taksirle (kişinin gereken dikkat ve özen yükümlülüğüne uymaması) orman yangınına neden olan kişiler için 2 yıldan 7 yıla kadar hapis cezası istenmektedir. İhmal nedeniyle orman yangınlarına neden olmamak adına her bireyin dikkatli olması, ormanlarımızın bir milli servet olduğu bilincinde hareket etmesi gerekir. Türk Ceza Kanunu’nda ormanda kasten yangın çıkaranlara ilişkin hükümlere Orman Kanunu hükümlerine atıf yapılmak suretiyle yer verilmektedir. Kasten (bilerek, isteyerek) orman yakan kişi, on yıldan az olmamak üzere hapis ve on bin güne kadar adli para cezasına, devletin güvenliğine karşı suç işlemek amacıyla kurulmuş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde devlet ormanlarını yakan kişi ise müebbet hapis ve yirmi bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılacaktır. Ayrıca kasten orman yangınına neden olan kişilerden yangın sırasındaki söndürme faaliyeti ve sonrasındaki ağaçlandırma faaliyetine ait masraflar tahsil edilmektedir. Orman yangını neticesinde insan ölümü veya yaralanma meydana gelir ise kişi taksirle öldürme veya kasten öldürme suçlarından yargılanmaktadır. Kişi orman yangınına neden olmasa bile ihmal sonucu meydana gelen, izin verilen yerler dışında ateş yakmak, yakılan ateşin söndürülmeden yanından ayrılmak, ormana söndürülmemiş sigara veya madde atmak gibi fiillerden ötürü de cezalandırılır..

Ormanlara zarar verilmesi; kişinin maddi ve manevi haklarının korunması, mülkiyet ve sosyal-ekonomik hakları kapsamında ihlal edildiği anlamına gelmektedir. Yaşam alanı ormanda ya da orman yakınında olan insanların bu haklarının açık bir şekilde tehlikeye sokulduğu görülmektedir. Aynı zamanda orman yangınlara sebebiyet verme devletin güvenliğini de tehlikeye sokmaktadır.

Ormanları yakmak, ormanı yok etmek veya daraltmak amacıyla işlenen suçlar, Anayasanın ilgili maddesi uyarınca genel ve özel af kapsamına dahil edilemeyen suçlardandır. Bu bağlamda orman suçlarının büyük bir suç olduğu, her ağacın bir bireymiş gibi değerlendiriliyor olması hukuk nazarında da önem arz etmektedir.

Ülkemizin güneybatısını etkisi altına alan orman yangınları milletçe hepimizi son derece üzmektedir. Tedbirsiz ve dikkatsiz davranış sonucu veyahut kasten neden olunan orman yangınları milli servetimize, gelecek nesillerimize aktaracağımız oksijen depolarımıza büyük bir zarar vermiştir. Sorumlularının anayasa ve kanunlar çerçevesinde yargılanacağı muhakkaktır.

 

Yazının devamı...

Spor mu, egzersiz mi, endüstri mi?

12 Eylül 2021

Emir Gamsız - dusunce@milliyet.com.tr

Bugün piyanist-besteci olarak tanınıyorum fakat 20 yaşıma kadar beni tanıyanların aklına ilk gelen şey müzik değil basketboldu. Hâttâ o yaşa kadar hayatıma girmiş ve yıllar sonra karşılaştığım kişiler piyanist olmamı müthiş bir hayretle karşıladılar hep. Doğrusu nasıl oldu da Beşiktaş’ın oyun kurucusu Bach denince ilk akla gelen isimlerden biri oldu, ben de hâlâ hayret ediyorum. 2021’de futbolda Beşiktaş şampiyon oldu. Uzun yıllardır futbolu yakınen takip etmiyorum ama bu şampiyonluk enteresan bir şekilde, 14-15 yaşımda Beşiktaş’ın altyapı takımlarında basketbol oynarken giydiğim bir formamı bulduğum ve eşe dosta fotoğrafını yollayıp eski günlerden konuştuğum bir haftanın sonrasında geldi.

Tabii altı-üstü bir forma diye düşünebilir bugünün gençleri, ama o dönemde Türk sporu henüz ABD usulü her şeyi paraya dönüştüren bir endüstri haline gelmemişti ve o formaları gerçekten terletmeden dükkanlardan satın alıp halı sahalarda giyemezdiniz. Üzerinde reklam yok benim formamın, takımım ve takım arkadaşlarımla kazandığımız ve kaybettiğimiz mücadeleler var; tabii sadece hatıralarımızda. Peki bugünün endüstriyel spor dünyası geçmişteki içtenliğini, samimiyetini ve gerçekliğini yitirdi mi? Beşiktaş’ın son şampiyonluğu ile geçmişteki şampiyonluklar arasında nasıl bir fark var acaba?

Spor kelimesinin Antik Yunan’daki anlamlarından biri eğlence. Yani bugün “spor sağlıktır” derken aslında egzersiz sağlıktır demek istiyoruz. Spor ve benzeri kavramlar değişik kültürlerin içerisinde değişik mânâlar kazanabiliyor. Bizim sporumuz da kendi kültürümüzün dostluk, yardımlaşma, sadakat gibi değerlerini içerirken, Özal Türkiyesi’nden sonra yavaş yavaş, sporcu kaç para kazandı, kaç bilet satıldı, hangi reklam anlaşmaları yapıldı gibi ABD değerlerinin önem kazandığı endüstriyel bir dünyaya dönüştü.

Fenerbahçe taraftarı olarak büyüdüm. 6 yaşında Eczacıbaşı’nda başlayan ilk basketbol yıllarımdan sonra Darüşşafaka altyapısında iyi oynadığım için hem Beşiktaş hem de Fenerbahçe’den arkadaşlar “bizim takıma” gel diye çağırıyorlardı. Fenerbahçe’nin Dereağzı tesisleri öğrencisi olduğum Kadıköy Anadolu Lisesi’ne yakındı, ama Fulya’daki Beşiktaş’ın salonu eve daha yakındı ve ailemin yakın arkadaşı Beşiktaş basketbolunun o dönemdeki şube kaptanı rahmetli Gültekin Alkor ağabeyin bastırmasıyla Beşiktaş’ın oyun kurucusu oldum. Bu kadar basittir müptelalıkları bir kenara bırakmak, bütün karşıtlıkların sadece birer seçenek olduğu gerçeğini hayatımızda yürürlüğe koymaya karar vermek yeterlidir. İçi Fenerbahçeli, forması ve oynadıkça giderek ruhu da Beşiktaşlı olan Emir, o dönemde Avrupa’da çok başarılı olan Galatasaray ile de gurur duyuyordu.

Büyüdüğüm evde alt kat komşumuz Galatasaray’ın efsanevi kalecisi rahmetli Turgay Şeren’di. Hani şu gençken çok yetenekli diye Fenerbahçe’nin kalecisi Cihat Arman tarafından gizlice çalıştırılan ve sonra Türk sporuna büyük katkıları olan Turgay Şeren. Bu göz yaşartıcı güzellikteki ağabey-kardeş hikayesi gibi bir hikaye bugünün sporunda neden mümkün değil? Bu soruyu sormak endüstrileşmenin kaybettirdiği değerlerimizi geri alabilmemiz için bir başlangıç olabilir. İnşallah bu salgında evde oturup değerlerini gözden geçirme fırsatı bulan Türk halkı televizyon, sinema ve reklamla içimize enjekte edilen endüstriyel kültürü bırakıp Beşiktaşın bu seneki şampiyonluğunu hep beraber kutlamayı becererek kendi kültürümüzün güzelliklerine dönüş için ilk adımları atmıştır. Geçen sezon için tebrikler Beşiktaş. Yeni sezonda herkese başarılar.

Yazının devamı...