Teknoloji toparlanma ve krizleri önleme aracıdır

21 Temmuz 2020

Daha önce eşi benzeri görülmemiş çaptaki COVID-19 salgını ile insanlar sosyal hayatlarını ve etkileşimlerini en aza indirgen, yeni normal olarak adlandırılan bir döneme adım attık.

Tüm dünyayı derinden sarsan bu dönem ve karantina, pek çok insan için rahatsız edici olsa da teknoloji bize umut ışığı oldu, çalışabilmemizi ve ilişkilerimizi sürdürmemizi mümkün kıldı. Teknolojinin günlük yaşamdaki rolüne ivme kazandırma ve dijital çözümleri her zamankinden fazla kullanabilme kabiliyetimiz, bu küresel deneyde belirleyici bir unsur oldu. Yaşadığımız bu değişim, dünya genelinde pek çok hükümet açısından teknolojik çözümlere finansman ve destek sağlama kararlarını en üst düzeyde etkileyecek önemli bir uyarı.

Krizi atlatmaya çalıştığımız bu dönemde ekonomik büyümeyi tetiklemek için ihtiyaç duyulan katkıyı teknoloji, her zamankinden daha fazla sağlayacak. Pek çok ülkede dinamik ve gelişen teknoloji sektörleri olmasına rağmen, yıkıcı teknolojilere daha fazla yatırım vaadinde bulunmak, ileride sorunlara yol açabilecek mevcut altyapı kısıtlamalarını çözmeyecektir. Bu kriz, sıfırdan başlayarak ele alınması gereken bir değişim için kuralların yeniden yazılmasını sağlayacak bir sürecin kurgulanmasını gerekli kılıyor.

Örneğin; küçük işletmelerin kriz dönemlerinde nasıl esnek kalmayı ve var olmayı başardıkları, geleceğin hükümetleri tarafından araştırılmalı ve hatırlanmalıdır.

Yine vekillerin dijital imza ve yetki vermek zorunda kaldığı Avrupa Parlamentosu gibi köklü kurumlar için bu döneme uyum sağlamak kolay olmadı. Sınırlar ötesi ve dijital olarak çalışmak daha önce hiç bu ölçekte denenmemişti ve bu tür devlet kurumlarının karşılaştığı engeller, küçük işletmelerin bunu nasıl başardığı açısından da yol gösterici konumda.

Estonya Modeli

Estonya’da devlet hizmetlerinin yüzde 99’u çevrimiçi olarak sunuluyor ve aynı oranda vatandaş da dijital kimlik kartı sahibi. Bu programlar sayesinde yüzlerce milyon euro tutarında gelir sağlandı. Estonya, vatandaşlar için bir dijital kimlik programı ve yabancılara yönelik e-Residency programı da dahil olmak üzere dijital hizmetlere bütçe ve zaman ayırmanın, yeni ürünleri pazara sunmayı hızlandırdığını, vatandaşların şirket kurmalarını kolaylaştırdığını ve son zamanlarda ne kadar ihtiyaç duyulduğu belli olan daha istikrarlı bir iş ekosistemini teşvik ettiğini gösteren canlı bir kanıt niteliğinde.

Yazının devamı...

Geçmişten günümüze ilgi odağı donanmamız

17 Temmuz 2020

Tarihimiz süresince kurduğumuz donanmalar, hep dikkat çekmiştir. Her dönem, donanmamızı çok yakından takip eden birileri olmuştur. Bu tabi ki bugün de böyle. Çünkü, Deniz Kuvvetleri bir ülkenin savunma ve güvenlik siyaseti kapsamında belirlenen hedeflere ulaşımında, diğer kuvvetlerle birlikte stratejik bir niteliğe haizdir. Bu kuvvet, deniz gücünün çok önemli bir parçasıdır. Deniz gücünüz olmadan dünya ölçeğinde bir siyasi güç olmak da pek mümkün değildir. Bu nedenle, donanmaların güçlü ve zayıf yanları monite edilmeye çalışılır. Bu bizim için olduğu gibi diğer ülkeler için de geçerlidir. Bu konuyla ilgili tarihte tespit edilmiş bir kısım örnekler; hepimizin bildiği önemli olayların öncesinde ve sonrasında, yapılan istihbaratın boyutunu ve sonrasındaki analizleri önemli hale getiriyor. Özellikle, 18’inci yüzyıl ilginç örneklerle dolu. Ben bir deniz tarihçisi değilim. Ancak, bu konuyla ilgili bilim insanlarının ortaya koyduğu belgelerden hareketle; dün ve bugünü kapsayan kendi değerlendirmelerimi, sizlerle paylaşmak istiyorum.

18’inci yüzyılda, ülkemize gelip donanmamızı inceleyen ve sonuçlar çıkarıp raporlaştıran birçok resmi ve gayri resmi kişilerin olduğunu söyleyebiliriz. Bunlardan en önemlisi, 1702 yılında ülkemize gelen ilk Rus Büyükelçisi Pyotr Andreyeviç Tolstoy. Bazı kaynaklar elçi Tolstoy’un, ünlü yazar Lev Tolstoy’un büyük dedesi olduğunu belirtiyor. Ne ilginçtir ki; Tolstoy’un, elçi olarak atanmasından beş yıl önce İtalya’ya deniz işleri, gemi sevk ve idaresi konusunda eğitim almak üzere gönderildiği ifade ediliyor. Türkiye’de bulunduğu yıllarda diğer bir kısım konularla birlikte Türk donanmasına ait önemli gözlemleri var. Bunlar, dönemin Rus idaresi tarafından sorulan sorulara verilen ayrıntılı cevaplar olarak rapor haline getirilmiş. Gemilerimizin tip ve sayıları ile harp silah, araç ve gereçlerinin durumu, harekata hazırlık durumları, üst düzey komutanlar ve özellikleri, personel, gemilerin hangi denize çıkacağı, tersanelerin imkân ve kabiliyeti ve gemi inşa teknolojisi gibi birçok bilgi; dönemin koşulları içinde toplanıp, istihbarat olarak raporlanmıştır. Gemi yapımında kullanılan kerestelerin, hangi bölgelerdeki ormanlardan temin edildiğine kadar birçok bilgi var. Bu tip istihbarat faaliyetlerinin, büyük bir olasılıkla, elçinin ülkemizden ayrıldıktan sonra da devam ettiğini düşünebiliriz.

Bu ve benzeri faaliyetler, sadece Ruslara özgü değil elbette. Üstelik bu çeşit gözlemler, zaten elçiliklerin görevidir. Diğer yandan başta İngiltere olmak üzere birçok elçiliğin ve farklı milletten gezgin ve gözlemcilerin de özellikle 18.inci yüzyıl boyunca yoğun bir şekilde donanmamızla ilgilendikleri görülüyor. Daha çok gemilerin fiziki özellikleri üzerinde duruyorlar. Örneğin sundukları bazı raporlarda, gemilerin yüksek kıç yapıları, üst bina ve yelken donanımları ile postalar arası mesafeler ve kereste kullanımı, hatta kalafatlara kadar çok ayrıntılı inceleme ve analizlere rastlıyorsunuz.

Peki, bu kadar aşırı ilgi ve alaka neden acaba? 1770’te Rusların sebep olduğu Çeşme faciasına kadar olan bu süreçte; yapılan çalışmaları, o dönemin şartları dahilinde, birer stratejik istihbarat etüdü gibi değerlendirebiliriz. Çeşme önlerine kadar gelen Ruslar, belli ki nasıl bir rakiple karşılaşacaklarını çok önceden biliyorlardı.

Diğer yandan, Çeşme faciası sonrasında da bu ilgi ve alakanın sürdüğünü görüyoruz. Bunlara, tabiri caizse, hasar tespit değerlendirmesi olarak da bakabiliriz. Örneğin, 1785’te İstanbul’daki Hollanda Büyükelçiliği görevlilerinin, önyargılı sayılabilecek raporları ve 1786’da Venezuelalı General Miranda’nın gözlemlerini misal sayabiliriz. 1790’lardan itibaren ise, İngiliz tüccarların verdiği bilgilerde, gemi inşa malzemelerinin detayları mevcut. Ancak Çeşme gibi bir felaket sonrası, donanmanın yeniden ve hızlı bir toparlanma sürecine girmesi de birçok gözlemcinin dikkatini çekmiştir.

Sonraki yüzyılda ise önünü alamadığımız siyasi, ekonomik ve askeri olumsuz gelişmeler; günümüze kadar birçok derslerle doludur. Çeşme sonrası, 19’uncu yüzyılda yaşanan Navarin ve Sinop faciaları ile donanmanın Haliç safahatı, önemli örneklerdir. Birçok defa donanma yenilense bile, doktrinel bir anlayışın ve bir konsepte dayalı kuvvet yapısının oluşturulamaması; arzu edilen neticelere ulaşılmasında engel teşkil etmiştir.

Cumhuriyet döneminde Atatürk’ün öncülüğünde çıkışa geçen donanmamız; sonraki dönemlerde de birçok krizleri atlatmış ve geçmişten ders alarak, zor günlerden çıkmasını bilmiştir. Kıbrıs Barış Harekâtı ya da Kardak krizi gibi… Ancak günümüzde harplerin biçimi değişmiştir. Bu defa bilgi harbinin etik olmayan ve acımasız yönüyle muhatap olduk ve olmaya da devam ediyoruz. ABD gibi farklı aktörler var. Bu kapsamda donanmamız, Balyoz ve benzeri sahte davalarla lüzumsuz yere epeyce meşgul edilmiştir. Akabinde, 15 Temmuz hain darbe girişimi, korona salgını ve Doğu Akdeniz’deki meselelere karşı gösterdiği yüksek tempo ile gelecekteki performansı; kendisine karşı birçok karanlık girişimi tetikleme olasılığını da ortaya koymaktadır. Son 300 yıldır karşılaştığımız farklı metotları, tarihsel bir bütünlük içerisinde analiz etmemiz gerekir. Donanmamızın diğer kuvvetlerle birlikte caydırıcılığı sürdükçe ve milli savunma sanayimiz geliştikçe, bu ilgi ve oyunlar da durmayacaktır. 

Yazının devamı...

AB’yi ciddi şekilde gündemimize alalım

7 Temmuz 2020

Son günlerde dünyada politik kartlar yeniden dağıtılıyor. AB içinde çatlak sesler ortaya çıkıyor. ABD artık NATO’da Avrupa’yı Ruslara karşı koruyamayacağını söylüyor. Rusya’nın Hafter güçleri Libya’da kaybettiler ve çekilecekler. Türkiye Libya’da başarılı bir politika uygulayarak “Mavi Vatan” projesini koruyor ve genişletiyor. Fransa, Birleşik Arap Emirlikleri, Yunanistan, Mısır, İsrail ve Güney Kıbrıs bunu önlemek için her şeyi yapıyorlar. AB Yunanistan sınırlarını Türkiye’ye karşı tam anlamıyla korumaya aldı. FRONTEX’e bağlı gemiler herhangi bir şekilde Türkiye’den gelecek Suriyeli geçici sığınmacıları ülkeye sokmama peşindeler ve Türkiye şu anda AB’den tam anlamıyla dışlanmış durumda.

Almanya ile yeniden diyalog başlatılmalı

Angela Merkel’in son AB dönem başkanlığı ve Merkel’in yetiştirdiği ve güvendiği Ursula Von Der Leyen de Avrupa Komisyonu Başkanı’yken Türkiye ciddi adımlar atmalı ve böylece diyalog gelişirse, Fransa’nın Türkiye’ye saldırılarına karşı kendimizi koruyabiliriz. Fransa emperyal bir güç olarak Mağrip ülkelerinde (Tunus, Cezayir, Fas, Libya) tekrardan emperyal hedeflerini gerçekleştirmek istiyor. Yunanistan’ı da yanına alıyor. Almanya bu konuda ciddi anlamda çekimser bir pozisyonda. Buna karşılık iç politikada ve ekonomide tamamen çuvallayan Macron’un iç kamuoyunda yeniden desteklenmesi için Almanya göz yumuyor.

Avrupa kriterlerini yerine getirmeliyiz

Türkiye dış politikada somut adımlar atmalı ve öncelik olarak demokrasi, insan hakları ve basın özgürlüğüne ağırlık vermeli. Rusya’ya yakınlaşma politikası Türkiye’ye somut bir şey getirmiyor. AB kartını tekrar ele almamız lazım. Yunanistan AB’yi arkasına alarak Türkiye’yi sıkıştırmaya devam ediyor. AB ile olan tam üyelik görüşmelerimizde adımlar atmamız şart. Bu konuda Almanya Güney Kıbrıs’ın çekincelerine karşı yaptırımlar hazırlıyor. Angela Merkel 6 aylık süreç boyunca Türkiye’nin adımlar atmasını ve demokratik yapıya kavuşmasını istiyor.

Türkiye’de AB kamuoyu yeniden oluşmalıdır

Türk halkının gündemi AB olmalı. Muhalefet ve hükümet bu konuya ağırlık vermeli. CHP’nin de bu konuda çok eksiklikleri var. AB konusunda herhangi bir yaklaşım görmediğimiz CHP de Avrupa’ya açılıp Sosyalist Enternasyonal başta olmak üzere Türkiye’nin AB’ye açılımını hızlandırmalıdır.

Yazının devamı...

Milliyet ve sanat

4 Temmuz 2020

Bir günlük gazetenin kuruluşunun 70. yılını sanata öncelik vererek kutlaması enderdir. Bir süre önce Milliyet bunu yaptı. Hava atmak için değil, ikinci sayfasını tamamen sanat ve fikir haber ve yazılarına ayırarak bunu hak ettiği için yaptı.

Kimi gazetelerin haftalık eklerinde sanata/düşünceye yer verilmiyor değil. Ancak spor, ekonomi, siyaset gibi konulara her gün özel sayfalarda yer ayrıldığı gibi, bütün bir sayfanın, hele gazetelerin önemli sayfası olan 2. sayfanın sanat ve fikir yazılarına sürekli tahsis edilmesi uzun vadede eğitici, okuru sanata yaklaştırıcı olmasının yanında, sanatın insan hayatına apayrı bir zenginlik kazandırıp fikri açıdan da bilincini oluşturmasını sağladığını biliyoruz.

Milliyet gazetesinin neredeyse ilk yayımlanan nüshasından bu yana tam 70 yıldır kesintisiz bir okuyucusu olarak şu inançla bu yazıyı kaleme almak istedim: “O bir tek sayfanın sanata ilgi, heyecan duyan yetenekli çok sayıda gencimizin kendilerini keşfetmelerine ve geleceğin parlak sanatkârları olarak ortaya çıkmalarına imkân verecek kapıyı aralayacağına inanıyorum”.

Gazetenin genel havasına baktığımda, verilen eklerin de sık sık sanat içerikli olmaya başladığını sevinerek görüyor ve okuyorum. Magazin ekinde Reyting Canavarı Sina Koloğlu’nun “Oturup Düşünen Adam neden az?” başlıklı ve “TRT Müzik kanalının diğer müzik kanalarına farkını ortaya koymasını” isteyen yazıları, Ali Eyüboğlu’nun Alice köşesinde çıkan benzer yazıları tesadüfi olmasa gerek.

Toplumları ve devletleri büyük yapan sanat ve entelektüel düşüncedir. Kanuni dönemi Muhteşem Yüzyıl yalnız askeri alanda değil, sanatın ve düşüncenin de (mimari, musiki, felsefi, ilmi) zirveye ulaştığı dönemdir. Tarihimizi askeri zaferlere odaklamak gençlerimize geçmişimizi eksik öğretmek demektir.

Örnek bir müze

Çok kısıtlı imkânlarla kurulan Cumhuriyetimiz en hızlı hamlelerinden birini sanat (kurulan tiyatro, bale, opera ve senfoni orkestrası vs.) dalında yapmıştır. İran Şah’ının Türkiye Cumhuriyeti’ni ziyarete geldiğinde, Atatürk ülkemizin gücünü askeri resmigeçitler veya fabrika gezileriyle değil, sırf bu ziyaret için bestelenen Özsoy Operası’nı oynatarak yapmıştır.

Son yıllarda ebru, hat yazı, minyatür, çini gibi geleneksel sanatlarımızdaki gelişme de sevindiricidir: Resme suyla hayat veren ebru, harflere ruh veren hat sanatı bunların başında geliyor. Sanat alanında İstanbul dünyanın önde gelen kentlerinden biri olmuşsa da İzmir, Ankara, Eskişehir, Antalya gibi birkaç kent dışında sanat ve fikir hayatı istenilen düzeyde değildir.

Yazının devamı...

Koronavirüsle mücadele topyekûn savaştır

30 Haziran 2020

1. TÜRKİYE VE DÜNYADA KORONAVİRÜS SALGINI

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın dün akşam (29 Haziran 2020) 20.03’te yaptığı açıklamaya göre; son 24 saatte Türkiye’de koronavirüsten ölenlerin sayısı  18 yeni vefatla 5.115’e, hasta sayısı 1.374 yeni tanı ile 198.613’e yükseldi; hastanede tedavi edilip taburcu edilenlerin sayısı, iyileşen 1.214 hasta ile 171.809’a ulaştı. Toplam rakamlar, Türkiye’de koronavirüsün ilk kez ortaya çıktığı 11 Mart 2020’den bu yana geçen üç buçuk ay içinde bu nedenle can kaybını, hastalanan ve tedavi edilip iyileşen insan sayılarını gösteriyor.

Dünyada ilk kez altı ay önce 23 Aralık 2019’da Çin’in Vuhan kentinde ortaya çıkan koronavirüs, kısa zamanda beş kıtada bütün ülkelere yayılan bir pandemi  (küresel salgın) hâline geldi. CNN’de Johns Hopkins Üniversitesi kaynak gösterilerek  yayınlanan “Coronavirus Pandemic” (Küresel Salgın Koronavirüs) rakamları, dün (29 Haziran 2020) öğleden sonra 7.15 PM GMT (TSİ 22.15) (1) itibariyle şöyle idi: Dünyada toplam vakalar 10.199.798, ölümler 502.947; ABD’de toplam vakalar 2.564.163, ölümler 125.928.

Bu rakamlar, resmî kayıtlara geçen sayılar. Onlara yansımayanlarla birlikte gerçek hastalık ve ölüm rakamlarının daha yüksek olduğu söyleniyor. Yeni tip koronavirüs salgını, dünya ve Türkiye genelinde yayılmaya devam ediyor. Ne zaman ve nasıl duracağı bilinmiyor. Henüz deneme aşamasında olan aşı ve ilâç çalışmalarının  2021’den önce sonuçlanması beklenmiyor.

2. KORONAVİRÜSLE MÜCADELEDE BİREYSEL KORUNMA ÖNLEMLERİ

Fakat aşı ve ilâç olmadan da bugün herkesin kolayca yapabileceği üç basit işlem, koronavirüsün yayılmasını önleyebilmektedir. Kısaca “temizlik, maske ve sosyal mesafe” olarak özetlenen bu üç önlem, defalarca Sağlık Bakanı, hatta Cumhurbaşkanı tarafından televizyon konuşmalarıyla anlatıldı. Bu önlemleri uygulayan birçok insan, başka insanların da bulunduğu ortamlarda maske takmayı ihmal etmiyor.

Herkesin aynı uygulamayı yapmasını sağlamak için Umumî Hıfzıssıhha Kanunu’nun 282. maddesi uyarınca maske takmayanlara 900 TL idarî  para cezası verileceği açıklandı. Bu açıklamadan sonra tuhaf, hatta komik bir durum ortaya çıktı: Kimi insanlar, idarî para cezasına aldırış etmeksizin maskesiz dolaşmaya devam ederken; kimi insanlar, maskeyi ağız ve burunlarını kapatacak şekilde takmaktansa boynuna takıyor, elinde taşıyor ya da cebinde olduğunu söylüyor; böylece maske takma zorunluğunu kendine göre bir maske gösterme, yanında bulundurma  işlemine dönüştürüyor.

Yazının devamı...

Beyin tümörleri

16 Haziran 2020

CENGİZ KUDAY

Bu yazımı koronavirüs hastalığının dışında öldüren, başka hastalıklardan da her yıl binlerce kişinin öldüğünü hatırlatmak için yazdım. Diğer hastalıkları da umursayalım.

Her yıl tespit edilen kanserler içerisinde beyin tümörleri yaklaşık %1.5’lik bir orana sahiptir. Bu tümörler her cins ve yaşta görülebilir. Radyoloji ve tanım metotlarındaki gelişmeler, tanının daha kolay konulmasını sağlamıştır.

Beyin tümörü nedir?

Beyinde ortaya çıkan anormal hücre çoğalmasıyla karakterize kitlelerin genel tanımıdır. Her gün yenilenen hücrelerdeki büyümeyi ve bölünmeyi sağlayan sistemlerde bir bozukluk olduğunda çoğalma kontrolsüz hale gelebilir. Beyin tümörlerinde bulgular, kitlenin beyin veya çevreleyen yapılara olan basısı veya sinir dokusunda oluşturduğu hassasiyet sonucu ortaya çıkar. Kitlelerin yerleşim yeri bulgularla ilişkilidir. Kitle ve kitlenin yaptığı ödem etkisi ile epilepsi (sara) veya bir takım fonksiyon kayıpları olabilir. Beyin tümörü çeşitlerini temek olarak 2 gruba ayırabiliriz.

Birincil ve metastatik (beynin dışında başka organlardan bir yerden yayılmış. Birincil dediğimiz tümörler beyinin kendi dokusundan kaynaklanan tümörlerdir. Birincil tümörlerde iyi huylu (yavaş büyüyen veya daha az yayılan) ve kötü huylu (daha hızlı büyüyen ve hızla yayılan tümörler olarak ikiye ayrılabilir.

Metastatik tümörler, meme, akciğer, mide, prostat, tiroit gibi çok farklı birçok organ kaynaklıdır. Beyin tümörleri yerleşim yerleri etkiledikleri yapılara göre çeşitlilik arz ederler. Yetişkinlerde beyin zarından kaynaklanan tümörler iyi huylu kabul edilebilir. Bunlarda yerleşim yerlerine göre kötü prognozlu olabilir. Bazen beyin dokusu içinde mevcut sinirlerden kaynaklanan tümörler vardır, (işitme siniri, 5. sinir vs.) genellikle iyi huyludurlar. Fakat yerleşim yerleri yönünden tehlikeli, riskli gruba girerler.

Hormon kaynaklı örneğin; hipofiz kaynaklı tümörler olabilir. Çoğunlukla iyi huyludurlar. Fakat aynı bölgede tekrarlayan ve malign diyeceğimiz tümörler de olabilir. Tümörlerin isimlendirilmesi ve malignansı dediğimiz kötülük derecesi tümörden tümöre hatta aynı isimli tümörlerden bile çok farklıdır. Burada çeşitleri yazmak bir şey ifade etmez. Şu soru sorulabilir. Beyin tümörü neden olur? Beyin tümörüne neyin neden olduğu henüz bilinmemektedir. Önlenmesi mümkün değildir. Suçlanan iki faktörden söz edilebilir.

Yazının devamı...

CORONAVİRÜS NESLİ

6 Haziran 2020

Günlük hayatımızda kullandığımız değişik adlarla belirlenen nesillere alışmıştık. Bunlara bir de C Nesli olarak kısaltılan Coronavirüs nesli eklendi.

Aslında, C nesli ile farklı özelliklerdeki nesil kast ediliyordu. Teknoloji ile bağlantılı özellikleriyle, “Dijital Yerli” olarak 1990’larda doğanlar için Bağlantılı Nesil (connected generation) ya da tüketimci özelliği öne çıkan tüketiciler için Tüketici Nesli (consumer generation) kullanılıyordu zaten. Bunlara bir de C Nesli’nin yeni türü eklendi günümüzde..

Yeni bir nesil mi?

Yaşantımızda gördük ki, yaşanan travmatik krizler dünyayı değiştirmekte ve yeni nesilleri ortaya çıkartmakta etkili olabiliyor. II. Dünya savaşı sonrası yaşanan değişimler, başta kadınların iş yaşamına girmesi dahil birçok dönüşümü tetiklemiştir. Yaşadığımız salgın ve etkileri, henüz tam kabul edilmemiş ve tartışmaları içerecek olsa bile, yeni nesil tanımlamasını da beraberinde getirmiştir.

Hatta, değişik adlarla öne sürülen benzer nitelikte kavramlar da vardır. Örneğin; Carona Nesli (Coronials), Karantina Çocukları (Quranteens), Zoom Bebekleri (Baby Zoomers) gibi terimlere sık sık rastlar olduk.

Bu terimlerin anlamları hakkında zayıflıklar ve genellemeler yapmanın tehlikeli olması bile çalışmaları ve yorumları engelleyemiyor.

“Evde kal” nesli

Dünya Sağlık Örgütü’nün 11 Mart 2020 tarihinde Coronavirüs salgınını kabul etmesiyle birlikte birçok ülke karantina uygulamasına geçerek sosyal izolasyon önlemlerine başvurdu. Daha önce böyle bir uygulamayı ve önlemleri deneyimlemeyen farklı nesiller şaşkınlık, kaygı, panik ve duygusal açılardan sıkıntılara girdi. “Koronafobi” olarak hemen adlandırılan bu durum, insanları rahatsızlıklara sürükleyen ve rutinlerini bırakmak zorunda kalmalarına neden olan yeni sonuçlar doğurdu. Ekonomik zararların yanında bu tür ruhsal ve davranışsal değişimler neredeyse “yeni normal” olmaya başladı yaşantımızda.

Yazının devamı...