Sivasî Efendi ve Kadızâde Mehmed Efendi üzerine

Sivasî Efendi ve  Kadızâde Mehmed  Efendi üzerine

Geçtiğimiz hafta yanan Vaniköy Camii ile ilgili olarak çok şey söylendi ve konuşuldu. Kimdir bu camiyi yaptıran Mehmed Vanî Efendi, Hoşap Van’da doğan, Van, Tebriz, Gence ve Karabağ’da eğitim gören Vanî Efendi, daha sonra Erzurum’a yerleşerek, buradaki cami ve mescitlerde vaaz vererek halka nasihatlerde bulunur. Fazıl Ahmed Paşa sadrazam olunca Vanî Efendi İstanbul’a davet edilerek Yeni Cami Vaizliğine atanır. Daha sonra hünkâr vaizi olur. Sultan IV. Mehmed, kendisine saygı duyar, yanından ayırmaz vaazlarını ve huzur derslerini dinlemekten zevk alır. Bu nedenle günde iki bin akçe ulufe tahsis ettirdiği gibi, Bursa’da Kestel çevresindeki köyleri de ona ihsan eder.

1683 Viyana seferine ordu vaizi olarak katılır. Siperleri dolaşır, güzel ve tesirli konuşmasıyla askeri coşturur. Viyana seferinin başarısızlıkla neticelenmesi sonrası gözden düşürerek Kestel’e sürgün edilir ve orada 10 Ekim 1685 günü vefat eder.

Türk düşünce hayatı içinde özel bir önem verilmesi gereken bir kişidir. Vaaz ve yazılarında ilk defa Türk ulusundan bahseder. Gerek Arâis-i Kurân isimli tefsirinde gerekse Münşeât’ındaki görüşleri ile milliyetçilik fikrinin ilk habercilerinden biri sayılır. XVII. yüzyılda sofular ile fakihler arasında meydana gelen
tartışmalarda fakihler (Kadızâdeler) safında yer alır.

XVII. yüzyılın yetiştirdiği en büyük bilginlerden biri olan Kâtip Çelebi (1609-1657) “Mîzânü’l-Hakk Fî İhtiyâri’l-Ehakk* (En Doğruyu Seçmek için Hak Terazisi)” isimli kitabında döneminde gerçekleşen Siv â sîler ile Kadızâdeliler arasındaki kavgaları dile getirdiği bir bölüme de yer verir.

XVII. yüzyılın başlarında, özellikle de Sultan IV. Murad (1623-1640) döneminde, Halvetiye şeyhlerinden Sivaslı Abdülmecid Sivasî Efendi (1564-1639) ile Kadızâde Mehmed Efendi (1582-1635) ve cemaatleri arasında büyük bir çekişme ortaya çıkar. Kâtip Çelebi bu iki şeyhin birbirlerinin tam zıddı olup, meşreplerinin başka başka oluşu yüzünden aralarında Besûs Savaşı olduğunu söyler. Çoğu konuda Kadızâde bir tarafı tutup, Sivasî Efendi öteki tarafı tuttuğu için ifrat ve tefrit yoluna giderler ve iki şeyhin tarafını tutanlar da birbirleriyle tartışıp kavga ederler.

Kâtip Çelebi bu durumu şu sözlerle günümüze aktarır: “... Şeyhlerin çoğu da iki bölüğe ayrılıp birer taraf tuttular. İçlerinden akıllı olanlar ‘bu iş taassuptan doğan kuru kavgadır. Hepimiz Hz. Muhammed’in ümmetiyiz ve din kardeşiyiz ne Sivasî’den beratımız ne Kadızâde’den hüccetimiz vardır. Onlar iki bilgili ve dalavereci şeyhti, birbirlerine karşı olmakla ün yapıp padişahın malumu oldular ve bu bahane ile iş görüp dünyadan murat aldılar. Ahmaklık edip bizim onların davasını sürüp gitmemiz nedendir? Bundan biz zarardan başka nesne edemeyiz’ diyerek karışmadılar.”

Ama ahmaklar ısrar edip iki tarafta onlar gibi ün yapmak umuduyla bazı davalara yapıştılar. Kürsülerde birbirlerine taş atıp laf sokarak dil ile yaptıkları karşılama, kılıç ve süngü savaşa yol açmaya yaklaşınca saltanat tarafından sürgün edilerek kimilerinin kulakları çekilip terbiyelerinin verilmesi lazım geldi.

İslamlığın ve Müslümanların sultanının, bu tür kuru dindarlık ve taassup sahiplerini, kim olursa olsun ezip yola getirmesi üzerine düşen vazifelerdendir; çünkü geçmişte bu tür taassup kavgasından çok fesatlar olmuştur.

Gerek Sivasiye gerek Kadızâdeli ahmakların doğru yoldan kişiler gibi göründüklerine bakmayıp iki taraftan birinin üste çıkmasına yol verilmemelidir. Dünyanın düzeni, bütün halkın çizgiden dışarı çıkmamasıyla yürür gider. Haddini bilen ve sınırı aşmayan kişiye Allah rahmet etsin...

Kâtip Çelebi’nin 1656 yılı kasım ayı içinde yazdığı bu sözler ve kitabı döneminde şiddetli münakaşaların konusu olur. Bazı meseleler üzerinde olumlu fikirler ileri sürerek, meselenin aslının ne olduğunu ortaya koymak ve kuru kavgaları önlemek için kaleme aldığı kitap ve yaymaya çalıştığı düşünceleri çok kişiye ılımlılığın doğru yolunu göstermeye, günümüzde sürmekte olan münakaşaların çıkmazına düşenleri kurtarmaya çalışma gayreti olarak değerlendirmemiz gerekir.

Kâtip Çelebi aldığı eğitim ve yaptığı çalışmalar ile nakli ilimlerin yanı sıra akli ilimler konusunda da büyük bir bilgi birikimine sahiptir. Dünyanın var oluşundan bu yana insanların çeşitli gruplara ayrıldığını, her grubun kendine göre bir yaşam felsefesi olduğunu, bu nedenle gruplar arasındaki fikir ayrılıklarını doğal karşılamak gerektiğini, herkesin aynı düşünce ve mezhebe mensup olmasının mümkün olmadığının kabul edilmesi gerektiğini vurgular.

Anlaşılan, dört yüz yıl önce de günümüzdekine benzer tarikat kavgaları olmakta ve ün kazanıp dünya yaşamını kolaylaştırmak için bazı insanların inançlarını istismar etmektedirler.

Herkesin inancı kendine, bir başkasının sözde yol göstermesine ve kendi çıkarları için inançlarımızı istismar etmesine niçin müsaade etmekteyiz? Sanırım toplumun büyük bir kesimi geçmişe ait bu tür kitapları okumamakta veya okuyamamaktadır. Bir an önce geçmişe dair olan bu gibi kitap ve belgeleri günümüz Türkçesi ile yayımlamak ve yaygın olarak okunur hale getirmeliyiz. Geçmiş kültürümüz içinde Kâtip Çelebi ve benzeri çok sayıda bilginin günümüzde yaşadığımız olayları daha açık ve net bir şekilde değerlendirmemiz için gereken bilgileri bize iletmek istediğini gördükçe bir anlamda tercümenin ne kadar da önemli olduğunu anlamaktayım.

Çoğumuzun gözünden kaçan bu birikimlerin yeniden okunup değerlendirilmesi ve gelecek oluşturması için kullanılması gerekmektedir. Geçen yazılarımdan birinde beş yüz yıl önce Lûtfî Paşa’nın Âsafnâme’sini** sizlere tanıtmaya çalışmıştım. Bu kere konuya yakın hemen herkesin adını bildiği Kâtip Çelebi’nin yazılarını gündeme getirmek istedim. Sanırım daha çok sayıda benzer bilgi kaynağı olduğunun farkına varmamız ve geçmişten bize seslenen bu bilgilerin iletmeye çalıştığı mesajları acil bir şekilde değerlendirmemiz gerekmektedir.

---

* Kâtip Çelebi, Mîzânü’l-Hakk Fî İhtiyâri’l-Ehakk, Türkçesi Orhan Şaik Gökyay ve Süleyman Uludağ,
İstanbul, 2008.

** Lûtfi Paşa, Asafnâme, Haz. Ahmet Uğur, Ankara, 1982.