Apartmanımız sağlam diyen konut sahipleri yargıda...

Deprem, deprem, deprem...

Bu kelimeden bıktım.

Maalesef günümüzde herkesin dilinde dolaşıp duruyor.

Depremle yatıyor, depremle kalkıyoruz ülke olarak.

Özellikle son günlerde Kuşadası açıklarında meydana gelen sarsıntılar, vatandaşı yıldırmış durumda...

Son 30 Ekim tarihli depremde, İzmir’de 117 kişi yaşamını yitirmişti.

Cumhuriyet Savcılığı’nın, soruşturma kapsamında 9 binayla ilgili 29 şüpheli hakkında dava açtığını öğrendim.

***

Buraya kadar her şey normal.

Sorumlu kimse, cezasını mutlaka çekmeli.

Ancak Bayraklı’da yıkılan ve onlarca kişinin yaşamını yitirdiği Rıza Bey Apartmanı’yla ilgili çarpıcı bilgiler dikkatimi çekti.

Fenni mesul, müteahhit, inşaat mühendisi ve tekniker hakkında dava açıldığını öğrendim.

Binada oturup da, “Apartmanımız sağlam. Korkacak bir şey yok” diyen beş konut sahibi hakkında da, “bilinçli taksirle birden fazla insanın ölümüne ve yaralanmasına neden olma” suçundan 20 yıla kadar hapis cezasının istendiğini duyunca, şaşırdım kaldım.

***

Bu acı olayın ardından İzmir genelinde çok sayıda kişi, evinin testini yaptırdı.

Birçok bina dayanıksız olduğu gerekçesiyle yıkıldı, kentsel dönüşüme gidildi.

Ama başta kendi apartmanım olmak üzere, çok sayıda binanın riskli olmasına rağmen inatla evlerinde oturmayı sürdüren, test yapılmasına karşı çıkan bir grup var.

Bunu anlamak mümkün değil.

***

Neye güveniyorlar, bilemiyorum.

Testi yaptıralım, sağlamsa otururuz, değilse tabii ki kentsel dönüşüme gidilecek.

Olası bir depremde bina yıkıldığı zaman sorumlu kim olacak?

“Apartmanımız sağlam, biz oturacağız. Kentsel dönüşüme karşıyız” diyen konut sahiplerini sıkıntılı bir süreç bekliyor böyle bir durum karşısında.

***

Olası bir depremde bina yıkılırsa, adalet yakanıza yapışacak.

Gelin bakalım buraya diyecek. Peki ne diyecek bu inançlı vatandaşlar!

“Ben ne yaptım, niye kentsel dönüşüme gitmedim? Birbirimizin gazına gelerek, binamıza niye sağlam dedim?” diye dövünüp duracak. İşte o zaman savcılığa suç duyurusunda bulunan konut sahiplerinin ortak toplantılarda yaptığı konuşmalar, gözleri önünde canlanacak. Ancak iş işten geçmiş olacak, suçlu olan cezasını çekecek...

Apartmanımız sağlam diyen  konut sahipleri yargıda...

Sırası gelen ne olur hemen aşısını olsun

 

2020’nin Mart ayında hayatımıza giren ve geçen sürede ülkemizden 50 bine yakın, dünya genelinde ise milyonlarca kişinin yaşamını yitirmesine neden olan mikrop, sonunda mesleğimizin duayenlerinden Nejat Bekmen’i de canından etti, aramızdan aldı.

***

Nejat’ı mesleğe başladığı ilk yıllarda tanıdım Yeni Asır’da.

Candan, güler yüzlü, sevecen yaklaşımı ile hemen hemen her kesimin sevgilisi oldu.

İçi dışı bir, kimsenin arkasından konuşmaz, yalan söylemez.

Hele hele egosu hiç ama hiç yoktu.

Hastaneden çıkmasını dört gözle bekliyordum, söyleyecek çok sözüm vardı.

Ancak, 9 Haziran Çarşamba sabahı acı haberi aldım, yıkıldım.

Laflarımı yuttum.

Keşke hayata geri dönseydi de, neden aşı olmadığını sorup ağzıma geleni söyleseydim.

Olmadı.

***

Nejat kardeşim gibi daha birçok kişinin aşıya güvenmediğini, mikroba inanmadığını biliyorum.

Onlarca profesör, doktor ve hemşire yaşamını yitirdi bu bela yüzünden.

Neden güvenmiyoruz toplum olarak aşıya, bunu anlamakta zorluk çekiyorum.

***

Ne kadar güvenmezsen güvenme, bu aşıyı ol be kardeşim.

Aşı olanların hastalığı nasıl ayakta atlattığını biliyoruz.

Ender şekilde yaşamını yitirenler oldu tabii ki.

Ancak aşının korumada büyük etken olduğu, tüm dünyada gözler önüne serildi.

***

Her ne olursa olsun lütfen sıranız geldiğinde es geçmeyin, görevinizi yerine getirin.

İnat etmeyin, hastalığı önemseyin, mikrop yok diye kendinizi kandırmayın.

İş işten geçmeden bu tavrınızdan vazgeçin, hayata dört elle sarılın.

Bakın, dünden itibaren ülke genelinde milyonlar aşı için randevu almaya başladı.

Sistem yoğunluktan tıkandı, daha sonra normale döndü.

Ne diyelim, hayırlı olsun.

Bir gün bu belayı başımızdan defedeceğiz, yine o güzel günlere geri döneceğiz hep birlikte...

Gaz ve lüks lambasından elektrikli günlere...

Elektriğin günümüzde önemi daha iyi anlaşılıyor.

Çocukluğumun geçtiği Anadolu kasabalarının köylerinde elektriği bilmeyen o kadar çok kişi ile karşılaştım ki, o günleri unutamam.

Babam, öğretmen olduğu için Milli Eğitim yetkilileri gaz ve lüks lambası vermişti, okul demirbaşına.

Köyde bir nişan, düğün olduğunda hemen bizi arardı komşularımız, gece ortalığın aydınlatılması için destek isterdi.

***

Nereden nerelere geldik.

Şimdi, elektrik dışında çok sayıda enerji imkânına sahibiz.

Ancak, her ne olursa olsun tasarrufu aklımızdan hiç çıkarmamamız lazım.

Gündüzleri evimizde, işyerimizde, sokaklarda boşuna yanan lambaları gördüğümde içim ‘cız’ ediyor.

Yazık, günah, boşa giden enerjiye, boşa giden paralara.

***

Geçtiğimiz günlerde GDZ Elektrik’in, elektriğin İzmir’e gelişinin 93. yıldönümü dolayısıyla hazırladığı, eski çalışanlarının yer aldığı kısa film gözüme çarptı.

Kentin gece aydınlatılmasının muhteşem göründüğü filmde, kurumun eski çalışanları da yorumlarıyla elektriğin önemine ve geçmişe vurgu yapmış.

Filmi beğendim.

GDZ Elektrik şirketinin kısa metrajlı filmleri olduğunu biliyorum, bunlara yenilerini eklemelerini öneriyorum.

Çünkü, enerji toplumun vazgeçilmezi, olmazsa olmazı.

Hem küçükler bilgilendirilmiş olur hem de büyükler, enerjinin önemini daha iyi kavrar düşüncesindeyim...