Vebali üstüne kalmasın...

Patladı patlayacak dedik, korktuğumuz başımıza geldi.

Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de Kovid-19’lu hasta sayısı, her geçen gün artmaya başladı.

Dört bir yanımızı sardı lanet mikrop.

Kısıtlamalar yeniden başladı.

Artık sokağa çıkamaz olduk!

 

Mart ayından bugüne tüm yetkililerin dilinde tüy bitti.

Sosyal mesafeyi koruyalım, maskemizi takalım, hijyene dikkat edelim.

Demek ki kendileri söyledi, kendileri duydu.

Vatandaşım, uyarılara kulak asmadı.

Asmadığını da hepimiz iyi biliyoruz.

Hâlâ umursamaz bir tavır içinde olan, çok sayıda kişiyle karşılaşıyorum.

“Mesafeyi koruyalım” diye çıkıştığımda, hep aynı yanıtı alıyorum.

“Unuttuk.”

Kardeşim, senin gözün kör, kulağın sağır, dünyadan bihabersin o zaman.

Böyle bir durum karşısında nasıl kuralları unutursun?

Nasıl vurdumduymaz olabiliyorsun, kendini düşünmüyorsan karşındakinin sağlığını düşün.

İnanın, hayretler içinde kalıyor, insanları anlamakta güçlük çekiyorum.

Son bir haftadır çok sayıda eşimden dostumdan telefon aldım, test sonuçlarının pozitif çıktığını belirttiler.

Hepsi, aynı görüşteydi.

“İnsanın başına gelmeyince işin ciddiyetini kavraya-mıyorsun” dediler.

Yediklerinden tat alamadıklarını, içtiklerinin boğazlarında düğümlendiğini, çiğnedikleri lokmaların plastik gibi geldiğini, ellerini başlarına kaldıramadıklarını söyledi dostlarım.

 

Artık bu işin şakasının olmadığını, lütfen ama lütfen kavrayın.

Ev gezmelerine, günlere, kafe sohbetlerine, çim üzerinde goygoya, eğlence yerlerine bir süreliğine ara verin.

Mekânları görüyoruz...

Ne maske, ne mesafe, ne de hijyen...

Televizyon, radyo ve gazetelerdeki haberleri dikkatli bir şekilde okuyun!

Şu aşı işi netleşene kadar yaşamımızı farklılaştıralım, ayakta kalalım.

Son sözüm şu:

“Artık aklımızı başımıza alma zamanı geldi geçti. Kendine acımıyorsan eşine dostuna, arkadaşına, çoluğuna çocuğuna yazık etme. Çıkacak bir olumsuzlukta veballeri üstüne kalmasın...”

C3 mü, C15 mi yoksa C25 mi?


Mustafa Yılmaz’ın cumartesi günkü yazısı ilgimi çekti.

Bayraklı’da çöken binaların 45 yıl önceki yönetmeliğe göre inşa edildiğini yazıyordu.

1970’li yıllarda, en az C15 kalitesinde beton kullanılması şartı getirilmişti.

1999 depreminin ardından, 2000 yılı sonrası ise betonun kalitesinin C25’e kadar çıkarıldığını yazıyordu Yılmaz.

Yıkılan, onlarca kişinin yaşamını yitirdiği binaların bazılarında maalesef C3 kalitesinde beton çıktığı, hatta betonların deniz kumundan yapıldığı belirtiliyor yazıda.

Yıllar önce o binaları kalitesiz yapan her kim ise, her kim inşaatında çalıştıysa, her kim bile bile deniz kumunu taşıdıysa, her kim çürük harcı karıştırdıysa, her kim denetimini yapıp gördüklerine göz yumduysa, bunun hesabını misli misli ödemesi gerekirdi. Belki de ödemiştir, kim bilir?