Hayatın amacı nedir?

29 Ocak 2021

Birçok yerde duyuyorum, okuyorum, yaşam amacımızı bulmaya yönelik üzerimizde korkunç bir baskı var. Yaşam amacını bulamadın mı? O zaman hayatını boşa harcamışsın demektir! İnsanlar da yaşam amaçlarını bulmak için, psikiyatrlardan tutun yaşam koçlarına, enerji tacirlerine ve maneviyatla ilgilenen kim varsa herkese oluk oluk para akıtmaya hazırlar… Ve bugünlerde tam da olan bu!

Yaşam amacımız nedir, bu dünyaya neden geldik, dünyevi sınavlarımızın bir gayesi, hayatımızın temel hedefi var mı, tüm bunlar aslında felsefeciler ve ruhanî liderler tarafından çokça yazılan konular. Cevaplar tek değil, farklılıklar gösteriyor. Haliyle insanların aklı da karışıyor.

Sanırım herkes bir konuda hemfikirdir, bu dünyaya kusurlarımızla geliyoruz. Kısıtı olan bir elbisenin içinde doğuyoruz. Baştan, limitleri gerçek, engelleri, yapabilecekleri kısıtlı olan bir kıyafetimiz var. Beden, bize verilen yaşam süresince içinde devineceğimiz küçücük bir alan. Dünyadaki varlığımız bedenlenmeyle başlıyor, son nefesimizdeyse bitiyor. Yol boyunca ise türlü hastalık, fiziksel engelle boğuşuyoruz. Bunları hiç tatmayan insan yok. Kusurları olan bir kıyafetimiz varken, kusursuzluktan bahsedebilir miyiz?

Ruha inananlar, çoğunlukla ruhun sonsuzluğuna ve mükemmelliğine de inanır. Ruhun, tanrısallığın bir izdüşümü olduğunu bilirler. Bu varsayımı kabul edersek -ruhun mükemmel olduğunu- bu ruh bu bedende kendini ifade edebilir mi? Bir başka şekilde söylersek, mükemmel olan bir seyin (ruh), mükemmel olmayan bir “elbise”nin içinde oluşu (beden), bu “paketi” mükemmel yapar mı?

Basit matematikle, hayır diyebiliriz.

Peki yaşam amacı nerede devreye giriyor? Mükemmel olmayan “şartlarda” (beden-ruh birlikteliği), hayat amacımızı bulmak mümkün mü?

Öncelikle, yaşam amacı ruh-beden kısıtlılığının ötesine gitmeyi gerektirir. Kusurlu bir ortamda (bedensel gerçekliğimizde), hayatımızın amacını keşfetme gibi temel bir soruya verilecek her yanıtın kusurlu olacağını düşünüyorum. O zaman odağımızı kısıtlı olan bedenlerimizden kısıtsız olan ruhlarımıza çevirelim. Yaşam amacımızı bu sonsuz varlıkta aramaya gayret edelim mi?

Ruh, hani kısıtsız ve sonsuz dedik ya, neden yeryüzüne “inmiş” olabilir? Amacı ne olabilir?

Yazının devamı...

Dunning-Kruger Sendromu

24 Haziran 2020

Aptallık ile, cesaret/ aşırı özgüven arasındaki ilişkinin bilimsel olarak kanıtlandığını biliyor muydunuz? Cornell Üniversitesi’nde görevli iki psikolog David Dunning ve Justin Kruger bu konudaki araştırmaları ile 2000 yılında IG Nobel Ödülü’ne layık görülmüşler (1). Bu iki bilim insanının yaptığı deneyler sonucunda vardıkları sonuç şöyle: “Cehalet, bireyin kendine olan güvenini artırır”. Tersinden de bu teoriyi okumak mümkün: “Ne kadar bilgiliysen, o kadar kendine güvenin azdır”.

Başka bir ifadeyle bilgi sıfır ise, özgüven tavan.

Bu iki bilim insanı, aptallıkla cesaret/özgüven patlaması arasındaki ilişkiyi ispat etmenin yanı sıra, şöyle de bir sonuca varmışlar: Yanlış sonuçlara veya talihsiz seçimlere varanlar, seçimlerinin yanlışlığını veya talihsizliğini anlayabilecek yetkinlikte olmayan insanlardır. Yani bir nevi zihnimiz bir yazılım ise, yazılımda bir sorun oluyor ve yazılımın kendisi, meydana gelen durumun bir sorun olduğunu dahi algılayamıyor (ve sonrasında da onaramıyor). Sorun tespitinde altyapı yetersiz kalıyor (2).

Dunning-Kruger sendromunu anlatan birçok atasözümüz var aslında. İlk anda aklıma gelenler şunlar: “Cahil cüretkâr olur, kendini âlim sanır”, “Boş başak dik durur, dolu başak eğik durur.”

Eminim daha niceleri vardır.

Aptallar Neden Cesurdur?

Aptal insan, aptal olduğunu bilmez. Bunu kenara koyalım. Aslında cesur olduğunu da bilmez. Sadece kendisini birdenbire cesaret gerektiren durumlarda bulur. Bunun sebebi ise çok basit: analiz etme yetersizliği. Bir durumla ilgili olası sonuçları ne kadar çok öngörebiliyorsanız, o kadar çekingen olursunuz. Başınıza bir şey gelmesini istemezsiniz, riskler fazladır veya can acıtabilir. Kaybedecekleriniz kazanacaklarınızdan daha fazladır. Bunu tartmış, değerlendirmiş ve durum her ne ise girişken/gözü kara davranmamaya karar vermişsinizdir. Elbette tüm bu analiz yeteneğinden yoksunsanız, riskleri hiç düşünememişsinizdir ve hooop! kendinizi tehlikeli/riskli bir durumda bulmuşsunuzdur. Dışarıdan buna yanıltıcı bir şekilde “cesaret” deniyor.

Aslına bakılırsa yukarıda bahsettiğim “

Yazının devamı...

Aşk'a Düşmek

26 Mayıs 2020

İngilizce’de kullanılan “FALL IN LOVE”, yani “Aşk’a düşmek” tabirinin çok da haksız bir tanımlama olmadığını düşünüyorum. Sanki düz yolda yürürken birdenbire bir kuyuya düşmüşsünüz gibi. Ama sonra düşünüyorum, aslında tam tersi. Kuyunun içinde debelenirken, düz yola çıkmak Aşk’a düşmek.

Gönlünüze, bedeninize, zihninize, tüm hücrelerinize AŞK düştüğünde, başınıza gelenler karşısında tepkiniz iki türlü olabilir. Çoğunlukla, korumacı zihin sizi uzaklaştırmaya çalışacaktır. Zihin yeniliği sevmez, çünkü orada bilinmeyen vardır. Bilinmeyen ise, potansiyel tehlike demektir. Zihnin görevi, kişiyi bildiği güvenli sulara çekmek. Bir de kalp vardır, o ise bambaşka bir dil konuşur. Us ile çelişen bir konuşmadır bu genellikle. Kalbin sebepleri pek cılızdır: “iç sesim öyle diyor” gibi gerekçelerle doludur. Azınlıkta olan kişiler, kalplerinden gelen bu cılız, ama gece gündüz yakalarını bırakmayan sebeplerle Aşk’a dalmaya cesaret eder. İşte o kişilerdir Aşk’a düşenler.

Macera burada da bitmiyor elbette. Aşk’a düştükten sonra, Aşk’ta kalabilmek asıl meziyet. AŞK OLMAK. Kaçımız yapabiliyoruz bunu, hangimiz orada kalabiliyoruz? Dış şartlara yeniliyor muyuz? Zihnimiz arkadan sinsice sürdürdüğü propagandada galip mi geliyor? Yavaş yavaş kalbin açtığı o mükemmel okyanusta zihin, birike birike okyanus haline gelecek olan zehir damlacıklarını akıttığında, seçimimiz ne oluyor?

Çünkü o zehir damlacıkları, illa ki olacak. Hayatınızdaki insan hiçbir zaman, altını çizerek yazıyorum HİÇBİR ZAMAN, istediğiniz kişi olmayacak. Zihnin size senelerdir dayattığı “ideal eş” hiç olmayacak. Prensiplerinizi yumuşatmanız, belki de bakış açınızı değiştirmeniz gerekliliği hep olacak. Zaten “ideal eş” hareketsiz su anlamına gelir; orada hiçbir gelişme, keşif, kendini aşma yoktur. Yol engebesiz ise, bizi heyecanlandıran, düşündüren, seçim yaptıran, mücadele yetimizi ortaya çıkaran bir şey de olmaz. Gerçek bir deneyimden bahsedemeyiz bile.

Yeryüzüne gelmemizin sebebinin, deneyimlemek olduğuna inanıyorum. Bunların bazıları hatalı seçimlerden gelebilecek deneyimler -ki bu “hatalı” sıfatı tamamen izafî bir tanımlamadır-. Bir ilişkinin içinde, kişilerden biri veya ikisi birden, hata yapacak ki, orada kişisel bir gelişme mümkün olsun. Mutlu ve tatmin edici bir ilişki hiçbir zaman pürüzsüz bir zeminde yeşermiyor. Aksine, bizi ruhen ve zihinsel olarak zorlayan, hislerimizden şüphe ettiren durumlarla karşılaşmadıkça, “iyi bir ilişki”ye götürecek olan sinerjiyi hiçbir zaman arayamayız, bulup da tutunamayız. Aydınlığa çıkabilmek için zifiri karanlıkta ölmek gerek. Severken ölmek, cesaret ister. Herkesin harcı değildir. Tutunmak ise, sinerjiyi bulmak ve sürdürmek için şart olacak. Spiritüel gelişimin simgesi lotus çiçeğinin hayatı balçığın dibinde başlar, suyun üzerinde parlak güneşin altında serpildikçe bembeyaz ve göz kamaştırıcı bir çiçek haline gelir. Balçık olmadan, çiçek de çoğu zaman olmuyor.

Spiritüel olarak bizi büyütecek ilişkiler hangileridir? Aşk varsa eğer, zorlayacak olanlar, karşımızdakini mutlaka değiştirmek istediklerimiz, zihnimizin (altını çiziyorum kalbimizin değil) sürekli “Gitmelisin buradan!” dediği ilişkiler. Ne zaman bir ilişkinin spiritüel olup olmadığını anlarız peki? Çatışmalar çıktıktan sonra anlayış, empati ve sevgi alanında buluşabildiklerimiz. Biraz zaman alsa da karşımızdakini olduğu gibi kabul edip, değiştirmeye çalışmaktan vazgeçtiklerimiz. Ortak anlaşma zeminini konuşarak, severek, çok çok severek yakalayabildiklerimiz. Birlikte olduğumuz kişinin farkındalığını artırarak, insan olarak potansiyelini en iyi ve en geniş şekilde deneyimlemesi için altın bir merdiven olduklarımız. “Daha iyi bir insan” olmasında destek olduklarımız. Sebat edip vazgeçmediğimizde, onun daha sevgi dolu bir insan olarak kanatlanmasına izin verdiklerimiz. İşte bu kişiler gerçekten spiritüel anlamda bir birliktelik yakalayabilirler. Sadece bu kişiler, gerçekten “Aşk’a düşer”.

Bugün 27 Mayıs, Aşk’a düşmenin güneşin etrafında ışıl ışıl bir tur atmasının ilk günü.

Bugün o’nun yaş günü.

Yazının devamı...

COVİD ve Yoga'nın Altın Çağı

2 Mayıs 2020

Tüm bu süreçte, evlerimizde kalmak zorunda olan biz ayrıcalıklı azınlığın yeni gözdesi şüphesiz Yoga oldu. Tabi, Yoga’yı daha önceden de biliyorduk. Stüdyolara oluk oluk para akıtıp, işle eve dönüş arasına bir Yoga dersi sıkıştırıyorduk. En pahalı Yoga mat’lerini alıp, üstümüzdeki tayta göre kombin yapabiliyorduk. Gittiğimiz Yoga stüdyosu derslerinde ters duruşlardan düz duruşlara uçabiliyor, kaslarımıza ve esnekliğimize mutluluk hormonu da basabiliyorduk. Bunları biliyorduk. Bunun ötesiyle de aslında çoğu eğitmen ve öğrenci, hiç ilgilenmiyorduk.

Peki pandemi sürecinde Yoga dünyasında neler değişti? Bence çok şey değişti. Burada bir avuç Yoga eğitmeni yıllardır “O stüdyolarda yaptıklarınız yeterli bir Yoga değil!” diye bas bas bağırıyoruz. Benim gibi daha geleneksel ve ticari kaygılardan uzak bir eğitim almış kişiler, baş üstü durmasını çok iyi beceremiyoruz ya, korona öncesi süreçte ne yalan söyleyelim, Yoga konusundaki yeterliliğimiz meslektaşlarımız tarafından oldukça sorgulandı. Herkesin yapabileceği ve sakatlanmalardan uzak dersler verdiğimiz için, bizlerin öğrettiği “kolay yoga”, “erişilebilir yoga”, hep hor görüldü.

Oysa gerçek nimet, tam da buradaydı.

Korona günlerinde bunu sanırım büyük bir kitle fark etti. Virüsün kapılarımıza dayandığı bu günlerde, akrobatik baş aşağı duruşlar bizi bir yere götürmeyecekti. Yapsak ne olur, yamasak ne olur… Kaygımız hafiflemezdi. İnsanlar zihinlerini berraklaştıran, evhamlarını dindiren, uykularını düzenleyebilecek ve en önemlisi teslimiyeti tekrar hatırlatacak bir Yoga tarzı arayışına girdiler. Bu dönemde yaşadıkları panik atakları bertaraf edebilecek nefes egzersizlerinin peşine düştüler. Virüs akciğerlere yerleşiyor ya, akciğerleri güçlendirecek hareketler aramaya başladılar. Ve sonunu henüz hiçbirimizin bilmediği bu sürecin uzaması karşısında sabrımızı güçlendirecek teknikler üzerinde durmaya başladılar. Evet, bu dönemde akrobatik Yoga hareketleri, işlevsiz birer içi boş çuval oldu.

Bu gidişat, veya farkındalık artışı, memnuniyet verici. Birçok insan hayatlarında ilk defa “içlerine” dönmek durumunda kaldılar. Zoom üzerinden sohbetler, Netflix bir yere kadar… Bedensel olarak sağlıklı kalıp bu kaygı illeti ile baş etmenin yolları belki ilk defa arandı. Belirsizlikte sakin, sükunette ve olabildiğince tatminde kalabilmenin bir yolunu gösterebilir miydi online yapılan etkinlikler? Ve insanlar ilk defa bu sorularına sadece Yoga’nın cevap verebileceğini fark etti. Öyle stüdyolarda yaptırılan akrobatik Yoga değil, insanın kendi içine dönmesini sağlayan, bu yoldaki zorlukları yönetebilen, huzur getiren ve binlerce yıldır aynı şeyi söyleyen Yoga’yı.

Geleneksel Yoga eğitimi almış (gurukula sistemi) Yoga hocaları senelerdir Yoga’nın bu tarafına dikkat çekiyordu aslında. “Bedeninizi bükmeyle çok ilgilenmeyin, gelin nefes, meditasyon, basit hareketler yapalım!” diye diye dilimizde tüy bitti. Çok şükür bu dönemde, insanlar daha yararlı ve en önemlisi, bedensel esneklik peşinde koşmayan, ruhsal olarak hayat kalitelerini artırabilecek sistemler aramaya başladılar. Koronavirüs dönemini Yoga açısından yeni bir farkındalık dönemi olarak görüyorum. Nihayet, bu tarz Yoga dersi veren eğitmenlerin söyledikleri biraz daha fazla dinleniyor oldu. Yoga eğitmenleri arasında bir ego savaşı değil bu, insana yararlı ve kalıcı olanın bilimini okumuş eğitmenlerin bir nevi altın çağı.

Koronavirüs kadar vahim bir olay sebebiyle, Yoga’nın kalıcı faydalarının keşfedilmiş olması elbette üzücü. Ama bir başlangıç oldu bu, bir uyanış. Belki bundan sonra insanlar, görsellik ve geçici olana bağımlılıklarından sıyrılabilip, daha kuvvetli bir iç denge ve refah yoluna baş koyabilecekler. Sanıyorum Yoga da, bu güzel farkındalıktan nasibini alacak.

Bu yazıyı bitirmeden evvel, bir teşekkür…

Yazının devamı...

Yeni Yıl Ve Ötelenen Hayatlar

10 Aralık 2019

Bir kez daha yılın “o” zamanına geldik.

Birbirimize hediyeler almak için alışveriş merkezlerinde mağazadan mağazaya koşturmaya, yılbaşı programları arasında seçim yapmaya, “gece oradan oraya o trafikte nasıl geçeriz” diye hesap etmeye, astroloji sayfalarında iyicil gezegenlerin peşine düşmeye, kırmızı iç çamaşırımızı tozlanmış çekmeceden çıkarmaya, kılıcımızı düşmana doğru savurur gibi kalemimizi beyaz sayfalarda koşturtarak yeni yıl dileklerimizi yazmaya başladıysak eğer, evet yılın “o” zamanına gelmişiz demektir. Önümüzdeki 365 günden söke söke alacaklarımızı tek tek yazarız yeni yıl dilek listemize. Öyle aşk, meşk, iş, sağlık gibi genellemeler değil, basbayağı detaylı yazarız listemizi. Günümüzün kişisel gelişimcileri bizlere çok iyi öğretmiştir, dilek listesine evlenilecek adamın boyunu posunu yaşını yazmayı, ne kadar maaş alması gerektiğini, beraber olunacak kadının ölçülerini, hayalimizdeki evin dış cephe kaplamasını, istediğimiz o arabanın far rengini ve banka hesabımızda virgülden sonra biriken sıfırları. Bunların hepsini detaylı detaylı yazmayı çok iyi öğrenmişizdir. Çünkü “genel dilekler OUT”, “özel dilekler IN” çağına adım atalı çok olmuştur.

Aslında bu dileklerin bir önceki senelerde benzer bir beyaz kağıda benzer bir tükenmez kalemle yazılanlardan çok farkı yoktur. Farklıymış gibi yaparız. Mesela adamın bıyığı olsun mu olmasın mı bu seneki dilek listesine ilave ediveririz.

Değişiklik bundan ibarettir.

Etrafımızdaki her şey, istisnasız her şey bize mutluluğun şimdi, burada ve derhal değil de, yarın, öteki gün veya zaman çizgisinde belirsiz bir noktada mutlaka, ama mutlaka ve illa ki nasip olacağını söylediğine göre, hayattan beklentilerimizi Aralık ayının son günlerinde beyaz kağıtlara karalarken kendimizi bulmak çok da şaşılacak bir durum değil. Instagram’ı açarız mesela, “bilmem kaç saniye olumlu düşünürsen yarın hiç beklemediğin bir yerden güzel bir haber alacaksın” gibi bir görselle burun buruna kalma ihtimaliniz çok yüksektir. Veya WhatsApp grubumuza bir saadet zinciri mesajı gelmiştir, derhal 12 kişiye mesajı gönderirsek içimiz yeni yılda refah ile dolacak ve dertlerimizden kurtulacağızdır. Televizyon reklamları bas bas buyurur, 36 bedene indiğimizde ve o daracık elbiseyi, elimizde bir çubuklu dondurma eşliğinde giydiğimizde, spor arabasından inen adam bize aşık olacaktır. Hem de kör kütük.

Mutluluk, hep bir başka günün hesabına yazılmıştır.

Tersten okursak, bugünün hesabına mutsuzluk düşmüştür.

Kimse bize mutluluğun yarın kapımızı çalmama ihtimalinden bahsetmez. Çünkü ticarî olarak bu fikir satmaz ve ertesi gün bir kamyonun altında kalma istatistiğimiz görmezden gelinir. Kimse bize “o” bedene indiğimizde dünyanın en bedbah insanı olma ihtimalimizden bahsetmez. Veya “o” spor arabalı adamın, o mükemmel vücutlu kadının bizi dünyanın en mutsuz insanı yapabileceğinden söz edilmez. Tüm gezegen, şimdi ne kadar mutsuz olduğumuza ve gelecekteki belirsiz bir mutluluk ütopyasına işaret eder.

Yazının devamı...

Vata Mevsiminde Beden Başkadır

23 Kasım 2019

Uzun yıllardır ara mevsim diye bir şey yaşamıyoruz. Sağ olsun insanoğlu, iklim canavarı olmayı da başarabildi. Eskiden “mevsimlik” giysilerimiz vardı, ne yaz ne kış arası giyinenlerden. Ancak bu sene belki ilk defa uzun süredir bir “ara mevsim” yaşar olduk. Kasım’ın sonunda 21 dereceler görmek elbette çok hayra alamet değil ama en azından kavurucu sıcaklardan dondurucu soğuklara -olursa- yumuşak bir geçiş yapıyoruz.

Ayurveda’ya göre her şey 3 Dosha’ya göre ayrılır, insan bedeninden tutun, fiziksel aktivitelere, cansız malzemelerden rüyalarımıza kadar. Mevsimler de aynı şekilde, Vata, Pitta ve Kapha olmak üzere 3’e ayrılır. Bu 3 Dosha’nın ne olduğunu eski yazılarımdan okuyabilirsiniz. Şimdi uzun uzun bunların açıklamalarına girmeyeceğim ama içinde bulunduğumuz mevsim Dosha’sı üzerine ufak bilgiler paylaşmak istiyorum.

Bundan 5.000 yıl kadar önce, o zamanın en ileri hekimleri, yani Ayurveda uzmanları, mevsimlere göre bedenlerimizin farklılaştığını keşfedip, hava değişikliğine hastalanmadan uyumlanabilmenin yöntemlerini keşfetmişler. Sonbahar ayları Ayurveda’ya göre Vata ağırlıklıdır. Başka bir ifadeyle, Vata olan her şey sonbaharda artar. Kitabî bilgilere göre sonbahar Eylül ve takip eden iki ay süresince yaşanırken, bu sene güz biraz daha geç geldi. Şu anda, yaşamakta olduğumuz mevsim derecelerine göre tam da Vata dönemindeyiz diyebiliriz.

Tesadüf değil, Ayurveda’da detoks, yani arınma sadece mevsim geçişlerinde yapılır. Sonbahar ve İlkbaharda. Yazın ve kışın detoks yapılmaz mesela. Bunun da sebebi oldukça basit. Sonbaharda yapılan detoks akciğerleri kış sezonuna hazırlamak, ilkbaharda yapılan detoks ise kışın tüketilen ağır yemeklerin tortularından kurtulup karaciğeri dinlendirmektir. Ve bedenin tam değiştiği zamanlar seçilir fiziksel arınma çalışmaları için.

Vata (sonbahar) mevsimi, Dosha’mız ne olursa olsun, hepimizi etkiler. Ayurveda’ya göre Vata boşluk ve hava elementini temsil eder. Hava, kuruluk, rüzgâr ve hareket demektir. Bu mevsimde tüm bu özellikler yoğunlaşacağı için, bedenimizde ve zihnimizde de bunların yansımalarını epey hissederiz.

Peki, Vata sezonunda bizlere ne olur?

Bedensel açıdan: Bedenimiz içgüdüsel olarak kışa hazırlanmaya başlar. Yağlı ve ağır yemekler daha tercih edilir olur. Haliyle, dondurucu soğuklardan korunmak amacıyla bedende yağlanma başlar. Ağırlık hissi çöker ve akabinde hareketsizlik tercih edilir. Vata, hava elementi demiştik, hava elementi de bedende migren, baş ağrısı, taşikardi, yorgunluk, uykusuzluk, midede şişkinlik, susuzluk hissi, kabızlık, yüksek tansiyon, cilt kuruluğu, kırılan tırnaklar, dökülen saçlar, bedende esneklik azlığı, kas ağrıları, siyatik ağrısı, artrit gibi kemik ve diş ağrıları, diş etlerinde çekilme şeklinde tezahür eder.

Yazının devamı...

Güzel Kardeşim Yüklenme Bize!

18 Ağustos 2019

Geçtiğimiz 2 ay isyan bayraklarını çektiğim bir dönem oldu. Ay tutulmasıydı, Güneş tutulmasıydı, Merkür retrosuydu, Satürn daha da retrosuydu, sıcaklardı, hormonlardı, işlerdi vs, son 2 ayım kişisel olarak bayağı zor geçti. Biraz daha içime kapandığım, biraz daha sağlık sorunları ile baş etmeye çalıştığım, biraz daha az konuştuğum, biraz daha düşüncelerle boğuştuğum, biraz daha mutluluğa ihtiyaç duyduğum, biraz daha kırılgan olduğum bir dönemdi…

Şimdi suyun yüzeyi gözükmüş olsa da, henüz orada değilim.

Şüphesiz insanlar hassas dönemlerindeyken daha alıngan ve tepkisel olurlar. Bir şekilde sinyalleri veriyorlardır aslında ama işte çevredekiler kendi hayat kaoslarından burunlarını kaldıramadıkları için pek ilgi göstermezler. Diğerleri -ve aslında çoğu- ilgilenmemeyi tercih ederler. Çünkü hayatlarında negatif bir şey olsun istemezler. Çoğu insan da zor zamanlarda nasıl destek olunur bilemez, empati eksikliği çekenler de azımsanacak sayıda değil. Hepsine elbette ki kabul.

Hayatınızın zor bir döneminde olsanız da olmasanız da, bir yoga eğitmeni olarak yargılayıcı işaret parmağı daima üzerinizde. 2 x 2 = 4 kadar aşikâr. Söylediğiniz sözler en ince gramına kadar tartılıyor, hoşa gitmeyenlere karşı eleştiri bombardımanına tutuluyorsunuz, işin aslı astarı nedir öğrenme zahmetine girmeden kolayca kötücül sözler sarf edilebiliyor ve başkalarına yapılan eleştirilerden çok daha gaddar bir kıyıma uğrayabiliyorsunuz. Neden? Çünkü siz yoga hocasısınız. Herhangi bir şekilde tepkisel olmaya, insanların hoşuna gitmeyecek sözler sarf etmeye hakkınız yok. Kızmaya, alınmaya, kırılmaya zinhar hakkınız yok. Hele yapıcı olmayan sözler söylemeye, eleştirmeye ve tepkinizi ortaya koymaya asla! Çünkü siz, yoga hocasısınız.

Öncelikle elmalarla armutları ayıralım, tamam mı? Yoga hocası dediğin güzel kardeşim, öncelikle insan, insan! Daha doğrusu insan olmaya gayret eden ölümlü küçücük bir şey.

Yoga hocası ne değildir biliyor musun güzel kardeşim, mesela:
- Peygamber

Yazının devamı...

Yeni Nesil Yoga

17 Haziran 2019

Son 15-20 yılda yoga tarzları mantar gibi çoğaldı. Onlarca yeni nesil yoga türedi. Kimileri sırf “element uydurmak” için, kimileri ise gerçek bir ihtiyaca cevap vermeyi amaçlıyor. Yoga’nın kendini yenilemesi, gözden geçirmesi, ve hatta düzeltilmesi olmayacak şeyler değil. 20 yıl önce Yoga eğitiminde öğrendiğim bazı “gerçekler” bugün tıp dünyası tarafından afaroz edildi. Bunlar elbette işin çok detayında olan değişiklikler ancak tıbbî bakış açısının değişkenliği ne derece Yoga’da bir arayış içinde olunmasını gerektiriyor çok emin değilim.

Yeni tıbbi yönlendirmeler çerçevesinde mevcut Yoga pratiğimizi şekillendirebiliriz ama bunun haricindeki uğraşlar bana “Yoga” gibi gelmiyor. Belki bu icatlara “yeni nesil kültür fizik” veya “Yoga’dan esinlenen fiziksel hareketler” diyebiliriz.

Bir gün oturdum üşenmedim, internetten bulabildiğim tüm yeni nesil Yoga tarzlarını listeledim. Eminim unuttuklarım çok vardır, ancak bulduğu başlıca çiçeği burnunda Yoga tarzlarını paylaşmak istiyorum:

Tavana asılı bir kumaştan destek alarak ve havada bazı yoga pozları gerçekleştirmeye yönelik Areal Yoga;

Bir ashtanga-vinyasa karışımı olan ve kişiyi hedefe daha hızlı getirmeyi amaçlayan Roket Yoga (Roket Yoga? Bu ne yaa?);

Çoğu akrobatik hareketlerden oluşan ve bir çalışma eşi ile uygulanan Akro Yoga;

Durgun sularda özel bir sörf tahtasının üzerinde yapılan pozlardan oluşan Sup (Stand Up Puddleboard) Yoga;

Suda yapılan ritmik jimnastik hareketlerine çok benzer pozlar içeren Su Yogası (

Yazının devamı...