Aptallık ile, cesaret/ aşırı özgüven arasındaki ilişkinin bilimsel olarak kanıtlandığını biliyor muydunuz? Cornell Üniversitesi’nde görevli iki psikolog David Dunning ve Justin Kruger bu konudaki araştırmaları ile 2000 yılında IG Nobel Ödülü’ne layık görülmüşler (1). Bu iki bilim insanının yaptığı deneyler sonucunda vardıkları sonuç şöyle: “Cehalet, bireyin kendine olan güvenini artırır”. Tersinden de bu teoriyi okumak mümkün: “Ne kadar bilgiliysen, o kadar kendine güvenin azdır”.

Başka bir ifadeyle bilgi sıfır ise, özgüven tavan.

Bu iki bilim insanı, aptallıkla cesaret/özgüven patlaması arasındaki ilişkiyi ispat etmenin yanı sıra, şöyle de bir sonuca varmışlar: Yanlış sonuçlara veya talihsiz seçimlere varanlar, seçimlerinin yanlışlığını veya talihsizliğini anlayabilecek yetkinlikte olmayan insanlardır. Yani bir nevi zihnimiz bir yazılım ise, yazılımda bir sorun oluyor ve yazılımın kendisi, meydana gelen durumun bir sorun olduğunu dahi algılayamıyor (ve sonrasında da onaramıyor). Sorun tespitinde altyapı yetersiz kalıyor (2).

Dunning-Kruger sendromunu anlatan birçok atasözümüz var aslında. İlk anda aklıma gelenler şunlar: “Cahil cüretkâr olur, kendini âlim sanır”, “Boş başak dik durur, dolu başak eğik durur.”

Eminim daha niceleri vardır.

Aptallar Neden Cesurdur?

Aptal insan, aptal olduğunu bilmez. Bunu kenara koyalım. Aslında cesur olduğunu da bilmez. Sadece kendisini birdenbire cesaret gerektiren durumlarda bulur. Bunun sebebi ise çok basit: analiz etme yetersizliği. Bir durumla ilgili olası sonuçları ne kadar çok öngörebiliyorsanız, o kadar çekingen olursunuz. Başınıza bir şey gelmesini istemezsiniz, riskler fazladır veya can acıtabilir. Kaybedecekleriniz kazanacaklarınızdan daha fazladır. Bunu tartmış, değerlendirmiş ve durum her ne ise girişken/gözü kara davranmamaya karar vermişsinizdir. Elbette tüm bu analiz yeteneğinden yoksunsanız, riskleri hiç düşünememişsinizdir ve hooop! kendinizi tehlikeli/riskli bir durumda bulmuşsunuzdur. Dışarıdan buna yanıltıcı bir şekilde “cesaret” deniyor.

Aslına bakılırsa yukarıda bahsettiğim “analiz etme yetersizliği”nden çok, “doğru analiz etme yetersizliğinden” bahsetmemiz gerekir. DOĞRU analiz etme yeteneğine sahip olmayan bir kişinin akıllı olduğunu iddia etmek zordur. Bir insan kafasında gerekçeler ve senaryolar kurabilir, enine boyuna düşünmüş, kendine göre bir risk haritası çıkarmış olabilir. Ancak bu kişi tamamen yanlış sularda dolaşıyor olabilir. Düşünmüştür düşünmesine de aslında durumu gerçekçi ve nesnel bir şekilde değerlendirmeden yine de yoksun kalmıştır.

Peki, bir insan nasıl “gerçekçi ve nesnel” bir bakış açısına sahip olabilir. Kanımca eğitimle, çok okuyarak, çok vaka görerek ve dinleyerek, anlamaya çalışarak. Kendini sorgulayarak.... Aklına ve vicdanına güvendiği kişilerden görüş alarak…. Yani tecrübeyle. Ancak bana kalırsa bir bu kadar önemli olan bir başka etken de var: iç görü.

Spiritüel Bakış Açısı

Birçok kadim öğreti, “iç ses”ten bahseder. Buna sezgi de diyebilirsiniz. “Farkındalık” demeyi yeğleyen insanlar da var. Örneğin, riskli bir ortama girdiğinize dair elinizde hiçbir veri yoktur, her şey “normal”, “olması gerektiği gibi” gözüküyordur, ama iç sesiniz size oradan uzak durmanızı bangır bangır bağırıyordur.

Spiritüel öğretilerde iç ses, evrensel zekânın insandaki tezahürüdür. Yani, ruhun dünyaya gelişinin amacı her deneyimde kendini daha iyi/üst bir versiyona çıkarmak ise, bizden bağımsız olan bir üstün zekânın bu doğrultuda bize fısıldadıkları vardır. “Şöyle yaparsan senin için daha iyi olur”, “Böyle yaparsan daha kötü”… Kaynağını bilmediğimiz bu ses de, çoğu zaman yanlış kararlar almamızı engeller. Hepimiz benzer deneyimlerden geçmişizdir.

İç sesi” dinleme yolları var. İç sesimizle daha derin bir bağlantı kurma yöntemleri birçok spiritüel çalışmada bellidir ve pratiğe dayalıdır. Bunları uygulamak da en az analiz kabiliyeti kadar, bizi doğru kararlara götürecek olan anahtardır.

Aptallık Edip Etmediğimizi Nasıl Anlarız?

Ne demiştik? Aptal insan, aptal olduğunu bilmez. Veya akıllı insan, aptallık yaptığını bilmeyebilir. Peki bilmediğimiz şeyi nasıl bilebiliriz ki, hataya düşmekten kurtulalım?

Bu zor, haklısınız. Ama aptallık ettiğimizi gösteren bazı emarelerin olduğunu düşünüyorum. Naçizane, onları şöyle sıralamak isterim:

- Teredütünüz varsa, veya içine gireceğiniz durumla ilgili soru işaretleri, tedirginlik belirmişse, aptallık etme ihtimali vardır.

- Zihniniz bir olgudan eminken, vicdanınız/kalbiniz/iç sesiniz rahat değilse, durup bir bakmak gerekir. Zihinle kalp/ruh çoğunlukla zıt bir şekilde çalışır ve sadece zihne dayalı çözümlerin insanı mutlu etmediği aşikârdır. Klasik olacak ama “kalbinizin götürdüğü yere” bir bakmak lazım.

- İnsanın en yüksek hayrına olan işlerin su gibi aktığını düşünürsek, sürekli engellere takılan herhangi bir kararımızı, tavrımızı gözden geçirmek iyi olacaktır. Çünkü doğru olmayan işler, tereyağından kıl çeker gibi gelişmez, zorluk üzerine zorluk getirir, bir türlü akmaz. Evren’in yasası böyledir.

- İç sesiniz, seçiminizle ilgili sürekli bir hata yaptığınızı size fısıldıyorsa, bir fırsatı kaçırmış olma ihtimaliniz olduğunu düşünüyorsanız, muhtemelen kararınızı revize etmeniz gerekecektir.

- Spiritüel bakış açısıyla, doğru bir karar verdiğimizde bu kararın enerjisi önce kendimize, sonra etrafımıza yayılır. Kararımızı verdikten sonra tam bir ışıldama halindeysek, işlerimiz rast gidiyorsa, açılmışsa, birdenbire şans ve bereket kapımızı çalıyor ve hoş tesadüflerle karşılaşıyorsak, o zaman kararımız ruhumuzun daha mutlu olmasında bir araç olmuştur, yani ruhun bu dünyaya gelme sebebine katkıda bulunmuştur ve o karar bizim (herkes için de) doğrudur. Tam tersi bir durum yaşanıyorsa, mutsuzluğunuz, şansızlığınız artıyor, başınıza istenmedik birçok şey geliyorsa, kayıplarınız ve bereketiniz birdenbire azalıyorsa, hatta sürekli kazalara/zararlara maruz kalıyorsanız, etrafınızdaki insanlar size cephe almış gibi davranıyorlarsa, bilin ki tercihinizde bir sorun olabilir. Çünkü yanlış karar, yanlış enerji demektir.

Yukarıdakilerden bir veya birkaç tanesini yaşıyorsak, aptallık veya hata etme olasılığımız, dolayısı ile kendimizi yararı olmayan, hatta zararlı durumlara sürükleme şansımız çok daha fazladır.

Son kelâm.

Bertrand Russell’in ünlü sözünü burada anımsamakta yarar var: "Dünyanın sorunu, akıllılar hep kuşku içindeyken aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır."

Safımızı seçelim. Dünyayı kurtaralım.

Esra E. (ARYA) Karaosmanoğlu

Alterego.esra@gmail.com

Bu sendromla ilgili daha fazla bilgi edinmek isterseniz:https://evrimagaci.org/cehaletten-dogan-cesaret-dunningkruger-etkisi-nedir-2799.

HAZİRAN 2020

(1): Yanlış anlaşılmasın, IG Nobel Ödülleri, bildiğimiz Nobel Ödüllerinden farklıdır. Harvard Üniversitesi tarafından, aslının bir parodisi olarak 1991 yılından bu yana sıra dışı ve çoğunlukla mizah barındıran bilimsel çalışmalara verilir. Bu çalışmalar, içerikleri satirik de olsa, dünyanın en prestijli üniversitelerinden akademisyenler tarafından gerçekleştirilmektedir.Dolayısı ile IG Nobel Ödülü de gayet prestijli bir ödüldür.

(2):Bu teorinin bir çan eğrisi olduğunu belirtelim. Yani belirli bir eşikten sonra, önceleri özgüveni az olan bilgili kişinin, kendiyle ilgili algısı değişiyor. Bu noktadan sonra kendi gözünde deyim yerindeyse “daha değerli” oluyor ve bilgi-özgüven ikilisi artık paralel bir seyir alıyor.