Fıttırmaya az kaldı!

5 Şubat 2021

Amiyane tabirle balatayı sıyırdık! Şu son üç, dört aydır ne gezmelerimiz gezme ne yemelerimiz, içmelerimiz yeme içme! Hani şu ısrarla sosyal medyada paylaştığımız güzellikler var ya, işte onlar umut aslında. Güzel yarınlara özlem...
3 Şubat benim doğum günüm. Sevgili eşim Ebru ve sevgili oğlumla birlikte şöyle dışarda bi yemek yemeye karar verdik. Malum doğum günü çocuğuyum ya, ne yiyeceğimizi ben seçtim. Uzun zamandır Bornova sanayideki Emektar Kebap’a gidemiyorduk, hadi birer lahmacun, kebap yiyelim deyip çıktık yola.
Sakın aklınıza, “Emektar Kebap, açık mı, servis var mı?” sorusu gelmesin. Açık ama her işletme gibi o da paket servis yapıyor. Son zamanlarda yaşadıklarımız o kadar olağan hale geldi ki, ben de artık yasaklı bi dönemde restoranda, sanki normal masaya servis yapılıyormuş gibi anlatmaya başladım. Değil, masaya servis yapılmıyor. Sadece biz dışarıda yemek konusunda biraz fark yaratıyoruz. Nasıl mı? Hemen anlatayım.

Tıpkı eskiden olduğu gibi nereye gideceğimize karar veriyoruz önce. Sonra hazırlanıyoruz ve yola çıkıyoruz. Kimselere yaklaşmadan, uzak uzak duruyoruz insanlardan. Arabamızı olabildiğince ara sokaklardan sürüyoruz ki, yol uzasın, gezmek olsun. Çünkü sokaklarda yürümeyi, selamlaşmayı, dostlara yakın olmayı, şu lanet maskesiz dolaşmayı çok özledik. Arabanın içinde, camlarımız kapalı bir özgürlük yaşıyoruz kendimizce. İşte bu kafayla çıktık yola, sürdük arabamızı kebapçıya. Heyecanlıyız tabi, doğum günü yemeği yiyeceğiz ailecek. Eskiden olsa kebapçının önüne geldiğimizde içeriye girerken, “Şuraya mı, buraya mı otursak?” diye konuşurduk. Şimdi bu konuşmalar yok. Önce arabayı restorana yakın en kuytu yere çekmenin telaşındayız. Malum yemeği dışarda yiyeceğimizden restorandan çok uzaklaşmamak lazım.
Dedim ya, restoran kapısında “Nereye oturalım?” diye düşünürdük eskiden, şimdiyse aramızdan bir kişi internetten mönüye bakıp siparişleri alıyor ve dükkandan içeri girmeden söylüyor isteklerimizi. “Kardeşim eve sipariş et o zaman, beklemezsin” dediğinizi duyar gibiyim. Tamam haklısınız da, dışarıda olma hissini vermiyor ki eve yemek söylemek. Böyle arabayla restorana yakın bi yerde olunca lahmacunu, lahmacun, kebabı, kebap gibi yeme şansınız oluyor. İşte tam bu sebeple Emekter Kebap’ın hemen yakınına bıraktık arabamızı. Verdik siparişimizi. Hazırlanır hazırlanmaz da kurduk soframızı kaputun üzerine. Vallahi uzun zamandır yemekleri eve söylediğimizden çıtır, çıtır lahmacunun nasıl bi şey olduğunu unutmuşuz. Sıcak, dumanı üzerinde kebap yemeyeli çok olmuş. Hoş plastik çatal, bıçakla yemek yemek pek manalı değil ama yapılacak bi şey yok. Buna da şükür. Eskiden olsa şehrin içinde böyle şeyler yapmaya çekinirdik, şimdi umurumuzda değil. Öyle ki, ellerimiz, parmaklarımız yağ içinde, hararetli bi muhabbete bile daldık Ebru ile…
Bi ara “Ne yazacağımı bilemiyorum Ebru, baksana her yer kapalı” deyince, “Fedocum bak bu durumumuzu yaz, depremi yaz, fırtınayı, seli yaz, güzel İzmir’in üzerindeki kara bulutları yaz...” dedi.

Yazının devamı...

Balkanlar kar bekliyor İzmir’den!

29 Ocak 2021

Tam şimdi kar diyarındayım. Hani o “Balkanlar’dan gelen soğuk” diye başlayan cümle var ya, işte tam o cümlenin merkezindeyim.
Bulgaristan’da, baba topraklarındayım. Buraya gelirken o kadar çok kar sohbeti yapıldı ve ben de yola çıkmadan önce o kadar çok hava durumuna baktım ki, bi kar yazısı yazmasam olmazdı.
Bir evrak işi için geldim Bulgaristan’a. Kırcaali’deydim bir süredir. Geldiğimin üçüncü günü başkent Sofya’ya gittim. Yapılan onca kar muhabbetine rağmen anca uzaklardan görmek kısmet oldu. Sevgili dayım Kadir, “Fedo, bunca sene hep Balkanlar’dan yolladık, ama kar bu yıl Türkiye’den, İzmir’den gelecek Balkanlar’a anlaşılan” diye her gün takıldı bana. Aslına bakarsanız haksız sayılmaz, baksanıza İzmir’e bile yağdı.
Kaldığım süre boyunca neredeyse vaktimin çoğunu otelde geçirdim. Aynen Türkiye’de olduğu gibi, Bulgaristan’da da tüm restoranlar vb. kapalı. Şu sıralar gezmek mümkün değil. Hele hele benim gibi bir adam için pek zor bi durum bu. Geldiğimin ikinci günü otel odamda kara kara, bugün ne yapsam diye düşünürken, köylüm, arkadaşım Ergun’un telefonuyla ivedi kapıda buldum kendimi. Sağ olsun, beni alıp Köprülü pazarına götürdü. Pazar lafı ürkütmesin sizi, küçük bir yerde az sayıda esnafın kurduğu bir pazar burası. Kalabalık değil yani. Bizim Ergun’la gidiş nedenimiz alışveriş değil zaten. Maksadımız, acaba bi kuzu çevirmeye rasgelir miyiz, kafamızdaki tek şey bu. Neredeyse otelin önünden pazaryerine gelene kadar, Allahım n’olur kuzu çevirme olsun pazarda, diye dua ettik. Yeterince dua edememiş olacağız ki, kuzu yoktu. Kömürde tavuk çevirme vardı. Ne yapalım, buna da şükür deyip daldık pazara. Şööyle bi turladıktan sonra kebapçeleri, köfteleri söyledik, oturduk masaya. Köftemizin yanına birer kola aldık Ergun’la, pazarı izleye izleye yedik yemeğimizi. Bir iki kare fotoğraf çekip ayrıldık.

Hadi dedik köyümüze de bi gidelim, Ustanlar’a, belki yüksek yerlerine kar yağmıştır, tutmuştur belki. Burada yaşayanlara göre mesafeler, yollar uzun insanlara, ama bizim gibi büyük şehirlerde yaşayanlar için kısa. Pazarın kurulduğu Köprülü ile bizim köyün arası 8-10 kilometre. Ergun’la birlikte aldık yanımıza çocukluğumuzu da, bir bir köydeki evleri gezdik. Komşularımızı, arkadaşlarımızı andık.
Koca meşenin yanına gidip, evlerimizden aşırdığımız çamaşır tekneleriyle aşağıya doğru kızak kaydığımız günleri andık. Film şeridi gibi gözümüzün önünden geçti o günler.

Yazının devamı...

Babanızın öğüdü, sizin de öğüdünüz olsun

15 Ocak 2021

Valla, son dönemde hep eleştirdiğim ekonomi yazarlarına döndüm. Herkes kendi konusunu yazsın, çizsin derken bi de baktım, bi sürü konuda ahkâm kesiyorum. Gerçi bi köşesinden gastronomik (nasıl havalı laf di mi) mevzuya bağlıyorum konuyu ama gene de şehre, memlekete dair, siyasi, ekonomik yazılar yazar oldum. Bu satırları yazmadan önce şöyle bi güzide camiamızın her şeyden anlayan bikaç yazarına baktım. Son zamanlarda neler yazmışlar diye. Ohoo o! Neler yok ki...
En son Amerika’daki kongre baskınını bile yazmışlar. Diyeceksiniz ki; kardeşim adamlar köşe yazarı, yazacak tabii.
Yahu yazsınlar elbet, bi şey demiyorum da... Arkadaş, İzmir’de yaşıyorsun, bölge ekine köşe yazıyorsun, İzmir’in anlatılacak konusu, projesi mi yok, onları yaz. Ne bileyim, yazının bi yerinde İzmir, Aydın, Manisa, Muğla, Ege geçsin, di mi?

Telefonumu sildim

Amaan neyse, sıkmayayım sizi. Yemeye, içmeye döneyim ben... Size bi kasap dükkânından bahsetmek istiyorum. Öyle bi kasap ki, en son facebook’ta var olan telefonumu sildirdi bana! Instagram ve facebook hesabımda paylaştığım videolar o kadar çok izlendi ki, hesabın adı da @fedonundukkani olunca, kasabın benim olduğunu zannetmeye başladılar. Adımızda dükkân kelimesi var ya, ondan herhalde... Yurdun dört bi yanından telefonlar gelmeye başlayınca, ben de numaramı kaldırdım hesabımdan. Tamam, tamam... Söylüyorum dükkânın adını... İkizler Kasap...

Yarım kilo yetmez

Buca Hipodrom’a yakın, Hatboyu Caddesi üzerinde mütevazı bi kasap dükkânı burası. Oğlum Efe’nin ders çıkışında, aslında bir kokoreççiye giderken tesadüfen uğradık buraya. Daha doğrusu, kokoreççi kapalıymış, dönüşte lokanta diye durduk önünde. Dediğim gibi kasap burası, ama dükkânın önünde kanat ve kelle çeviriyorlar kömür ateşinde. Neyse, çevirme tezgâhının hemen önünde sevgili Murat Aydoğan karşıladı bizi. Bize daha hoş geldiniz diyemeden, çok açız usta, deyiverdim. Oturacak yer bakınırken “Abi kasap burası, maalesef masaya servisimiz yok” dedi. Valla yalan yok, bozuldum ilk anda ama Murat gerçekten esnaf, abi, isterseniz şu küçük masaya, malzemelerin üzerine servis yapayım dedi. Yüreğimize su serpti. Hemen arabamdaki kamp sandalyelerini koyduk masanın yanına. Bu kez şaşırma sırası Murat’taydı. Ne kadar kanat yapayım abi, diye sordu. Yarım kilo yeter, dedim. Tamam abi, derken, yetmez size yarım kilo der gibi gülümsedi. Ki, haklı da çıktı...

Yazının devamı...

Denize sıfır, mesafeli avcı sofrası...

8 Ocak 2021

Öğrendik be! Bu illet virüsle yaşamayı da öğrendik!
Sevdiklerimizden uzak durmayı, öpüşmemeyi, el sıkmamayı, ellerimizi sık sık yıkamayı, bol bol C vitamini almayı ve daha bi sürü şeyi öğrendik. Tüm bunları öğrenirken çok zorlandık. Hâlâ öğrenmeye devam ediyoruz, bu gidişle uzunca bir süre de devam edeceğiz. Eyvallah! Ama çok sıkılmadık mı yahu! Hele şu yılbaşında içeride kaldığımız dört gün var ya, hepten bunalttı beni. Pazartesi ne yapsam, ne etsem diye düşünürken bi telefon keyfimi yerine getirmeye yetti. Eee ne demişler, kul sıkışmayınca Hızır yetişmezmiş.
Kıymetli ve de kafa dengi bi abim aradı, “Ya Fedo, Pazartesi bi Ayvalık’a gitsek mi? Bir iki işim var, hem onları hallederiz hem de kafamız değişir.”
Cümlesini bitirmesine fırsat bile vermeden “Evvet, olur abi” dedim.

3 ekmek ve su

Pazartesi sabah erkenden düştük yollara. Eskiden olsa aheste gider, aheste gelirdik. Lakin şimdi erken gidip erken dönmek gerek. Malum, akşam 9’da sokağa çıkma yasağı var.
Öğleye doğru Ayvalık’a vardık. İvedi işimizi hallettik, daldık çarşıya. Her şeyi o kadar programlı ve çabuk yapmamıza biz bile şaştık. Neyse çarşıda eski binaların arasında epeyce bi gezdik. Her zamanki gibi Darbuka Kardeşler’den peynirimizi, zeytinimizi aldık. Ayaküstü iki lafın belini kırdık, arabamıza doğru yürümeye başladık ki, karnımızın gurultusu öğlen bi şey yemediğimizi hatırlattı bize. Her yer kapalı ya da paket servisi yapıyor, ne yer ne içeriz diye düşünürken eski dostum Melih Kaan Kuşüzümü aklıma geldi. Melih, eski futbolcu; Ayvalık’ta Olay Tost’un da sahibi... Aradım hemen, hiç uzatmadan bodoslama daldım söze, “Melih, Ayvalık’tayız ve bi şeyler yemek istiyoruz, ama her yer kapalı” dedim.

Yazının devamı...

Yeni yıl dileğim ‘Güzel İzmir’...

4 Ocak 2021

Karantinalar, sokağa çıkma yasakları, kısıtlamalar duygularımızı körelti! Hele şu maske yok mu, şu maske, kalbimizi soğuttu, susturdu hepimizi. Standart cümlelerin dışında konuşamaz olduk birbirimizle. “Nasılsın, eşin, çocuklar nasıl, büyükler iyi değil mi...” İşte bu kadar artık görüşmelerimiz.

Halbuki insan sosyal bir varlık. Gözleriyle, diliyle, vücuduyla iletişim kuran, sadece aklıyla değil, kalbiyle de düşünen, karar veren bir canlı.

Bir arada olmayı, kalabalıkları sever insan. Bunun için vardır çarşı, pazar, han, hamam...

Ne diyor bu adam, yemek yazmıyor mu, bu felsefi laflar nerden çıktı, dediğinizi duyar gibiyim.

Daha fazla meraklandırmayayım sizi, sadede geleyim.

En az sizin kadar sıkıldığım 2020’den kurtulmayı dilemiştim. İkinci dileğim; virüssüz, sağlıklı bir dünya. Ve üçüncü dileğim... Üçüncü dileğim de son depremde ciddi şekilde hasar gören İzmir Büyükşehir Belediyesi binasının yıkılması! Evet evet, yanlış okumadınız, belediye binasının yıkılması ve Konak Meydanı’nın daha çok insanın bir araya geldiği devasa bir meydana dönüşmesi.

Uzun yıllardır her ortamda bu düşüncemi dillendirdim. Son olarak eski İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun gazetemizi ziyaretinde söylemiştim. Kendisinin yanıtı, “Biz İzmir’e, var olan meydanlara ek birçok alan kazandırdık. Önce eski Merkez Bankası binasını (şimdiki İletişim Başkanlığı Ofisi) yıksın hükümet, sonra biz de belediye binasını yıkarız” olmuştu. Elbette benim devlet işine, bürokrasiye pek aklım ermez ama şuna eriyor. Bu ve benzeri “Önce sen yap” tarzı söylemler, zaman kaybından başka bir şey değildir.

Şimdi bu tartışmalar yok. Yaşadığımız üzücü deprem felaketinden sonra belediye binası ciddi hasar aldı. Bina boşaltıldı.

Yazının devamı...

Bol bol balık çorbası için...

18 Aralık 2020

Balıkçı Hüseyin Usta’yı bilirsiniz. Bornova’da, Tatmahal’de dükkânı. İzmir’e, balığın sadece deniz kıyısında yenmeyeceğini, denizden uzakta da güzel şeylerin yapılabileceğini gösteren adam Hüseyin Abi... Bu aralar her yere gitmeyi, oturup iki lafın belini kırmayı özlediğim gibi, ustayı da pek özledim. Hüseyin Usta’nın dil şişi meşhurdur, salatası efsanedir. Gözünüzün önünde yapar salatayı, aynı anda siz de yaparsınız ama nedendir bilinmez, her defasında onun salatası çok daha lezzetli olur. Galiba el melekesi denen şey bu olsa gerek... Bi de balık çorbası pek güzel olur ustanın. Salgından önce ara ara gider, içerdik. Malum bu aralar dükkân kapalı, hasretiz ustanın yemeklerine. Bi keresinde “Usta, ne var Allah aşkına bu çorbada?” diye sorduğumda tarif etmişti. Ben de geçen gün aklımda kaldığı kadarı ile yaptım. Ev ahalisi pek beğendi. Eşim Ebru, sırrını istedi ama ben vermedim.
Şimdi ona vermediğim sırrı size söyleyeceğim. Siz de yapın balık çorbasını, vitaminsiz kalmayın...
Aslında iskorpit, adabeyi balığından pek güzel olur çorba, ama ben levrek kullanıyorum.
Orta boy bir levreği bütün olarak büyük bi tencereye koyuyorum, üzerine de 1,5-2 litre su, bi miktar maydanoz sapı, havuç, patates, bir baş bütün soğan, bikaç dal kereviz yaprağı koyup yakıyorum ateşi. Kaynamaya başladığında, tencerenin üzerinde oluşan köpüğü mutlaka bir kaşıkla alıyorum. Balık narin bi ürün, 15 dakikada pelte gibi oluyor. Piştiğinde balığı alıyorum, hızlıca orta kılçığını ve kafasını alıp tekrar tencereye koyuyorum. 15-20 dakika daha kaynatıp suyunu bir kaba süzüyorum. Bu sırada balığımı da içinde hiç kılçık kalmamak kaydıyla ayıklıyorum.
Su ve balık hazırsa çorba oldu demektir aslında. Şimdi geldik püf noktasına... Başka bi tencereye aldığım balık suyunu yavaş yavaş kaynatırken, bi kaşık un, bi kaşık zerdeçal ekleyip biraz kaynadıktan sonra balıklarımızı ekliyoruz.
Kısık ateşte 15 dakika daha kaynatıyoruz. Bu arada ben dolu bi kaşık da tereyağı koyuyorum çorbaya, pek lezzetli oluyor. Dilerseniz, balıkla haşladığınız sebzelerden de çorbanıza ekleyebilirsiniz. Son olarak üzerine bi parça dere otu doğrayıp servis ediyorum.
İşte size bağışıklık siziteminize büyük katkı sağlayacak, basit ama bi o kadar da şahane bi çorba.

Yazının devamı...

Eşref Abimin zeytinyağlı rezenesi...

11 Aralık 2020

Hani şu pazarlarda sap kısımlarının görüntüsü arapsaçına benzeyen, kök kısmı koca bir yumruk büyüklüğünde bir bitki var ya, hah işte onun adı rezene.
Oğlum bebekken bağırsak düzeni için şurubunu kullanmıştık. Tek bildiğim buydu bu bitki hakkında.
Zeytinyağlı yemeğiyle tanışmam, İzmir Alsancak Hisarönü Balık Pişiricisi’nin eski sahibi Eşref Uraz sayesinde oldu.
Eşref Abi güzel esnaftı. Paylaşmayı severdi, ki dükkânını kapatıp emekli olmasına rağmen bilgiyi, tecrübeyi her daim paylaşır. Hatta geçen gün kırma zeytini narla harmanladıkları bi mezeyi yollamış bana. Efsane bi şey... Sonra onun da tarifini veririm, ama bugünkü konumuz rezene...
Yapımı çok kolay... Malzemesi basit... İki rezene, bi limon, iki portakal, tuz ve zeytinyağı, o kadar...
İki büyük boy rezene alın. Her birini 4’e veya 6’ya bölün. Narin saplarını, filizlerini de ayırın bi kenara. İki üç dal taze soğanı ince ince kıyın, zeytinyağında şöyle bi soteleyin. Kestiğiniz rezeneleri tencerenize koyun, en üstüne yeşil yaprak kısımlarını serpiştirin. Yemeğinizin üzerine bir limon, iki portakal sıkın. Suyu az görünürse gözünüze, azıcık su ilave edin. Yeterince tuzu da eklediniz mi, kapatın kapağını kaynasın. Kaynadığında kısın ocağı, 20 dakika sonra rezeneniz hazır. Ocağı kapatın, üzerine bolca zeytinyağını gezdirin ve kapatın kapağı, öylece demlensin. İnanın, vazgeçemeyeceğiniz bir yemek, meze olacak rezene.
Bu güzel tarif için çok teşekkürler Eşref Abim. Bak, dükkânı kapattın belki ama yemeklerinin, mezelerinin efsanesi sürüyor...

Yazının devamı...