Bir Ayvalık masalı...

19 Haziran 2020

Nerdeyse dört aydır doğru dürüst dışarı çıkmadık. Eh işte son 15 gündür gözümüzü kısıp bakıyoruz güneşe. Şükür, şikâyetimiz yok. İnşallah, önümüzdeki günler çok daha güzel olsun.

Bu hafta Ayvalık’taydım. Belediyenin ‘Model Ayvalık’ basın toplantısı için gittim. Yol harikaydı, özlemişim uzun yol yapmayı. Kafa nereye, ben oraya moduyla yolculuk etmeyi. Yol güzeldi de, Sarımsaklı’da kalacağımız otele vardığımda gördüğüm manzara biraz keyfimi kaçırdı. Koca otelde bi tek biz vardık desem yeridir. Hele o Sarımsaklı’nın uçsuz bucaksız plajları bomboş. Bu görüntü üzdü beni. Dedim ki; Eey korona, sen mi büyüksün yoksa biz mi? Memleketimizden, dünyamızdan gidişin yakındır. Dileğim o ki; bir an önce kurtulalım ve oteller, plajlar yeniden şenlensin. İnsanların yüzü gülsün. Durun, durun! Hemen, ne diyosun Fedo, bize Ayvalık’tan söz et; denizini anlat, zeytinyağını, mezelerini anlat, dediğinizi duyar gibiyim.

Bi kere şunu diyeyim, denize girmedim. Ama bildiğiniz gibi asla lezzetlerden uzak kalmadım. Hem karantina sürecinde hem de Ayvalık’ta. Gittiğimiz Cunda Körfez Restoran’ı, mezelerini, adayı, ayazmayı, balıkçıları hepsini ayrıca anlatacağım, ama şimdi size tüm bunların hepsini kapsayan ‘Model Ayvalık’ projesinden söz etmek istiyorum. Sevgili abim, gazeteci Esat Erçetingöz “Fedo hadi Ayvalık’a, belediye ve turizmcilerin bi projesi var, onun basın toplantısına katılacağız, dediğinde, ne yalan söyleyeyim, her zamanki gibi, deniz, kum, güneş, tarih, liman, misafirperverlik vb. gibi şeyler duyacağımızı zannettim. Elbette bunlarda çok güzel şeyler, şikâyetim yok! Lakin yeni şeyler bulmak gerektiğini savunurum hep. Bir fark yaratmadan hiçbir işte başarılı olunamayacağı düşüncesindeyim. Tamam, dedim Esat Abime, gidelim. Yalnız sevgili eşim Ebru, beni sana emanet etti, Esat Abi’nin yanından ayrılma dedi, kabul ediyorsan gelirim, dedim. Gelen programda çok net bilgiler de olmadığından, bu toplantının da birçok basın toplantısı gibi olağan geçeceği kafasıyla katıldım organizasyona.

‘Herkesin aradığı adres’

Ama öyle olmadı. Daha toplantının en başında Ayvalık Belediye Başkanı Mesut Ergin, konuşmasına gastronomi diye başlayınca, şöyle bi etrafıma baktım, yanlış yere mi geldim diye. Yoo! Ayvalık işte, ‘Model Ayvalık’ basın toplantısı! Başkan, konuşmasında denizden, plajdan söz etmedi. Ancak ‘Model Ayvalık’ projesi çerçevesinde, gastronomi ile tarihi, denizi, sualtı sporlarını, plajları ve hatta çevre il ve ilçeleri birbirine o kadar güzel bağladı ki, işte bu dedim. Güzel ülkemin, Türkiye’min yeni turizm anlayışı bu olmalı! Çünkü artık insanlar sadece tarih, deniz, kum, güneş için seyahat etmiyor. Yemek için, güzel yemek için, sağlıklı yemek için, farklı yemek için seyahat ediyor. Ve elbette geldiklerinde, güzel yemeğin yanında tarih, deniz, kum güneş, ne varsa tadını çıkarıyorlar. Bunlar ister yerli, ister yabancı turist olsun, değişmiyor.

Başkan Ergin, konuşmasını bitirdikten sonra mikrofonu, Model Ayvalık projesinin en önemli iş ortaklarından diyebileceğim, Uluslararası Gurme Destinasyonları Derneği Başkan Yardımcısı Hüseyin Baraner alıyor. Baraner’in şu cümlesini çok sevdim: “Ayvalık’ın geleceği yeni başlıyor, dünyada tüm parametreler Ayvalık için çalışıyor, özellikle Avrupa için herkesin aradığı ve her şeyi bulabildiği bir adres olacak Ayvalık.” Sonuna kadar katılıyorum bu cümleye.

Yazının devamı...

Çınardan Bayındır başka güzel!

12 Haziran 2020

Şunu bir kez daha anladım ki, zaman su gibi akıp gidiyor. Karantinadan sonra, yeni normal hayatımızın ilk gezmesini Güzel İzmir’in, güzel ilçelerinden Bayındır’a yaptık. Gerçi çok hızlı bir gezi oldu ama olsun, yeni normal hayatımıza çok iyi geldi.

En son bi Çiçek Festivali için sevgili kayınvalidem Serpil, kayınpederim Aydın babamla birlikte gitmişiz Bayındır’a. Kocca bi parkın çevresine doğru dağılan çiçekçiler, katmercilerin olduğu, rengârenk, mis kokulu bi gündü. Öyle aklımda kalmış. Önceki ziyaretlerimiz ise hep çiçek, ağaç fidanı almak içindi. Elbette şehrin içini de geziyorduk. Ama nedense bu son gidişimiz kadar gözüme güzel görünmedi hiçbi şey.

Pırıl pırıl sokaklar

Yine her zamanki gibi koca bir ‘hoş geldiniz’ takının altından girdik Bayındır’a. Şu meşhur Komiser Kolombo’nun San Francisco Sokakları dizisinde görünen, ama ardı olmayan, tatlı bir yokuştan, yeşillikler içinde çıkıyorsunuz Bayındır’ın merkezine... Hemen solda restore edilmiş belediye binası, sağda parklar, kaymakamlık ve yokuşun sonunda da, yeni restore edilmiş, şahane bir çarşı karşılıyor sizi. Yazımın başında da dediğim gibi, restore edilmiş çarşıyı gezerken, taş döşeli sokaklarından öylece yürürken “Zaman su gibi akıp gitmiş” diye mırıldanıyorum. Hatta sevgili eşim Ebru, “Fedo, biz daha önce neden görmedik buraları” deyince, “Yeni yaptılar herhalde” deyiveriyorum. Halbuki yeni değil bu güzel çarşı. Belki Bayındır’la yaşıttır. Ama bakımsızlıktan, çarpık yapılaşmadan kaybolup gitmiş geçmişte. Şimdi harika olmuş. Pırıl pırıl sokaklar, beyaza boyanmış evler, rengârenk çiçekleriyle, geçmiş ile bugün arasında bir köprü olmuş sanki.

Dedim ya, hızlı bir tur atıyoruz. Eski dükkânların arasında yürüyoruz. Yorgancılar, züccaciyeciler ve daha neler neler... Hepsi de ayrı birer fotoğraf karesi. Bu görsel şölenden payımızı ala ala arşınlıyoruz taş döşeli sokaklarını çarşının.

Odun fırınında pişiyor

Hava sıcak, Bayındır’a gelirken kahvaltı da etmediğimizden gezerken acıkıyoruz. Aslında niyetimiz katmer yemek, ama yürüdüğümüz sokağın sonunda bir lokanta gözümüze çarpıyor. Hadi diyoruz, katmeri bi dahakine yeriz, şimdi burada ne varsa onu yiyelim.

Yazının devamı...

Yeni normal hayata ilk adım...

5 Haziran 2020

Üç ay sonra ilk kez bir restoranda yemek yedim. Açık söylemeliyim, biraz tedirgin oldum. Ama bi yerden başlamak lazım di mi?

Geçen Salı, karantina günlerinde pek özlediğim köfteyi yerinde yemek üzere evime de yakın olan Çiğli Atatürk Organize Sanayii’ndeki Köfteci Nadir Usta’ya gittim. Giderken, acaba henüz erken mi, şöyle bikaç hafta beklesem mi diye düşündüm. Ama oğlumla birlikte köftenin cazibesine kapılıp geri adım atmadan vardık bizim Köfteci Nadir Usta’ya.

Maskemiz ağzımızda, sosyal mesafe aklımızda, daldık dükkândan içeri. Her zamanki gibi, Nadir Usta’nın oğlu Hakan ızgarasının başından seslendi: “Fedai Abi hoş geldin, özledik be ya...” Aynı şekilde karşılık verdim Hakan’a. Özledik dedim, hem de çok özledik...

Ayaküstü, ızgaranın başında sohbet ettik biraz. “Abi, insanlar hem köfteyi hem de dışarıda olmayı çok özlemiş valla. E biz de çok özledik çalışmayı, köfte yapmayı, şöyle bi iki insan görmeyi...”

- Yeni normal hayatımız için neler yaptınız peki Hakan?

Abi, biz zaten temizliğimize fazlasıyla özen gösteriyoruz. Ancak bu süreçte, mesafelerin dışında, her müşteriden sonra masanın üzerinde ne var ne yoksa alıp dezenfekte ediyoruz. Yani, her müşteride masa yeniden kuruluyor. Müşteriler de bu konuda titiz, öyle de olunmasında fayda var. Bu hastalıktan ancak bu şekilde kurtulabiliriz.

Ben Hakan’la sohbet ederken, garson arkadaşım “Köftelerin masada abim, soğumasın” diyor.

Yazının devamı...

Bir başka sarılacağız birbirimize

29 Mayıs 2020

Uzun zaman oldu şöyle bi yol yapmayalı. Bi restorana oturmayalı, bi dostla iki lafın belini kırmayalı uzun zaman oldu... Özledim, özledik be!

Tee Hakkâri’de ikinci kulede nöbet tutarken görmüştüm, kulenin kapısına şöyle yazmış bi asker, “Beklenen gün gelecekse eğer, çekilen çile kutsaldır.” Geldi mi beklediğimiz gün? Ne dersiniz?

Tamam, daha o birbirimize sarılacağımız gün, günler gelmedi belki, ama ucu göründü be, az daha sabır, gelecek o günler de...

Önceki gün fırladım çıktım evden. Aslında maksadım arabadan inmeden şöyle bi tur atıp dönmekti. Öyle olmadı, olamadı. Oysa eşime, yarım saate dönerim, demiştim. Yola çıkınca hepsini unuttum. Radyoda çalan müziğe bıraktım kendimi. Yürü len Fedo, yol nereye götürürse, dedim. Sürdüm arabayı.

Müzik sesi

Az gittim uz gittim, dere tepe düz gittim. Turgutlu sınırında, Manisa il sınırı tabelasını görünce jeton düştü bende. Yahu İzmir’e giriş de, çıkış da yasaak...

Hemen ilk sapaktan, il sınırlarını geçmeden döndüm. Tabelada yazan Armutlu. Yavaş yavaş ilerledim. Dalları yola sarkmış duttan bi iki yedim. Dayanamam duta. Sonra bi anda kiraz bahçelerinin arasında buldum kendimi. Şöyle bi ilerledim, durdum. Sonra, yahu yol nereye giderse çıkmadın mı sen yola deyip, sürdüm arabayı. Yağmur sicim gibi, ince ince arabamın camını ıslatırken camı açtım. Oh! Oh be! Ne kadar özlemişim temiz havayı. Yavaş yavaş önümde uzayıp giden yolda ilerlerken, gözüme çarpan bi çeşmenin önünde durdum. Bi yanda yağmur, onun sesi, çeşmenin şırıltısı uzaklardan gelen, huzur veren bir müzik sesi gibi. Su sesinin eşlikçisiyse kuşlar. Bülbüller, sakalar fır dönüyor etrafımda.

Rüzgârla dans

Yazının devamı...

Sosyal mesafeli, deniz manzaralı kahve keyfi

22 Mayıs 2020

Bu aralar bi yazıya başlamak benim için gerçekten zor hale geldi. Çünkü gezip, görüp, deneyimleyip yazıyorum. Eh eskisi gibi gözemediğime göre, haliyle işler zorlaşıyor. Şimdi bu satırları yazarken aklıma geldi. Yahu arkadaş, bu sıkıntıyı çeken bi ben değilim ki, koskoca Ertuğrul Özkök bile Instagram’dan gözetleyip gördüklerini yazmaya başladı. Ben bu kadarcık daralmışım çok mu? Neyse ben geleyim sadede.

İsraf etmiyoruz

Haftalardır bi iki yer hariç burnumuzu çıkarmıyoruz dışarıya. Bu pandemi bugün azaldıysa, bizim de katkımız var yani. Kurallara neredeyse harfiyen uyma gayretindeyiz. Kesinlikle sosyal mesafeye dikkat ediyoruz, maskesiz asla sokağa çıkmıyoruz, sık sık ellerimizi dezenfektan ile temizliyoruz, evimize geldiğimizde ille ellerimizi sabunlu suyla yıkıyoruz. Yıkıyoruz ama asla su israf etmiyoruz! Özellikle sabunlamadan önce ellerimizi ıslatırken, lavabo yanında bulunan, eski bir pompalı sabun kabında bulunan suyu kullanıyoruz.

Bunlar çok özenle yaptıklarımız. Bi de asla özen gösterip yapamadığımız bir şey var ki, işte o hepimizi mahvediyor. Yemek yapmak! Geldi kulağıma. Siz de de aynı sıkıntı var di mi? Sürekli evin içerisinde bir yemek telaşı, öğlen ne yesek, akşam ne yesek diye düşünüp duruyoruz. Bu gidişle kapılardan sığmayacağız vallahi. Durun durun! Şöyle kilo aldık, böyle kilo aldık demeyeceğim size. O diyetisyenlerin işi. Benim bu olaya bakış açım biraz daha farklı. Bu salgın günleri geçtiğinde inanın kimse, kimsenin aldığı kiloyu fark edemeyecek. Çünkü, hepimiz aynı oranda kilo aldığımızdan görsel bi değişiklik olmayacak. O yüzden rejim vesaire yapmaya gerek yok. Şaka şaka, aman fazla yemeyelim dostlar, olacağımız kadar olduk zaten, bi de fazlasıyla uğraşmayalım di mi?

Bizi bekliyor

Dün 18 yaşa kadar olan çocukların dışarı çıkma günüydü. Bir haftadır arkadaşlarla ne yapsak, nereye gitsek, özledik birbirimizi, bi ağaç gölgesinde iki satır görüşsek diye planlar yapıp durduk. Nihayet saat 11.30 gibi Foça’ya doğru çıktık yola. Fazla vaktimiz de olmadığından ilk gördüğümüz yerde, elbette sosyal mesafe kuralları çerçevesinde durup, evlerimizde hazırladığımız soğuk sandviçlerimizi yiyip geri döneceğiz.

Foça İngiliz Burnu ve bir iki yerde mola vermeyi denedik. Ancak polis, halihazırda izin vermediğinden şansımızı başka yerde denemeye karar verdik. Yeni Foça-Eski Foça arasında neredeyse 45 derece açıyla aşağıya inilen bir koy bulduk. Özlemle sallandık aşağıya. Deniz olduğu yerde bizi bekliyor. İnanın! Tertemiz, burcu burcu iyot kokuyor. Bizden başka 3-4 kişi daha var koyda. Mesafeleri ayarlayıp yanımızda getirdiğimiz kahvelerimizi koyuyoruz bardaklarımıza. Mayolarımızı yanımızda getirmediğimize hayıflanarak, ayaklarımızı daldırıyoruz bu mis gibi suya. İnanın, ayaklarımız deniz suyuna değdiğinde neredeyse ciğerlerimiz serinliyor. Dalga sesleri arasında uzunca zamandır özlediğimiz sohbetlerimizi yapıyoruz. Hatta bi iki dedikodu bile sıkıştırıyoruz araya.

Yazının devamı...