Bir film, sığırcıklar ve 47 numaralı otobüs...

29 Mart 2021

Şimdi nerden aklıma düştüyse sığırcık kuşları geldi aklıma. Sonra ne alakası varsa İzmir Atatürk Stadyumu’nda oynanan Türkiye-Almanya maçı...

Akıl işte, bilgisayar gibi ihtiyacın olduğunda değil, her daim çalışıyor.

Televizyonda İftarlık Gazoz filmini izliyorum. Bir cami sahnesi var. Küçük çocuk, sela okuyor. İmam, akşam milli maç olduğundan cemaat maça yetişsin diye namazı hızlı kıldırıyor.

Şimdi oluyor mu böyle şeyler bilmem ama bizim çocukluğumuzda olurdu.

Mahallenin tüm çocukları göğsümüzde Kuran, yaz boyunca camiye giderdik. Rahmetli dedem, üstüne bir de Kuran’ı iyi öğreneyim diye mahallenin hacı amcasına ayrıca ders aldırırdı. Pek istekli gitmezdik Kuran kursuna, ama ille bizi heveslendirecek şeyler bulurdu büyükler. Mesela kurstan sonra limonata pek güzel olurdu, yanında torpil (tatlı) efsaneydi. Dedem cebimize limonata parası koyardı. Okumanın değil de, limonatanın hatrına giderdik Kuran kursuna.

Alsancak Ortaokulu’nda okudum ben. Mahalleden Ruşit arkadaşımla birlikte giderdik okula. O zamanlar sarı renkliydi öğrenci biletleri. Otobüse biner, bi kutuya atardık. Kutunun içinde ateş sistemi vardı, yanardı kâğıt bilet. Bütün otobüsler yanık, duman kokardı. Okula 47 numaralı otobüsle gider, dönüşte de ya yine aynı otobüsle ya da 51 numaralı Barbaros otobüsüyle dönerdik. Saati şaşmazdı 47’nin. 51 Barbaros, biraz serseri mayın gibiydi. Sağı solu belli olmazdı, kafasına göre takılırdı. Okuldan çıkıp Kahramanlar’a, Verem Savaş Dispanseri’nin önüne yürürdük. Accık erken çıkarsak da elimizde sapanlar, Fuar’daki ağaçlarda gecelemeye gelen sığırcık kuşlarını avlardık! İyi yapmazdık belki ama çocukluk işte avlardık...

Sadece sığırcık mı? Ne bulsak vururduk. Şimdiki doğa bilinci o zaman vardı desem yalan olur. Yalnız bi nenem vardı ki, başka bi kadındı. Dedim ya, biz ne bulsak avlar eve getirirdik. Rahmetli nenem, vurduğumuz kuşları görünce önce bizi bi haşlardı, sonra da kaşlarını çatar, “Madem vurdunuz, yiyeceksiniz bunları” der, pişirir koyardı önümüze.

“Keyif olsun diye bir canlıyı öldüremezsiniz” derdi.

Yazının devamı...

Karnımızı değil, yüreğimizi doyurdular...

19 Mart 2021

Dağdayız, Fethiye Girdev Yaylası’nda. Hava buz... Çadırlarımızı kurduk, ateş yandı. Gün batıyor. Karşı dağların silüeti Girdev Gölü’nün üzerine düşmüş, dağlar iki katına çıkmış bi anda. Gökyüzünde yıldızlar atlas bi yorgan sanki. Koca ateşin etrafında birbirini bilmeyen, ama sanki kırk yıldır tanışmış gibi derin bi muhabbetteler...

Sıcak su

Zaman su gibi akıp geçiyor. Gecenin bilmem kaçı, yatma zamanı deyip çadırlarımıza çekilmeden hemen önce kadim dostlarım Seçkin ve Nevzat Abi’yle, sevgili eşim Ebru’nun “Aman oralarda üşümeyin” diye verdiği termofora sıcak su doldurma derdindeyiz. Ama bi sorun var, yarım saattir kızgın korun üzerindeki su kaynamıyor! Biz su kaynasın diye ateşi harlarken yanımıza biri geliyor, “Abi, kaynamadı galiba su” diyor, bıyık altı gülerek, “Rakım yüksek abi burada, malum 2000 metre. Su yüksekte geç kaynar” diye devam ediyor. Bi an sessizlik çöküyor ateşin üzerine, sonra da koca bir kahkaha kaplıyor etrafı...
İşte Erdinç’le (Öğütveren) tanışmamız böyle oldu. Sonra da nasıl oldu bilmiyorum, sürdü gitti muhabbetimiz.

Bas gaza

Uzunca bi zamandır Fethiye’den beni arayıp “Abi, hadi al çoluğu çombalağı, gel denize çıkalım, denizde korona yok” deyip duruyor. Geçen haftaya kadar ha bugün, ha yarın diyerek geçti gitti zaman. Ama geçen hafta bir grup arkadaşımla davete icabet ettik nihayet.
Birlikte yolculuk yaptığım arkadaşlarıma göre yol iki gün sürdü.. Yani o kadar yavaş gittik Fethiye’ye. Ama varıp da denize açıldığımızda “Abi, hadi bas şu gaza” diyen genç dostlarım, “Ya ne acelemiz var, bitmesin bu an” demeye başladı.

Açtık yelkeni

Yazının devamı...

Hiçbir şey yapma tarımı!

15 Mart 2021

Ne varsa gençlerde var!

Bu hafta iki genç öğrenci arkadaşımın; Jülide ve Defne’nin harika düşüncelerini köşeme taşımak istiyorum.

TÜRÇEV (Türkiye Çevre Eğitim Vakfı) tarafından organizasyonu yapılan, “Uluslararası Çevrenin Genç Sözcüleri” programı kapsamında Meraklı Çocuk Bilim Akademisi’nden Jülide Çiçek ve Defne Mey Dilsiz adlı öğrenciler, “Küresel iklim değişikliğine bağlı olarak yakın gelecekte görülebilecek bir gıda krizine nasıl hazırlıklı olabiliriz? Böylesi bir duruma karşı bireylerin ve toplumun dirençliliğini artırmanın yolu ne olabilir?” sorularına yanıt bulmak için bir proje geliştirdiler. Araştırmaları sırasında buldukları ilk yanıt; Japon filozof çiftçi Fukuoka’nın (1913-2008) metodu oldu.

Fukuoka’ya göre toprağı sürmek ve işlemek, makine kullanmak yok, hazır kimyasal gübreler kullanmak ya da pestisit ve herbisit kullanımı da yoktu. Geleneksel tarım teknikleriyle toprağa zarar vermeden, topraktan sürdürülebilir bir yaşam biçimi sağlama bilincine dayanıyordu. İki genç Fukuoka’dan ilham alarak giriştiler araştırmaya.

Değerini bilmiyor

Burada sözü hiç uzatmadan Jülide ve Defne’ye bırakıyorum...

“Zengin bir kültürel mirasa sahip olan ülkemizin etnobotanik açıdan oldukça kapsamlı bir bilgi hazinesi mevcut. Ancak göçler ve gelişen teknolojiye paralel olarak, yeni nesil bu hazinenin değerini bilmemekte, bilgiler kullanılmadığı için kaybolma riski taşımaktadır.

Yazının devamı...

Gönül ‘mavi’ istiyor

5 Mart 2021

Hayatımız renklendi!
Sarı, turuncu, mavi, kırmızı. Renkler ne diyorsa ona göre yaşıyoruz. Yeni normal hayat bu! Yok yok! Şikayet etmiyorum. Eğer durum buysa, ki bu. Ona göre hareket edeceğiz. Ne diyor doktorlar; maske, mesafe, temizlik... Bu üçüne dikkat edilirse virüsün bize gelmesi çok zor.
Hepiniz, hepimiz evlerimize hapsolmaktan çok sıkıldık, hele hele çalışan kesim bence çok daha fazla bunaldı. Ondandır ki, hafta sonları sokağa çıkma yasağına rağmen her yer kalabalık. Hele esnaf, özellikle de restoranlar sıkılmanın ötesine geçip kasıldılar. Hal böyleyken mart ayı iyi geldi hepimize. Tamam çok iyi değil belki, kötünün iyisi ama iyi işte…
Bi anda Türkiye haritası renklendi. Haritayı görünce hepimiz çok şaşırdık. Hatta biraz da eğlendik. Ama gerçek şu ki, hayatımızı bu renklere göre şekillendirmek zorundayız.
Köstek değil destek
Bu konuda tek tek hepimizin üzerine düşeni yapması gerekiyor. Özellikle de esnaf çok ama çok titiz davranmak zorunda. Şimdi ben bunları yazıyorum ya, birçok kişi, “Uludağ’ı, otelleri, turizm belgeli işletmeleri” örnek göstererek muhalefet edecek. E, haklılar da ama geriye dönüp bakmanın bugünlerde bize kazandıracağı bir şey olmaz diye düşünüyorum. Çünkü şimdi ayakta kalma, hayatta kalma zamanı. Birbirimize “köstek değil destek” olma zamanı.
Salgının ilk dönemiydi, Kemeraltı’nda esnaf bir dostumun dükkanında yemek yemeye gittim. Yemek dediysem paket yaptırıp çıkacağım. O zaman restoranlarda yemek yenebiliyordu. Siparişlerim hazırlanırken sohbet ediyoruz, “Fedo biz fırsatçı bi topluluğuz. Bak görüyorsun, kural kaideye göre müşteri kabul ederek, gel al ve paketle bir şeyler yapmaya çalışıyor cümle işletme ama öyle esnaf arkadaşlar var ki çaktırmadan arka bahçelerine, üst katlarına çok fazla müşteri alıyorlar ve bunu bir kar sayıyorlar. O anda kazandıklarını düşünüyorlar ama bak gör bu iş hepimizi çok daha fazla vuracak, bu uyanıklığın ceremesini tüm esnaf çekecek. “

Yazının devamı...

Baniçka boza çocuğuyum ben!

20 Şubat 2021

Sevemedim şu ihtişamlı kahvaltıları. Beş çeşit peynir, on çeşit reçel, çemenler, tereyağları, ballar, kaymaklarla dolu masalar fazla gereksiz, fazla abartılı geliyor bana.
Yok yok, kimseye bi şey dediğim yok! Asıl eleştirdiğim, müsriflik. Yoksa elbette çeşidi bol bi kahvaltı şahanedir.
Birçok kez şahit oldum, bazen istemesem de bizzat kendim yaptım böyle kahvaltılar. Sonra da masa toplanırken içim cız etti. Ha bi de buna isim uydurdular. Neymiş efendim, köy kahvaltısı... Öyle ki, gittiğim yerlerden biri, patentini almış bu lafın. Yahu arkadaş hangi köyde 5 çeşit peynirli, 10 çeşit reçelli, 3 çeşit ballı kahvaltı var? Tabii ki yok! Bi de hangi köylü bu kadar zengin? Bakın sinirlendim gene...
Arkadaş, ben baniçka, boza çocuğuyum. Baniçka dediğim, Bulgaristan’da yapılan bi çeşit börek. Mayasız hamur ince açılır, içine biraz çökelek konur, sonra fırında pişer. Yanına da en güzel buğday bozası gider. Benim görüp gördüğüm en güzel kahvaltı buydu şehirde. Köydeyse koca bi tavaya doğranmış bayat ekmek üzerine bi tencere tarhana, yanına lahana turşusu. Buydu köy kahvaltısı.
Anavatan Türkiye’ye göç ettiğimizde de kahvaltı zeytin, peynir, çay ve reçeldi. Elbette başka şeyler de olur kahvaltıda, ama aynı üründen 5-10 çeşit olursa, bunun adı düpedüz görgüsüzlük, müsriflik olur.

Salçalı ekmek

Elbette bazı şeyler imkân meselesi, ama öyle bile olsa yaşadığımız şu kısıtlı günlerden bir ders almamız gerekmez mi? O ‘köy kahvaltısı’ dediğimiz şeyleri üreten köylünün aslında ürettiklerini aynı anda sofrasında göremediğini bilmemiz gerekmez mi?

Yazının devamı...

Köfte beni nerde olsa bulur!

17 Şubat 2021

Çok heyecanlıyım bu ara. Daha önce söz ettim mi hatırlamıyorum, Bayındır taraflarında bir köyde minik bi yerimiz var. Üzerinde hiç ağaç yok. Biz dikeceğiz ağaçlarını. Ta Eylül ayından beri hangi ağaçları, nereye diksek diye konuşup duruyoruz. Bilgisizlik zor zanaat. Herhalde bugüne kadar 40 kişiye ne yapsak, ne diksek diye sordum durdum. Sonunda doğru yolu buldum. Hürriyet Ege’nin eski yazı işleri müdürlerinden, Ödemişli abim İbrahim Irmak’ı aradım. Sorumu sordum, anında cevabı yapıştırdı: S.S. Bademli Fidancılık Kooperatifi. Hem ne aldığını biliyorsun hem de fidanın en sağlıklısını veriyorlar size. Neyse düştük yola, öğle saatlerinde vardık kooperatife. Şimdi fidan dikim zamanı olduğundan, azımsanmayacak bir yoğunluk vardı kooperatifte. Başladık beklemeye. Bu arada karnımız da guruldamaya başladı.

Bir araba yanaştı...

Fidanların arasında dolanırken ağır ağır bir araba yanaştı ofisin önüne, araçtan inmeden kendisini karşılayan birine elindeki paketleri bi amca verdi. Tam hareket edecekken amcaya “Pardon, ne var o paketlerde?” diye sordum. “Ödemiş köfte” dedi. Dedim ki, “İyi olacak hastanın ayağına doktor gelirmiş. Valla usta Allah gönderdi seni, biz de nerde karnımızı doyursak diye düşünüyorduk.” Tebessümle, bir kartını tutuşturdu elime, “Bekliyorum dükkâna, ama sadece paket yapabiliyoruz” dedi ve gitti. İçimden dedim ki, buldun gene köfteyi Fedo...

Yol arkadaşım abimle hemen toparlanıp dooğru Bademli merkezde aldık soluğu. Tarihi Hayrettin Efendi Camii’nin hemen alt kısmında, ahşap bir eve dayalı dükkânına geldik ustanın. Maskeleri yüzlerinde, ama gülen gözlerle “Hoş geldiniz, birer buçuk yeter mi size, çok acıkmış gibi görünüyorsunuz” dedi.

Köfteleri ızgaraya atarken başladık hemen sohbete.

Adı Ali Gülcü ustanın. Yalnız bir usta daha var dükkânda, o da eşi Gülşen Gülcü. İkisi el ele sürdürüyorlar işlerini.

Dükkânın adı da Gülcü Kebap.

Ali Usta, 1977’de Ödemiş’te çıraklığa başlamış. 1986 yılında da ilk dükkânını açmış. Uzun yıllar sürdürmüş işini, ama sonra bir hastalık girmiş araya, kapatmış dükkânını. Yıllar sonra, sağlığına kavuştuktan sonra, eş dost çok istemiş bir yer açmasını, 2010’da Bademli merkezde yeniden dönmüş mesleğe.

Yazının devamı...

Fıttırmaya az kaldı!

5 Şubat 2021

Amiyane tabirle balatayı sıyırdık! Şu son üç, dört aydır ne gezmelerimiz gezme ne yemelerimiz, içmelerimiz yeme içme! Hani şu ısrarla sosyal medyada paylaştığımız güzellikler var ya, işte onlar umut aslında. Güzel yarınlara özlem...
3 Şubat benim doğum günüm. Sevgili eşim Ebru ve sevgili oğlumla birlikte şöyle dışarda bi yemek yemeye karar verdik. Malum doğum günü çocuğuyum ya, ne yiyeceğimizi ben seçtim. Uzun zamandır Bornova sanayideki Emektar Kebap’a gidemiyorduk, hadi birer lahmacun, kebap yiyelim deyip çıktık yola.
Sakın aklınıza, “Emektar Kebap, açık mı, servis var mı?” sorusu gelmesin. Açık ama her işletme gibi o da paket servis yapıyor. Son zamanlarda yaşadıklarımız o kadar olağan hale geldi ki, ben de artık yasaklı bi dönemde restoranda, sanki normal masaya servis yapılıyormuş gibi anlatmaya başladım. Değil, masaya servis yapılmıyor. Sadece biz dışarıda yemek konusunda biraz fark yaratıyoruz. Nasıl mı? Hemen anlatayım.

Tıpkı eskiden olduğu gibi nereye gideceğimize karar veriyoruz önce. Sonra hazırlanıyoruz ve yola çıkıyoruz. Kimselere yaklaşmadan, uzak uzak duruyoruz insanlardan. Arabamızı olabildiğince ara sokaklardan sürüyoruz ki, yol uzasın, gezmek olsun. Çünkü sokaklarda yürümeyi, selamlaşmayı, dostlara yakın olmayı, şu lanet maskesiz dolaşmayı çok özledik. Arabanın içinde, camlarımız kapalı bir özgürlük yaşıyoruz kendimizce. İşte bu kafayla çıktık yola, sürdük arabamızı kebapçıya. Heyecanlıyız tabi, doğum günü yemeği yiyeceğiz ailecek. Eskiden olsa kebapçının önüne geldiğimizde içeriye girerken, “Şuraya mı, buraya mı otursak?” diye konuşurduk. Şimdi bu konuşmalar yok. Önce arabayı restorana yakın en kuytu yere çekmenin telaşındayız. Malum yemeği dışarda yiyeceğimizden restorandan çok uzaklaşmamak lazım.
Dedim ya, restoran kapısında “Nereye oturalım?” diye düşünürdük eskiden, şimdiyse aramızdan bir kişi internetten mönüye bakıp siparişleri alıyor ve dükkandan içeri girmeden söylüyor isteklerimizi. “Kardeşim eve sipariş et o zaman, beklemezsin” dediğinizi duyar gibiyim. Tamam haklısınız da, dışarıda olma hissini vermiyor ki eve yemek söylemek. Böyle arabayla restorana yakın bi yerde olunca lahmacunu, lahmacun, kebabı, kebap gibi yeme şansınız oluyor. İşte tam bu sebeple Emekter Kebap’ın hemen yakınına bıraktık arabamızı. Verdik siparişimizi. Hazırlanır hazırlanmaz da kurduk soframızı kaputun üzerine. Vallahi uzun zamandır yemekleri eve söylediğimizden çıtır, çıtır lahmacunun nasıl bi şey olduğunu unutmuşuz. Sıcak, dumanı üzerinde kebap yemeyeli çok olmuş. Hoş plastik çatal, bıçakla yemek yemek pek manalı değil ama yapılacak bi şey yok. Buna da şükür. Eskiden olsa şehrin içinde böyle şeyler yapmaya çekinirdik, şimdi umurumuzda değil. Öyle ki, ellerimiz, parmaklarımız yağ içinde, hararetli bi muhabbete bile daldık Ebru ile…
Bi ara “Ne yazacağımı bilemiyorum Ebru, baksana her yer kapalı” deyince, “Fedocum bak bu durumumuzu yaz, depremi yaz, fırtınayı, seli yaz, güzel İzmir’in üzerindeki kara bulutları yaz...” dedi.

Yazının devamı...