İzmirli, kar, Gölcük ve töngül pide!

Duyduk ki, Ödemiş Bozdağ’a kar yağmış. E hava güzel, yol güzel, daha ne olsun deyip hafta sonu ver elini Bozdağ dedik, çıktık yola.
Turgutlu, Salihli, Sard, oradan Allahdiyen köyü, derken vardık Bozdağ köyüne... İzmirliyiz elbet, yaşımız yarım yüzyıla gelse de, heyecanımız var, umutluyuz anlayacağınız, kar göreceğiz diye. İşte tırmanış başladı. Biz yukarı çıktıkça küçülen köy evleri, cetvelle çizilmiş gibi görünen tarlalar, aşağılarda bir ressamın fırçasından çıkmışçasına en doğru yerlerde kümelenmiş kar parçacıkları muhteşem. Biz mi! Sormayın, bizde heyecan en üst seviyede. Aman Allahım! O da ne!? Etrafı seyrede seyrede tırmandığımız yol, birden İzmir’in Altınyol’una dönüverdi! Size araç kuyruğunu anlatamam. Beş on dakikalık bir bekleyişin ardından kar görmenin, kartopu oynamanın hayal olduğunu erken fark edip, hızla yeni bir de rota belirleyip dönüyoruz geriye. Ama önce Bozdağ köyünü hızlıca bir geziyoruz. Bi yerde balkabaklı süt içip, diğer bir köşede meşhur köpük helvasından alıyoruz. Havayı güzel bulan, kar görmek isteyen herkes burada. Köyün tek geniş sokağı sanırsınız Bağdat Caddesi...

Başımız ağrımaz...

Bi hafta içi ayrıca geliriz, daha uzun zaman geçiririz deyip, hemen yakınımızdaki araçlarımıza biniyoruz, belki bi kar görürüz umuduyla zirvede bulunan Gölcük köyüne doğru yola çıkıyoruz.
Oldum olası sevmişimdir Gölcük’ü. Sakin, doğası kendine özgü, oksijeni bol, insanı pek güzeldir. Ve nedense her gittiğimde, yıllar önce çok soğuk bir havada göl tarafında hafif sarhoş bi kasap abiden aldığımız sucuğu yine onun dükkânının önünde yanan ızgarada yaptığımız anı hiç unutmuyorum. Ne üşümüştük, ne soğuk bi gündü... Ama çok, çok güzel bi andı! İşte yine Gölcük yolundayız ve ben yine sevgili eşim Ebru’ya bu anı anlatıyorum. “Değişti artık oralar Fedo” dese de bana, galiba bi ömür o anı bekleyeceğim ben.
İki üç yıl olmuştur Gölcük’e gitmeyeli. Zirveye ulaşıp göle doğru inerken anlıyoruz ki, kar hayalimiz gerçekleşmeyecek. Neyse ki yol üzerinde bir iki kar birikintisine bastık. Yemin etsek başımız ağrımaz yani.
Gölcük’te büyük değişim olmuş. Daha girişte belli oluyor. Bi kere her daim çamur içinde olan yollar asfaltlanmış. Kıyı şeridindeki o keşmekeşlik son bulmakla birlikte, güzel bir yürüyüş yolu ile birlikte seyir mekânları yapılmış. Amma velakin burası da çok kalabalık! Eh insanlar haklı tabii. Kışın ortasında güzel havayı bulan atmış kendini doğaya.
Buralara kadar geldik. Belki dilediğimiz kadar kar göremedik, yuvarlanıp kartopu oynayamadık ama bu bizim soğuk havaların ilacı sucuk yememize engel değil. Belki hatıralarımızdaki gibi kasabın önünde yanan mangaldan olmayacak sucuğumuz. Olsun varsın, buna da şükür.

Tulum enfes...

İşte sevgili Aydın Eniştem, kapmış 5 yarım ekmek arası sucuğu bize doğru geliyor. Eşi, Serap Teyzem “Ebru, şurdan bi de pide mi alsak” derken Ebru “Dur ben alıp geleyim” deyip fırlıyor yerinden.
Ee boşuna dememişler, temiz hava acıktırır insanı.
Sucuklarımızı yiyoruz, aslında pide yiyesim pek yok. Bi tadayım diyorum. Aman Allahım! Hamuru şahane bi kere, fakat asıl üzerine rendeledikleri bir tulum peyniri var ki, enfes.
Gölcük gezimizin bitiminde hem pide hem de nohut mayalı ekmek almak için Ebru’nun pideleri aldığı fırına gidiyoruz. İyi ki de gidiyoruz!
İki şeker insanın burada olduğunu bilsek daha önce giderdik. Ne bilelim.
Pınar Ekmek Fırını burası. Onur ve eşi Ayşe Pınar çalışıyorlar fırında. Onur’un babası Mehmet Pınar, 1975 yılında açmış burayı. Çıraklığını Ödemiş’te yapmış rahmetli Mehmet Amca. Sonra köyüne gelip kendi fırınını açmış. Yıllarca çoluk çocuğunu geçindirmiş bu dükkân sayesinde. Oğlu Onur’a da el vermiş.
Onur’a diyorum ki, maşallah elin çok hızlı, lezzetli, kaç yıldır ustasın?
Manalı bir tebessümle yanıtlıyor: “Abi ne ustalığı, babam sağ iken bi şey değildim ben. Hep arkamızda, yanımızda olduğundan aklımız bi karış havadaydı. O rahmetli olunca ilerlettim kendimi. Eh işte usta diyosan, elimizden gelen budur.”

Pideyi deneyin!

Biz bunları konuşurken eşi Ayşe fırına gelenlerle ilgileniyor. Tatlı dili, güler yüzüyle satıyor pidelerini, ekmeklerini.
Ödemiş’in ‘töngül’ pidesi ile birlikte ramazan pidesi, nohut mayalı ekmek de yapıyorlar. Fakat töngül pideyi şiddetle tavsiye ediyorum. Ayşe’nin üzerine bolca rendelediği peynirin keskin tadıyla nasıl bir lezzet olduğunu anlatamam. Artık siz buna, temiz hava acıktırır mı dersiniz, yoksa rakım yüksekliği lezzete çok etki eder mi dersiniz bilemem. Bildiğim şu ki, bu pideyi deneyin. (Bu arada yükseklik bazı yiyeceklerin lezzetine etki eder. Örneğin, domates suyu uçakta çok lezzetlidir. Ama deniz seviyesinde aynı tadı vermez.)
Onur ve Ayşe ile sohbet hiç bitsin istemiyorum ama hava kararmadan da aşağıya inmem gerekiyor. Biz fırından ayrılırken Onur, “Abi, hafta içi geliriz gene dediniz. Ama kış boyunca sadece hafta sonları açık fırınımız. Sadece yaz aylarında tüm hafta çalışıyoruz” diye uyarıyor.
Teşekkürler sevgili kardeşim, teşekkürler sevgili Ayşe.
Yine görüşeceğiz inşallah...