Hangisi Yılmaz Güney?

Bir insanı, üzerine yazılan altın varaklı cümlelerden, etrafında oluşturulan ‘efsane’ halesinden soyup anlatmak... Tam da bunu yapıyor, 2012 yılında Antalya Film Festivali’nin Ulusal Yarışma Bölümü’nde yönettiği ‘Güzelliğin On Par Etmez’ ile En İyi Film ve En İyi Senaryo’nun aralarında olduğu altı dalda Altın Portakal’ı kazanan Hüseyin Tabak, geçen hafta vizyona giren “Çirkin Kral Efsanesi” adlı belgeselinde. Yılmaz Güney’i sinemacı, baba, koca, evlat, kardeş, arkadaş, devrimci kimlikleriyle, kılı kırk yararak karşımıza çıkarıyor.

Önce yönetmenler Michael Haneke, Costa Gavras, Cannes Film Festivali eski direktörü Giles Jacob’un aralarında olduğu önemli isimlerden Yılmaz Güney sinemasındaki dehayı, yönetmenin üslubuna uygun, hiçbir abartıya yer verilmeden dinliyoruz.

Ardından, setteki Yılmaz Güney’i karşımıza çıkarıyor Tabak. Öfke kontrolü olmayan, hayli sert bir yönetmen. İlk eşi Nebahat Çehre “Sette çok zordu. Hepimiz diken üstündeydik. Hata kabul etmezdi” diyor. Çevirmene, yanlış çeviri yaptığı için tekme tokat girişiyor misal. Oyuncu çocuklardan birini, motive etmek uğruna epey ağırca azarlıyor sonra. Ama set sonrası o öfkeli adam gidiyor, şefkatiyle öpe koklaya sarıp sarmalıyor çocuğu. Ekibi toplayıp “Hepinizi çok seviyorum” diyor. Hangisi Yılmaz Güney?

Eş olarak Yılmaz Güney... Eve her gün çiçeklerle gelen tutkulu bir âşık... Zarif jestleri olan, çok güzel seven bir koca. Ama öte yandan, karısına kızıp arabayı üzerine sürerek onu hastanelik edecek kadar gözü dönmüş bir koca. Hangisi Yılmaz Güney?

Çocuk Yılmaz Güney sonra... Daha ilkokul yıllarında köyünde sinema perdesi kuran. Yazar olmayı hayal eden. Ki annesi bir hikâye anlatıcısı... Kızıyla oğlunu dizinin dibine yatırıp onlara masallar anlatan. Ve yaralı bir kadın. Kocası üstüne kuma getirince, çocuklarının gözü önünde odanın ortasında yanan mangalı başına geçiren “Gene yandım” diyerek. O anne ki ömrünün son yıllarına dek oğlunun ülkesine geri dönmesini bekleyen, “Araram, bulamam seni yavrum” ağıdıyla. Kuma öncesi anne-baba-çocuk üçgeninde mutlu bir Yılmaz Güney de var öte yandan. Hangisi Yılmaz Güney?

“Endişe” filminin çekimi için gittiği Yumurtalık’ta, kendisine hakaret eden, galiz küfürler savuran hâkime öfkelenip, yanından eksik etmediği silahını havaya sıkan, Fatoş Güney’in ifadesiyle, kavga sırasında sandalyeden seken kurşunla, istemeden hâkimi öldüren Yılmaz Güney. Sonrasında “O ölüyü yıllardır sırtımda taşıyorum” diyerek yükünü ifade eden. Hangisi Yılmaz Güney?

Velhasıl, birbirine tezat gibi görünen farklı ruh halleri. Öfkeyle şefkat arasında gidip gelen bir adam. Silah taşıyan, çiçek tutan, çocuğu ve karısıyla ciğer kebabı yapma hayalleri kuran, alev olup kasıp kavuran, karısını döven, âşık, müşfik, öz güveni yüksek, kuşkulu, kaderine razı gelmeyip cezaevinde senaryo yazan, film çeken, cezasına itiraz edip firar eden... Hepsi Yılmaz Güney.

Halil Ergün’den Tarık Akan’a, Tuncel Kurtiz’den, Duygu Sağıroğlu ve Yılmaz Atadeniz’e, kızı Elif’ten kız kardeşi Leyla Demirezen’e, Nebahat Çehre’den Fatoş Güney’e, Atilla Dorsay’dan asistanlarına, hayatına girmiş çok sayıda isim kendi Yılmaz Güney’lerini anlatıyor bu incelikli, bir o kadar da sağlam belgeselde. “Çirkin Kral Efsanesi”, bir insanı anlamak için hikâyesini bilmenin önemini bir kez daha fark etme fırsatı sunuyor. Ve bu hikâyeyi son derece objektif bir şekilde anlatıyor. Bir efsanenin hayatının derinliklerine inip, içindeki insanı ortaya çıkararak... Kabul etmek ya da reddetmek. Herkesin kendi içinde kurduğu vicdan mahkemesinden çıkan sonuç başka elbette. Asıl kıymetli olan, anlatmak ve anlamaya çalışmak.