Nasıl olur da hayat devam edebilir?

En uzun süreli hastane deneyimim 20 yıl öncesine dayanır. Babamın beyin kanaması geçirip dört gün yoğun bakımda, yedi gün serviste kaldığı 1999’a. Özellikle yoğun bakım döneminde, her an yeni bir kanama geçirerek bizi bırakıp gideceği korkusuyla yaşadığım o günlerde sık sık hastanenin arka bahçesindeki banka oturur, bir yandan ağlar, bir yandan önümde uzanan caddeyi izlerdim. Arabalar geçer, insanlar yürür, biri düşer, kadın üşür erkeğe sarılır, bir kedi çöp konteynerini karıştırır, ağacın dalları sallanır, kocaman bir kahkaha yükselir, trafikte öfkelenen bir adam öndeki aracın sürücüsüne söylenir... Velhasıl, hayat akıp giderdi. O kadar canımı yakardı ki bu durum. “Her şeye rağmen hayat devam ediyor” şeklinde yorumlamak mümkündü ama yaş itibarıyla henüz o eşiğe gelemediğimden “Nasıl olur da hayat devam edebilir?” diye düşünürdüm. Belki babam 15 dakika sonra ölecekken... Sonra hastaneye girer, annemi, kardeşlerimi kontrol eder, babam hakkında bilgi almaya çalışırdım. Öğle saatlerinde kafeteryada yemek yiyen doktorların kahkahalı sohbetleri de arka bahçedeki cadde manzarası kadar dokunurdu içime. Benim o içim kan ağlarken, babam yeni bir kanama tehlikesiyle uyutulurken, kız kardeşlerim hastanenin içinden yükselen ağacın dibinde yaprak gibi titrerken pardon ama siz neye gülüyorsunuz bu kadar? Ve ayrıca neden?

Aradan yıllar geçti. Yaş geldi 50’ye dayandı. Hayat bu ya, insanı anlama çabama yol açsın diye psikoloji yüksek lisansı da yaptım. Ameliyatları oldu annemin, babamın, acil durumlar sonra... O süreçlerde hastanede devam eden hayatı makul karşılamaya başladım. Ben annemin ameliyattan çıkmasını beklerken odasında, koridordaki şen hemşire kahkahalarını anlamaya çalıştım.

Ama gerçek farkındalığa bu hafta ulaştım. İstanbul Film Festivali programında yer alan Deniz Tortum’un “Maddenin Halleri” belgeselini izleyince.

Cerrahpaşa’daki sağlık çalışanlarının günlük rutinlerini anlatan bu şahane belgesel, biz hasta yakınları kendi derdimize düşmüşken, hastalarımızı tedavi edenlerin de bir hayatlarının olduğunu fark ettirdi. Yaşam ile ölüm arasındaki çizginin durmaksızın arşınlandığı hastanelerde görev yapanların olup bitene yabancılaşmalarının altındaki matematiği ve gerekliliği.

İzlerken çok zorlandığımı itiraf etmeliyim. Ama bu zorlanma, belgeseli izlemeye engel olacak türden değil. Altında yatan, sağlık çalışanlarının gündelik deneyimlerindeki ağırlık. Anladım ki bu ağırlığa duygusal açıdan bırakırlarsa kendilerini, hayatta kalmaları, sağlam bir psikolojiyle devam etmeleri zor. O yüzden kadavrayı incelerken, “Bu da bir vakit bir insanmış, âşıkmış, hayalleri varmış, çocuğu tarihten 1 almış, ay sonunu getiremezmiş” diye düşünmeksizin, insan vücudunu tanımaya çalışmaları ve bu esnada yaptıkları espriler, attıkları kahkahalar dokunmadı bana. MR çekilirken acıdan haykıran bir hastayla aralarındaki camekânın gerisinde akşam gidecekleri konseri konuşmaları da. Deniz Tortum bu yabancılaşmayı o kadar sade o kadar duru öylesine insani bir çizgide anlatıyor ki hayran kaldım. Ben bir sanat dergisini, birbirinden güzel yazılar ve görsellerle hazırlarken inanılmaz mutlu oluyorum. Oysa onların rutini bir hastanenin içinde ölümle flört eden insanları hayata ikna etmek. Ne yapsın? Elinde bisturi, ağlamaktan gözünün yaşı dizine mi insin? Bu ruh halinde titremez mi eli? Doktora ne faydası var benim sökülen ciğerimin acısını paylaşmanın, onu tedavi ederken?

Velhasıl, son dönemlerde izlediğim insan hayatına dair en iyi belgeseldi. Aldığı ödüller de bunu destekledi: 57. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Belgesel Ödülü, 8. Engelsiz Filmler Festivali’nde En İyi Film ve En İyi Yönetmen ödülleri ve son olarak da 39. İstanbul Film Festivali’nde En İyi Belgesel Ödülü.

Sağlık çalışanlarına şiddet gösterenlere ev ödevi olarak izletmeli!

Hastası yoğun bakımdayken hastanenin arka bahçesinde ağlayanlara ve devam eden hayata isyan edenlere.

Tebrikler Deniz Tortum. Bizim ülke olarak bu belgesele çok ihtiyacımız vardı!