“Elde kahve kupasıyla tavana bakılarak hayal kurulmaz, hayal bilgi üzerine kurulur…”

Sadece bir kez “senaryo” yazın ve ekonomiden siyasete haber başlıklarına bir göz atın. “Covid19 sonrası 3 senaryo… Hep aynı senaryo… Aklımızda birkaç senaryo var… İstanbul depremi için korkunç senaryo… Bir iyi, bir de kötü senaryomuz var… Devlerin krizi yönetme senaryoları…” diye devam ediyor. Peki, gerçekte bu işin uzmanlığının ne gerektirdiği hakkında bilgimiz ne kadar?

Yerli ve milli senaristlerimizin kimler olduğu, ekonomik katkıları, toplumdaki sosyolojik belirleyicilikleri hakkında daha çok konuşmalıyız. Hatta farkındayız veya tam değiliz; fakat yaşamımız senaristlerin kaleme aldığı dizi ve filmlerle de evriliyor.

Evet, senaryo çok önemli… Çünkü bir çeşit mühendislik ile izleyicileri kavrıyor ve onların düşünüş ve görüşlerini de şekillendiriyor. Bu arada ek bir bilgi vereyim. Bu alanda 5 milyon dolarla en pahalı senaryolardan biri Dejavu filminin oldu. Filmin bütçesi 75 milyon dolar ve kazancı da 180 milyon doları yakaladı. Senaristlikten en çok kazananlardaysa George Lucas (Star Wars) 3.3 milyar dolar ile başı çekiyor. Özetle yaratıcı, özgün bir senaryo sadece ödül getirmekle kalmıyor, toplumu yönlendirip yazarına olduğu kadar ülke ekonomisine de katkı sağlıyor.

“Elde kahve kupasıyla tavana bakılarak hayal kurulmaz, hayal bilgi üzerine kurulur…”

Yiğit Güralp… Ayla, Uzun Hikaye, Sınav…ve daha bir çoğunun senaristi, yaratıcı yapımcısı. Gururla yerli ve milli senaristimiz…

Bu arada genç girişimci yönünü de atlamayalım istiyorum. 2019 yılında “GGF Pictures” (Gayet Güzel Filmler) şirketini kurdu. Burada Sinema ve Dijital TV endüstrisine “İçerik Yaratım ve Film Yapım Stüdyosu” olarak yeni baş yapıtlar hazırlamaya devam ediyor.

Yiğit Güralp’i senden dinlemek istersek…

Sevgili Filiz, kendimi tanıtmayı doğru bulmuyorum. Bunun nedenini açıklamak okuyucularımız için benim kim olduğumdan daha değerlidir diye düşünüyorum.

Hızlı bir giriş oldu farklılığa ve farkındalığa Yiğit seninle… Neden kendini tanıtmayı doğru bulmuyorsun?

Çünkü, toplumlar ne söylendiğinden çok, kimin söylediği ile ilgilenmeye başladı. Buna bağlı olarak kendini tanıtma faslı da masum, medeni bir tanışmadan çok şekilciliğe hizmet etmeye başladı. Şekilcilik, hileli akıl yürütme tekniklerinden biri. Çünkü kimlikler / imajlar şişirilebiliyor. Şişirilmiş bir kimlik bomboş şeyler söyleyebiliyor. Olur da kim olduğuna kanarsanız, onun boş söylemini de otomatikman satın alıyorsunuz.

Anlıyorum. Çok haklısın. Bunu önlemek için önerin var mı?

Tabii… Ben şunu öneriyorum; kim olduğuma değil ne söylediğime bakılsın. Eğer söylemlerim akla yatıyorsa o zaman bir arama motoruna “kimmiş bu adam” diyerek ismimi yazmaları yeterli olur. Sonuçta kim olduğum bilgisi erişilmez, gizli bir bilgi de değil. Böylece şu an biz, geleceği konuştuğumuz bu güzel söyleşide geleceğin “merak eden, sorgulayan insanın” eseri olduğunu da vurgulamış olduk.

Evet, gelecek merak eden, sorgulayan insanların. Her alanda yaratıcılık diyerek yola çıktık. Yaratıcı zihinlere ihtiyacımız var değil mi?

Ne kadar güzel söyledin. Yaratıcılığın her alanda şart olduğunu daha çok dillendirmemiz lazım. Sadece sanatçılara özgü bir yetenekmiş gibi konuşuluyor ama böyle değil. Tabii bu yanlışta sanatçıların, yani benim meslektaşlarımın da bunu, özel insanlara bahşedilmiş, bir tür sihir, bir hokus pokus gibi satmalarının payı büyük.sena

Aklınla çok yaşa sen… Yaratıcılığın tanımına nasıl değinirsin o zaman?

Profesör Selçuk Erez ve kızı Yeşim Erez’in “Yaratıcılık” adlı kitabında çok net bir tanım var: “Yaratıcılık problem çözebilme becerisidir…” Bugün istisnasız bütün insanların hayata tutunma, istihdam olma problemlerini yani kısaca yaşam problemlerini çözebilmesi için yaratıcı olmaya ihtiyacı var. Bir de yanlış bilinenlerden yaratıcılığın “yoktan var etmek” zannedilmesi var...

Katılıyorum. Bu “yoktan var etmek” yanılgısına karşılık yaratıcılığı güzelce açıklar mısın?

Evet… Hayalinizi sadece bilgi zemini üzerine kurabilirsiniz. Bilmediğiniz bir konuda fikir üretemezsiniz. Önce bir probleminiz, bir derdiniz olacak, sonra bunu çözmek için bilgi toplayacaksınız, o bilgiye hakim olacaksınız ve o bilgilerle de bir tasarım, bir çözüm, bir metot ortaya koyacaksınız. İşte yaratıcı süreç bu oluyor. Bu anlamda ilham diye bir şey de yok, çalışmak var. Fatih Sultan Mehmet, Mustafa Kemal Atatürk ellerinde kahve fincanıyla tavana bakarak başarılı olmadılar. Hepsinin hayalleri ve tasarımları bir dert ve bunu çözmek üzere mühendislik bilgi, görgü üzerine inşa edildi. O yüzden biz “Çılgın Türkler” konusunu da çok yanlış anladık. Fatih, “du bakalım bi yola çıkalım da gerisi yolda hallolur…” diye yola çıkmadı. Hayali mutlaka bilgi üzerine kurmalıyız.

 “Elde kahve kupasıyla tavana bakılarak hayal kurulmaz, hayal bilgi üzerine kurulur…”

Yaratıcılık ve ilham demişken senin uzmanlığın senaryo yazımına gelelim. Ülkemiz senaryo yazımında nerede?

Türkiye’de “senaryo yazmak” da çokça “bilgisi olmadığı konuda fikir üretme” sularında geziniyor. Sinema endüstrisini bütün elementleriyle bilmeyen insanlar senaryo yazmaya kalkıyor. Sinemanın sermayeye duyduğu ihtiyacı, hangi fikre ne kadar para gerektiğini ve bunu nasıl bulacağınızı, yetişmiş ehli ekip ve gerekli teknik yeterlilikleri, toplum sosyolojisini, psikolojisini bilmeden senaryo yazamazsınız. Zaten senaryo en son iş. Bizde en başta yapılıyor ki bu da ayrı bir yanlış.

O zaman nasıl ilerlenmeli?

Önce bir projeniz yani bir tasarım, bir önermeniz olmalı. Bu proje yani önermeniz yatırımcısını bulduktan sonra senaryo, üzerine milyon dolar yatırılan bir işin kağıt üzerindeki son halidir ve çoğunlukla profesyoneller tarafından yazılması tercih edilir. Bir mühendisliktir çünkü. Sizin bir projeniz varsa ve buna sermaye bulursanız, profesyonel bir yazar olmasanız da bunu kendinizin yazmasını teklif edebilir ya da şart koşabilirsiniz.

“Elde kahve kupasıyla tavana bakılarak hayal kurulmaz, hayal bilgi üzerine kurulur…”

Anlıyorum. Sen hangi yolu daha çok seçiyorsun?

Ben de tüm filmlerimde projenin tasarımcısı olarak bahsettiğim yolu izledim. Zaten bu yüzden senarist olmaktan ziyade öncelikle Yaratıcı Yapımcısıyım filmlerimin. Hangi filmim hangi dertlerimden yola çıkıp, hangi bilgilerle yoğrulup tasarlandı bunları söyleşilerimde, konferanslarımda sürekli anlatıyorum.

Türkiye’de senaristler hak ettiği değeri buluyor mu sence? Mesela, yönetmen, oyuncu, yapımcıları biliriz fakat senaristleri tanımayız…

Bulmuyorlar ama bu konuda tutarlı bir mücadeleleri de yok. Bir defa Türkiye’de senaryo yazarlarının özellikle dizi işiyle meşgul ağırlıklı bölümü, kapı gibi “eser sahipliği” konumlarını, fason üretime katkı sunan “arzuhalcilik” ile devşirdiler. Bu yüzden de “senarist” yani “eser sahibi” kavramı, bir derdi, o dertten yola çıkarak tasarlanmış bir projesi olan kişilerle anılmıyor artık.

Peki genellersek günümüzün senaristleri kimlerle anılıyorlar?

Sermaye sahibinin falanca furya için yapmak istediği klişe fikirlere “gel yaz” diye davet edilip, bu teklifi kabul eden, tamamen etkisiz bir arzuhalci gibi gidip yazan kişilerle anılıyor. Tabii bu çok sevimsiz bir noktaya geldi. Artık bu yüzden de kendimi senaristlikten ayrı bir yerde konumluyorum.

Senaristlikten ayrı bir alan… Nedir bu peki?

Yaratıcı Yapımcı ya da Showrunner… Bu gibi kavramları ortaya çıkardığım iş için daha değerli buluyorum. Bir ülkede sürekli; yurt dışından öyküleri legal ya da illegal biçimde uyarlamak, bu ülkenin insanının hikayesi yok, derdi değersiz demektir. Ben Sınav ya da Ayla’da bu dertlerden, kendi öykülerimizden hareketle de yola çıktım, bir mücadele verdim. Sonuçları müthiş oldu. Ama siz bu mücadelelerin üzerine halen kendi fikirlerinizi değil, başkalarının hikayelerini anlatmaya evet diyorsanız o zaman zaten değer görmekten söz edemezsiniz. Sizi yok sayıyorlar ve bayrağı benim getirdiğim noktadan devralmak yerine siz de buna onay verip bu düzene hizmet ediyorsunuz.

 

Kitap uyarlaması filmler yurt dışında çoğu zaman işleniyor. Ülkemizde bu alanda çalışmaların güzel örneklerini senden izliyoruz. Zor mu?

Kısaca açıklayayım. Akademi “Özgün ve Uyarlama” olmak üzere iki dalda ödül verir. Keza uyarlama özgünden bile zor bir iş. Çünkü kitap okuyucusunun kafasında çektiği film de önünüzde bir engeldir. Mesela, benim senaryolaştırarak sinemaya uyarladığım “Uzun Hikaye” filmi yazar Mustafa Kutlu’nun kitabıydı.

“Uzun Hikaye” ile çok değerli bir film daha kazandırdın. Peki, yeni kitap uyarlaması film projelerin yolda mı?

Evet… 2018’de de halen hayatta olan bir İngiliz edebiyat efsanesinin sevilen bir kitabını uyarladım. Şu an açıklamayı erken buluyoruz. İlk duyuru muhtemelen uluslararası bir film fuarında yapılır. Çok uluslu ayrı ayrı birkaç yapımcılı bir proje çünkü. Geçtiğimiz kasım ayında eser sahibi senaryoyu nihayet okudu ve beğendiğini söyledi. Mali hakları zaten alınmıştı, böylece manen de onaylamış oldu. Büyük projelerin gerçekleşmesi 10-15 yıl bile sürebiliyor. Her filmim 5-6 yılımı alıyor. Bunu da dilerim izleyebilirsiniz.

 

Biyografik yapımlar son zamanlarda ülkemizde de ilgi görüyor. Bunda payın çok büyük… Özellikle “Ayla” filmin… Mesela, annem her izleyişinde ilkmiş gibi izliyor.

Evet… Biyografik filmlere sinemamızda yön veren kişi olmaktan mutluyum. “Ayla”dan önce de denemeler oldu ama “Ayla” ülkemizde bu trendin her anlamda belirleyicisi ve miladı oldu. Gerçek hikayeler dünyada çok da yeni sayılmaz, son 20 yıldır git gide yükselen bir trend. Seyirci sinemanın özünde bir illüzyon olduğunu unutup gerçekliğin peşine fazlaca düştü. Her tür kurgu hikayeye “bence çok saçma” diyerek saygılarını yitirmeye başlayınca, gerçek hikayeler buna bir çare olarak sunuldu. İzliyorlar ve “nesi saçma yaşanmış işte!” diyorlar. Böylece içerik bir saygı kazanıyor.

Çok güzel anlatıyorsun. Peki gerçekçi yapımlar çıkıyor diyebilir miyiz?

Şöyle ki burada da tüccarlar bu işin suyunu çıkardılar. Biz gerçek bir kişi ya da hikayeyi içine kurgu da katarak filmleştiriyoruz. Ama sermaye bunu yüzde yüz gerçek gibi satınca orada da yanılgı, tarihi çarpıtma ve ahlaki problemler doğuyor. Bu yüzden dünyada “Based On A True Story” değil de “Inspired On A True Story” gibi daha etik kavramlar oluşmaya başladı.

Yeni biyografik yapımlara imza atmaya devam ediyorsun. Peki, sırada ne var?

Elbette… Son olarak Beykoz’da kurtarılan Kuyu Köpek’in filmini yaptığımı duyurmuştum geçen yıl biliyorsun. İsmi “Sarıl”, alt metni “Kuyunun dibinde de olsan umudunu yitirme!” Her şeyi hazır, sinemanın içinde bulunduğu kaotik ortam biraz normalleşince sete çıkacağız. Bunun dışında hard discimde 50’nin üzerinde film projesi var. Bunların bir bölümü gerçek hikayeler ama hepsini yapmaya ömrümün yeteceğini sanmıyorum.

 

Yeni nesilden biri olarak, dijital dünya sinema, dizi vb sektörleri nasıl etkileyecek?

1970lerde ücretsiz televizyon sinemayı bitirecek demişlerdi. Bugün ücretsiz televizyonculuk bitme noktasına geldi, yerine ücretli dijital televizyonculuk geldi ama sinema bitmedi. Sinema küçülebilir ama asla bitmez. Dijital platformların da sinemayı bitireceğine inanmıyorum. Aksine sinema perdesine çıkmaması gereken çok sayıda televizyon ya da video filmi niteliğinde düşük standartta filmler var. Bunların hepsi dijital televizyonlara kayarsa sinemada vizyon takvimi ferahlar. Sinema sadece nitelikli, büyük prodüksiyonların izlendiği günlerine geri döner. Bu düşük profilli filmlerle birlikte özünde sinema kültürünü bilmeyen bir seyirci profili de salonlara taşındı. Bunlar salonda nasıl davranacağını bilmeyen fertler. Evlerinde gibi davranmak istiyorlar. İşletmeciler de bu insanlar salonlara gelsinler diye hayli hoşgörülü oldular ama sadık sinema seyircisi bu tür film izleyen seyirciden kaçmaya başladı. Dijital televizyonculuk pandemi süresinde de artarak bu kitleyi sinemadan git gide uzaklaştıracaktır. Bu iyi bir şey.

O zaman sinema salonlarının geleceğini nasıl görüyorsun?

Sinema butik bir film izleme alanı olacaktır. Elbette çoğu işletmeci batacaktır. Ama işlerini kötü yaptılar. Batış onlar için kaçınılmazdı. Kalanlar bilet fiyatlarını yükselterek hayatlarına devam edecektir. Keza bilet fiyatlarında da problem var. Seyirci de bu anlamda dürüst değil. Konserlere, gösterilere 100-200 lira verirken, sinemaya 15-20 lirayı fazla buluyorlar. Bugün Türkiye’de halen 14 liraya 16 liraya İstanbul Levent’te film izleyebildiğiniz salonlar var. Türkiye’de bir çay bahçesinde bile 15 liraya 3 saat oturamazsınız. Hele hiçbir çay bahçesi size 160 Milyon dolarlık gösteriyi 2 dolara izletmez. Özetle seyirci daha çok yan yana film izlediği insandan, reklamlardan, niteliksiz filmlerden şikayetçi. İşte o kötü işletmeciler gidecek, niteliksiz filmler seyircileriyle birlikte dijitale kayacak, sinemada büyük filmler iyi salonlarda gösterilecek. Dijitalin bizim anladığımız anlamda sinema kültürüne özünde zararı değil yararı var kısaca. Rekabet kaçınılmaz olarak kalite getirir.

 

Son teknolojik gelişmelerle sinema sektörü nereye gidiyor?

Sinemanın kendi teknolojik bir devrim olarak hayatımıza girmişti zaten. Sonrasında da 125 yıldır daima teknoloji ile iç içe bir endüstri oldu. Bu noktada benim altını çizeceğim gelişme şu olabilir. Animasyon alanında ilerleyen teknoloji, insanı birebir modellemede önemli bir yol kat etti. Bu da gelecekte bize bugün hayatta olmayan oyuncuların yeni hikayelerde rol alabildiği filmler görmemize imkan sağlayacak. Hatta stüdyolar kendi dijital starlarını bile yaratacaklar. Bu hiç yaşlanmayan ya da dilediğiniz gibi yaşlandırıp gençleştirebileceğiniz, her şeyi yaptırabileceğiniz starlarınız olması anlamına geliyor. Geriye sadece nitelikli bir dublaj kalıyor ki ses teknolojisi de bu yönde akla sığmaz biçimde ilerliyor.  

Bu bahsettiklerin muazzam… Bir de hologramlar var.

Evet… Seyirci buna sıcak bakar mı dersen, hologram örneğini verdin. Bugün dünyada dijital pop yıldızları yaratıldı ve konserleri büyük ilgi görüyor biliyorsun. Seveni de sevmeyeni de olacak, karşı gelenler çok olacak ama bunlar olacak. Teknoloji her zaman beraberinde böyle tartışmaları getirir zaten.

 

Covid19 sinema ve dizi sektörünü nasıl etkileyecek setlerin durması yanında?

Sinemanın 125 yıllık tarihinde, 4 yıl süren Birinci Dünya Savaşı, 6 yıl süren İkinci Dünya Savaşı gibi büyük dramatik dönemler var. Bu dönemlerde sinema zarar göreceğine, bir propoganda yöntemi olarak en şaşalı dönemlerini yaşamış. Pandemi dönemi ise sinemaya tarih boyunca aldığı en büyük yarayı açmış durumda. Görkemli gişe hasılatları için 2021 Kasım’dan önce Türkiye’de, 2021 4 Temmuz’dan önce de Birleşik Devletlerde her şeyin tümüyle eskisi gibi olacağını sanmıyorum.

Bu günlerin de filmi çıkar mı?

Kesinlikle… Şu an sinemanın eser sahiplerinden çok beyaz yakalılarının pandemi sürecini anlatan proje arayışı içinde olduğuna eminim. Furyacılık tam avam tüccar meşgalesidir. Hayatını orijinal içerik tasarlamaya adamış hiçbir aklı başında sanatçı herkesin aynı anda meşgul olduğu konularla uğraşmaz. Üzerinden zaman geçmesini bekler. Daha doğru bir zamanda olan biteni daha geniş bir bakış açısıyla eserlerinde yorumlar. Dolayısıyla benim bir covid-19 projem yok. Çünkü şu an herkesin böyle bir projesi var.

 

Türkiye’de düzenlenen film festivalleri için ne düşünüyorsun?

Festival bir beldenin endemik olan ürünü ve veya özelliğini öne çıkaran, yerli ya da turist herkes tarafından bunun konuşulmasını sağlayan organizasyonlardır. Kiraz festivalinde kiraz, yoğurt festivalinde yoğurt öne çıkar. Bir film festivali söz konusu ise o hafta o beldedeki istisnasız herkes sinema farkındalığı içinde olur. 16 Milyonluk bir şehir olan İstanbul’da bir avuç insanın kendi aralarında toplanıp film izlemesinin nesi festival bunu hiçbir zaman anlayamadım. Yeterli bir cevap olmuştur sanırım.

 

Biraz film stüdyolarından konuşalım… Universal Film stüdyoları gibi platolara kıyasla ülkemiz bu alanda ne durumda?

Anlatayım… Dünyada sinema filmleri güneş sistemini taklit eder. Güneş sisteminde her şey gün ışığı etrafında şekillenir. Stüdyoların kuruluş nedeni güneşi yani ışığı kontrol altına almak ve bundan 24 saat özgürce yararlanabilmektir. Bizde ise birkaç yetersiz plato dışında stüdyo olmadığı için reel mekan kullanıyoruz. Reel mekanda reji ekibi; programı gün ışığının saatlerine göre yapmalı, yani güneş sistemini kopyalaması gerek. Biz de ise rejinin programını belirleyen unsur güneş değil star sistemidir. Yani yıldız oyuncunun hangi dizide hangi gün seti var, hangi gün dublajı varsa program ona göre yapılır. Fotoğraflar da o yüzden bütünlüksüz ve zayıftır. Ülkemizde Kültür Bakanlığı yapmış kişilerin ve danışmanlarının bu saydığım bilgilerin onda birine bile hakim olmadığını gördük. Zaman zaman bazı girişimciler “bilmek” değil “zannetmek” üzerine kimi yatırımlar yapsa da sonuç alınamıyor. Yani yine döndük dolaştık, hayalin, tasarımın, yaratıcılığın her şeyin “bilgi üzerine inşaa edilmesi” noktasına geldik. Geleceği bunun farkında olanlar inşaa edecek.

Bilim kurgulardaki geleceği düşündüğün zaman hayalinde neler var?

Dünyada gelir ve adalet eşitliğini çözemeyen hiçbir devrim ya da teknoloji beni heyecanlandırmıyor. Şu an böyle bir şey vaat eden ne bir devrim ne de teknoloji görüyorum. O yüzden mesela çok sık dile gelen “yeni meslekler doğacak” tatavası beni pek ilgilendirmiyor. Dünyayı kemiren şey sınıfçılıktır. Daima bir yukarıdakiler ve aşağıdakiler durumu var. Bunlar 70-80 yılda bir yer değiştiriyorlar. Alttakiler ezilirken aşağıya adapte oldukları bir süre var. O süre bitince isyana geçip yukarıdakini altına alıp eziyor. Yani o da eşitliği sağlamak yerine aynı zulmü altına aldığına yapıyor. Bu çözülmedikçe yeni meslekler çıksa ne olur çıkmasa ne olur. Üstte olan, refah içinde olan daima yer altındakinin “seni indireceğiz” fısıltısını duyacak ve bu korkuyla yaşayacak. Ben dünyanın ileri gittiğini filan düşünmüyorum. İnsanlık olduğu yerde sayıyor. Teknoloji ilerleyince siz de ilerlemiş olmuyorsunuz maalesef. Özetle elinde 10 bin liralık akıllı telefon olup da sıraya girmeyi bilmeyen, maske takmayan, sağa sola aksıran insanlarla, elinde eski model ucuz bir telefon olup da sıraya girmeyen, maske takmayan sağa sola aksıran insanlar arasında bir fark göremiyorum.

 

 

Filiz DAĞ

Instagram: benfilizdag                           twitter: @FlzDag