Kayıp sevda, kayıp dosya, kayıp saat

“Dünyayı değiştirmeye talipseniz” hep almak isterler, elinizdekileri.
“Devlet Baba”ya kafa tutan asi çocukların sonu bellidir.
Öldürülmeleri bir ceza nedeni değildir. Ali Ekber Yürek’in hikâyesi, devlete kafa tutan bir asi öğretmenin inançlarının bitmeyecek hikâyesidir...

Bir devlet, yasalara aykırı bulduğunda yaptıklarınızı neyinizi alır?
Yasada yazılı olanlardan fazlasını alabilir mi?
Misal kalbinizi, misal sevdanızı, misal yaşamınızı, misal acılarla öldürülmenizi, misal bunun hesabının bile sorulamamasını alabilir mi?
Ya da devlet almasın diye elinizden, bir başkasına emanet eder misiniz kol saatinizi?
“Dünyayı değiştirmeye talipseniz” hep almak isterler, elinizdekileri. “Devlet Baba”ya kafa tutan asi çocukların sonu bellidir.
Öldürülmeleri bir ceza nedeni değildir.
Ali Ekber Yürek’in hikâyesi, devlete kafa tutan bir asi öğretmenin inançlarının bitmeyecek hikâyesidir.
***
“Zaman aşımı” diyor gelen yazıda. Ali Ekber Yürek ve arkadaşları Mehmet Ceren ve Fehim Özarslan’ın, üzerlerine kum torbaları yüksekten atılarak, elektrik verilerek, bedenlerinde sigara söndürülerek öldürülmelerine ilişkin soruşturmanın sonucu bu.
12 Eylül’ün hesabının sorulacağı vaadiyle, yanına şimdilerde değiştirilmek için fırsat aranan onlarca yapısı bozuk düzenleme eklenerek yapılan anayasa değişikliğinden sonraki ilk soruşturma.
Maraş’ta 1981’de gözaltına alınan 94 kişiden 3’ünün işkencede ölmesi, diğerlerinin yaralı kurtulmasına ilişkin dosya.
Zaten anayasal engel nedeniyle 30 yıl soruşturulamamış işkencecilerin 22.5 yıllık zaman aşımı süresi dolduğundan kurtulduklarını “müjdeliyor” yazıda.
Yani kendini yarım insan uzunluğundaki yerde astığı açıklanan Ali Ekber Yürek’in bedenindeki izlerin anlamının olmadığı söyleniyor bu topraklarda.
Oysa iki saat, Utanç Müzesi’nde de sergilenen iki kol saati, yaşamın bir gün mutlaka değişeceğini anlatıyor inadına.
***
Dünyayı değiştirmek istiyordu Ali Ekber Yürek.
Gencecikti daha ama büyüktü düşleri.
Hızlıca bitirdi okulları, öğretmen oluverdi.
İlk görev yeri de doğduğu yerdi: Dersim.
Düşlerini kovalamak istiyordu. Birilerinin hâlâ kolayca alay edebildiği, herkesin eşit olması, açlık ve yoksulluğun son bulması gibi gayet “basit” şeyler.
Düşlerini kovalamak, devletin gözünde yasalara uymamak anlamına geliyordu.
Sonra, kimselerin gelmediği o köye, bir kadın öğretmen de geldi.
Dünyaya nasıl da kendisi gibi bakıyordu.
Ve ne güzel bakıyordu.
Hikâyelerini paylaştı.
Çocukları gösterdi ve başaramazsa onları bekleyen geleceği.
Genç öğretmen etkilenmişti Ali Ekber’den.
Dünyaya ne kadar da farklı bakıyordu.
Ve gözleri, gözleri ne güzel bakıyordu.
***
Darbe henüz yapılmıştı, düş kurmak yanlış ve yasadışıydı.
Düşlerinle ilgili toplantılara katılıp, fikirler yürütmek “akıldışı.”
Ali Ekber Yürek’in ismi, artık listelerin başındaydı.
Yürek’e, gitmesi gerektiğini söyledi dostları. Elini tutmadığı, sevdasını açmadığı genç öğretmene gitti önce.
Genç öğretmen gideceğini anladı.
Saatini çıkardı kolundan, Yürek’in koluna taktı.
Ve bir daha bırakmayacağı bir emanet gibi onun saatini aldı. Hep yaptıkları gibi bakışmışlardı. Zamansız ve takvimsiz bir dostluğun kutsal emanetleri, kollarındaydı.
***
Ali Ekber Yürek, bir dizi “akıldışı” toplantı nedeniyle Maraş’ta yakalandı.
Devletin alacağı bilgiler, devletin, darbecilerin kahraman, rantiyecilerin baştacı olduğu bir düzende bile bin yıl yaşaması için şarttı.
O yüzden işte, suçlu bulunsalar bile hepi topu 3 yıl 9 ayla cezalandırabileceği insanlara elektrik verebilir, yere yatırıp üzerine bastığı bedenlerine kum torbaları da atabilirdi, bunun neresi yanlıştı?
Ali Ekber Yürek, bir isim fısıldasa, o kişiye daha beterini yaşatacağını bilerek dilini mühürleyip, ağzını kapattı.
Ölümüne yakın bir gün, abla dediği, evlerinde yemek yediği kadını getirip koydular önüne; “Tanıyor musun?” diye.
Tanımadığını söylemek için sadece, açtı ağzını.
Kollarına baktı.
Belki başına gelecekleri bildiği için emanet saati onun koluna takmış, “ablanın” gece de saatin rahatça okunabileceği saatini almıştı.
Emaneti, asla ihanet etmeyecek bir kadındaydı.
***
Daracık, küçük bir hücrenin, uzunluğu 100 cm olan tavanında kendini astığı söylendi 1.70’lik Ali Ekber’in.
Kardeşleri, defnetmeden önce temizlerken işkenceden rengi değişmiş bedenini, sıktılar dişlerini.
Suç duyurusunda bulundular, adalet aradılar.
Ama biliyorlardı; rengi değişmişse bütün ölenlerin bedeninin, rengi griden siyaha dönmüş demektir bütün ülkenin.
Yıllar geçti, acısı büyük, konuşulması bile garipti Ali Ekber’in.
Bir gün, 2008’de, bir ilan dikkatini çekti dayısını hayal meyal hatırlayan yeğeninin.
Şükran Lılek Yılmaz, ailedekilerin bilmediği saati ve dayısının izini gördü ilanda.
Ve düştü saatlerin peşinden yola. Ailedekileri konuşturdu yıllar sonra, farklı kentlere gitti, ulaşabildiği herkese sordu.
Yürek’i ve dostluğunu kurduğu yeni yaşamda saygıyla yaşatan o genç öğretmeni buldu.
Ve çok daha sonra o ablayı.
O iki saati, Utanç Müzesi’nde buluşturdu.
Düş kurduğu için öldürülebilirdi Ali Ekber Yürek ama adı “utanmak” olan bir müzeydi işkencecilerin yeri.
Bir kitap yazdı sonra Şükran Lılek Yılmaz, “Ali Ekber Yürek - Bu Dünyayı Değiştirmeye Talibim” adında.
Dayısının mezarının yeniden açılıp, “İşkence izlerini bulmak mümkün değil” diye kapatılmasını ve ölmeyen o saatleri anlattı kitabında.
12 Eylül referandumundan sonra yeniden başvurmuşlardı savcılığa. Yazı geldi 15 gün önce.
Zaman aşımına girmişti dosya.
Anlamıyorlar ki adalet, sevda ve düşler, hiç sığar mı ruhunu ve anlamını yitirmiş kara kaplı kitaplara.
Orada hâlâ duruyor işte.
Dünyayı değiştirmeye talip iki kol saati, yan yana.