Acılı ailelere destek

27 Mayıs 2022

Kısa ama içi dolu, anlamı büyük bir sohbet oldu. Sevil Ozan önümüzdeki günlerde düzenlenecek olan Mutlu Çocuk Festivali’nin gelirinin aktarılacağı İzmir Hasta Çocuk Evi Derneği’nin başkanı. Bağışlarla dönen bir sistem. Hemen dibimizde yaşanan dramlara merhem olmaya çalışıyorlar. Evlat denince akan sular durur ya işte İHÇED’de kanser tedavisi gören çocukların imkanı olmayan ailelerine konaklama yeri sağlıyor; tüm ihtiyaçlarını karşılayarak destek olmaya çalışıyor. Sevinç Pastanesi Sohbetleri’nde yine bambaşka bir yaraya parmak bastık.

- Gerçek bir yaraya pansuman oluyorsunuz. Öncelikle sizi tanımak isterim, Sevil Ozan dernek başkanlığı öncesinde kimdir?

Aslında İzmir’e Ankara’dan gelin geldim. 27 senedir İzmir Karşıyaka’da oturuyorum. Evli ve iki çocuk annesiyim ve kendi işimden emekliyim. 2007 senesinde İHÇED tanıştım. Bir konser sayesinde yapılan çabayı görünce derneğe gönlümü verdim. Prof. Dr. Buket Erer Delcastello dernek kurucusu sayesinde derneği tanıdım ve o günden beri bir fiil çalışıyorum. 5 yıldır da başkanlığını yapıyorum. Çok özveriyle çalışan yönetim kurulum ve üyelerimiz sayesinde büyük ivme kazandık.

- Derneğin kuruluşundan bugüne kadar geçirdiği aşamalar nelerdir?

2004 yılında ‘İzmir Hasta Çocuk Evleri’ sosyal sorumluluk projesi olarak İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin tahsis ettiği iki adet lojmanda başlayan projemiz; iki aileyi misafir ederek yola başladı. 2008 ve 2010 yılları önemli yıllardır. Derneğimiz ivme kazandı, üye sayısı ve ev sayısı arttı ve İzmir Hasta Çocuk Evleri Derneği ismini aldı. Bugün birbirinden bağımsız 9 ev ile 19 aileye kucak açıyoruz.

- Her hastane ile çalışabiliyor musunuz? Ve kriterleriniz var mı?

Hayır, her hastaneyle çalışamıyoruz. Ege Üniversitesi Hastanesi, 9 Eylül Üniversitesi Hastanesi, Behçet Uz Çocuk Hastanesi ve Tepecik Araştırma Hastanesi’nde Çocuk Hematoloji, Onkoloji ve kök hücre tedavisi gören çocuklar, İzmir’de yakını ve kalacak yeri olmayan özellikle ihtiyaç sahibi kanser tedavisi gören çocuk ve ebeveynleriyle evlerimizde konaklayabiliyor. Tüm ihtiyaçları dernek tarafından karşılanıyor. Elimizden geldiğinden fazlasını vermeye çalışıyoruz. Hasta çocukların ve evlerimizin giderlerini gelen bağışlarla karşılıyoruz.

Yazının devamı...

Sokağın çağırdığı adam

12 Mayıs 2022

Duvar sanatçısı Aybars Yücel, boyadığı mahallelere renk getiriyor, “Resimlerle, tüm insanların daha renkli bir dünyanın mümkün olduğuna dair umutlarını yeşertmek istiyorum” diyor

Tutku nedir diye sorarsanız Aybars Yücel’i tanıyın isterim. Sanata, resime, insanlara olan tutkusuyla sokak sanatını birleştirdi ve yüzlerce duvarı boyadı. Bir gün bilmediğiniz bir şehirde, ara sokaklarda kendinizi kaybolmuş hissettiğiniz bir anda, rengârenk bir duvara denk gelirseniz, bilin ki oradan Yücel geçmiştir. Sevinç Pastanesi Sohbetleri’nde, duvar sanatçısı Aybars Yücel ile sizleri baş başa bırakıyorum...

Sizi tanıyabilir miyiz? Resimle tanışmanız nasıl oldu?  

Devak mahlaslı sokak sanatçısı Aybars Yücel. 1990 doğumluyum. Çocukluğum, bahçeli bir gecekondu mahallesinde geçti. Tavşanlarla, köpeklerle, kedilerle, hayvanlarla büyüdüm. Çocukken sokaktan çıkmazdım, şimdi de sokakları boyuyorum. İlkokuldayken bir öğretmenim bana; sen çok yeteneksizsin resim yapma demişti. Uzun bir süre elime kâğıt-kalem, boya almadım. Hatta ilk bitirdiğim üniversite, makine teknikerliğidir. 21 yaşımdayken, Güzel Sanatlar Fakültesi’nde okuyan bir arkadaşımla muhabbet esnasında; bende yetenek yok resim yapamıyorum, demiştim. Nereden biliyorsun, diye üzerime geldi: “İnsanın yürümeyi bile öğrenmesi aylarını alırken, resim yeteneğinin olmadığına birkaç denemede nasıl karar verebilirsin?” O zamanlar, Akif Başaran’ın resim kursuna gitmem için beni yüreklendirdi. 1,5-2 sene kursa devam ettikten sonra Güzel Sanatlar sınavına girdim. Eskişehir Görsel İletişim Tasarım Bölümü’nü kazandım.

‘Ben çıkıp duvarları, hiç bilmediğim sokakları boyayacağım’ fikri nasıl çıktı?

Takip ettiğim sayfalarda büyük duvar resimleri görüyordum ve ilgiyle takip ediyordum. 24 yaşında, Polonya’da şahane örnekler görme fırsatı yakaladım. Ben de yapabilir miyim diye düşünürken, okulda duvar resimleri ile ilgili bir proje oldu ve ona katıldım. O zamanlar “Pankartlı Adam” projem vardı; sokak boyamak için gerekli boyam olmadığı için küçük pankartlı Aybars’ları, üzerinde sözlerle şehre dağıtıyordum. Sokakların içinde değerli bir şeyler olduğunu sezdim ve boya alıp Odunpazarı’ndaki gecekonduları boyamaya başladım. İnsanların gidilmeyen bu yerlere gitmeye başladığını fark ettim.

Kaç duvar boyadınız?

Yazının devamı...

Kan değil can bağımız var!

26 Nisan 2022

Koruyucu aile olan Didem Özal, “Kızımla bağımız çok güçlü artık bakışlarımızla bile anlaşabildiğimizi söyleyebilirim” diyor.

Çocuklarımız, evlatlarımız, biriciklerimiz… Ama maalesef her evlat şanslı doğmuyor. Hayat koşulları o biricik yavruları daha küçücükken, savunmasızken yakalayabiliyor. Ülkemizde yuvalarda ve sevgi evlerinde yaşayan, aile sıcaklığından mahrum olan 18 binden fazla çocuğumuz var. ‘Koruyucu aile’ kavramıyla bu çocuklara sahip çıkanlar oluyor, sıcacık yuvalara kavuşuyorlar. Bugün sizlerle, “Bu konuda örnek olmak, farkındalık yaratmak istiyoruz” diyen Didem Özal’ı paylaşmaktan mutluluk duyuyorum. Sevinç Pastanesi Sohbetleri’nde, dünyada eşi benzeri olmayan 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramın’a yakışır bir farkındalık sohbeti gerçekleştirdik yeter ki bu ülkenin çocukları mutlu olsunlar!

Didemcim yıllardır koruyucu aile olarak kızınızla bir hayat kurdunuz. Buna nasıl karar verdiğinizi merak ediyorum?

Aslına bakarsan ilk aşamada evlat edinmeyi düşünmüştük. Yuvalarda ve sevgi evlerinde o kadar çok çocuk var ki! Ancak çocuk edinme bekleme süresinin çok fazla olması açıkçası gözümüzü biraz korkuttu. Bu sırada yakın arkadaşım sevgili Simay’dan (ki sonrasında bu konuda birlikte Kırmızı Çocuklar Derneği’ni kurarak bir kader birliğine daha imza attık) tüm hayatımızı değiştirecek telefon geldi. Kendisinin koruyucu aile olduğunu, oğlu Yaşar ile bir pikniğe katılacakları söyledi, bizi de davet tti.  O piknikte koruyucu aileleri görüp, geçirdikleri deneyimleri dinledikten sonra eşim Harun ile konuşup başvuruyu hemen yaptık.

Koruyucu aile olarak kabul edilme kriterleri neler?

TC vatandaşı iseniz, sürekli Türkiye’de ikamet ediyorsanız, 25-65 yaşları arasındaysanız, en az ilkokul mezunu iseniz, düzenli bir gelire sahipseniz, çocuğun öz anne-babası ya da vasisi değilseniz işlemler başlıyor. Evli ya da bekar, çocuklu ya da çocuksuz herkes koruyucu aile olmak üzere ikamet ettiği ilde bulunan il müdürlüğüne başvurabilir.

Peki, bu konuda şüpheleri olanlara neler söylemek istersin?

Maalesef ülkemizde yuvalarda ve sevgi evlerinde kalan 18 binden fazla çocuk var. Ancak sadece 5 bin kadar koruyucu aile mevcut. Devletimiz yuvalardaki çocuklara çok iyi şartlarda bakabiliyor ancak orada  verilemeyen tek şey sıcak bir yuva oluyor. İşte biz koruyucu aileler de burada devreye giriyoruz. Biyolojik olmasa da kalbiyolojik bir anne olarak her ailenin, çocuğu olsun olmasın bir çocuğa yuva vermesinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü bir çocuk dünyayı değiştirebilir. Aslına bakarsanız o da sizin hayatınızı tamamen değiştiriyor ve size el veriyor hayatta. Umut oluyor. Önünüzde verdiğiniz emeklerin filizlendiğini görüyorsunuz. Yani bakarsan biyolojik ebeveyn olmaktan hiçbir farkı yok, inan. Kan bağı ile değil can bağı ile bağlanıyorsun. Kayak tatilinde kızımın bir arkadaşı bana, “Doğurmadığın bir çocuğu nasıl bu kadar çok sevebiliyorsun?” diye sordu. Nasıl bir sevgi bağı oluşturduk ve onu dışarıya yansıttıysak çocuklar bunu o şekilde hissetmişler demek ki! Dedim ya herkes hiç çekinmeden koruyucu aile olmalı bu hayatta bir kere! Bir şekilde bu konuda çevrenizi de eğitiyor, onların da bakış açısını değiştiriyorsunuz sonuçta.

Yazının devamı...

50 ismi buluşturdu

8 Nisan 2022

Cem Bayoğlu, bilinen 50 ismin fotoğraflarını çekti. Bir de her birine yazdırdı, “Bu hayat yolculuğu nereye?” diye... Bu fikrin nasıl doğduğunu ve kitabını anlatıyor sohbetimizde...

50 isim... Hepsi de birbirinden değerli, sanat dünyasından isimler... Bir fotoğraf sanatçısı... Kendini adamış, tarzıyla Avrupa’da da adını duyurmuş, görülmemiş özgün tekniğiyle çok özel bir isim: Cem Bayoğlu... İstanbul onu tanıyor. Tüm ısrarlara rağmen, o İzmir’de kurduğu devasa stüdyosunda sanatına devam ediyor. Son günlerde bir kitap çıkardı, içinde yok yok. Herkesin sevdiği 50 ünlü ismin fotoğraflarını çekti... Bir de her birine yazdırdı, “Bu hayat yolculuğu nereye?” diye... Sevinç Pastanesi Sohbetleri’nde konuğumuz, değerli fotoğrafçı Cem Bayoğlu...

- Sanayici bir aileden geliyorsunuz, ama sanatı seçtiniz...

Evet, uzunca bir süre aile işimizde çalıştım. İnsanın kendi olabilmesi için, kendisine dışardan bakabilmesi ve “ben kimim” diye sorabilmesi gerek. Fotoğraf, müzik, dalış…vs yapabildiğim kadar çok şeyle ilgilendim. Otuzlu yaşlarımda anladım ki en çok sevdiğim ve en iyi yapabildiğim şey fotoğraf. Ben de fotoğrafçı oldum.

- Sanatsal portre fotoğraflarınızın yurtdışındaki galerilerde yer alması nasıl bir duygu?

Harika... Bildiğim kadarıyla, bu tip portre fotoğrafları yurtdışında sergilenen ve satışa sunulan tek Türk fotoğrafçısıyım. Fotoğrafçı olacağımı bile düşünmüyordum. En fazla ilgi gören eserlerim ‘Sinful Colors’ serisinden… Bunlarda hiç edit yok. (o sırada eserlerini gösteriyor: muazzamlar)

Ortaçgil’le başladı

- Hikâyeniz nasıl başladı?

Yazının devamı...

Büyükşehir’in sağlık atılımı

23 Mart 2022

Toplum Sağlığı Dairesi’nin en büyük hedefi İzmir’in daha sağlıklı, mutlu bir şehir olması.

30 Ekim’de yaşanan deprem sonrası Başkan Tunç Soyer’in, Toplum Sağlığı Dairesi Başkanlığı’nı kurmasındaki öngörüsü ile küresel salgının başlaması sonucunda İzmir Kriz Belediyeciliği yönetimine geçen Büyükşehir Belediyesi, ülkemizde örneği olmayan bu uygulamayla hemen Bilim Kurulu oluşturup koruyucu, destekleyici sağlık hizmetleri vermeye başladı.

Toplum Sağlığı Daire Başkanlığı’na getirilen Dr. Sertaç Dölek ve değerli ekibi 2 yıldır durmadan çalışıyorlar. İlham veren bu yeni yapılanmayı siz de yakından tanıyın istedim. Sevinç Pastanesi Sohbetleri’nde ‘önce sağlık’ diyor, tıp çalışanlarının bayramlarını bu anlamlı röportaj vesilesi ile kutluyorum.

Öncelikle sizi biraz tanımak isteriz...

Savcı bir baba, öğretmen bir annenin çocuğu olmak Anadolu’nun farklı şehirlerinde yaşamak demektir. Balıkesir’de doğdum, 7 yaşından sonra İzmir’de yaşamaya başladım. BAL 77, Ege Tıp 83 mezunuyum. Mecburi hizmet ve askerlik sonrasında 1988 yılında geldiğim Eşrefpaşa Hastanesi’nde 30 yıl çalıştıktan sonra emekli olmayı planlıyordum.

Toplum Sağlığı Dairesi, ülkemizde başka illerde var mı? İzmir’de hangi ihtiyaçlara cevap olması amaçlandı?

Tunç Soyer, “Toplum sağlığını önceleyen bir daire başkanlığı kurmalıyız” diyerek bu görevi bana verdi ve 2019 yılında hayata geçti. Bir deprem şehri olan İzmir’in afet ve acil durum sağlık planlarını yaparken tüm dünya gibi biz de hiç beklemediğimiz bir durumla karşı karşıya kaldık, Kovid-19...

Yazının devamı...

‘Siz hiç kendinizle buluştunuz mu?’

3 Mart 2022

Aslı Karcıoğlu Önder, okuyanların kendisini farklı bir boyuta taşıyabileceği, alternatif bir yol olması niyetiyle tasarladığı kitabıyla, bu soruya yanıt arıyor.

Bu adla yazdığı kitapla bizlere soruyor Aslı Karcıoğlu Önder. Yüzleşmelerini, aldığı eğitimlerle, tespitlerle birleştirerek muhteşem bir set sunuyor bizlere. Kitap; yazıları, tabloları ve özenle seçilmiş müziklerle dolu dolu... Ve tüm bunları daha da anlamlı kılan, okuyucunun yüzleşmesine neden olan kart destesi ve ufak bir kullanma kılavuzu. İncelikler içeren, ömürlük bu kitabı almanız ruhunuza iyi gelecektir, garanti! Sevinç Pastanesi Sohbetleri’nde Önder’le bir aradayız...

Maneviyatınızın yüksek olduğunu ve bu konularla ilgili eğitim aldığınızı biliyorum. Bu kitap, tüm bunların sonucu diyebilir miyiz?

İnançlı bir aileye doğmam, doğarken içime konmuş koşulsuz sevgi enerjisi... Annemden bana geçen teslimiyet ve tevekkel olma hali, babamdan kalan, baktığım her şeyde bir güzellik görme yetisi, yaşama tasavvufi bir bakış açısı ile yaklaşmama ve onu ürettiğim ve yaptığım işlere yansıtmama vesile oldu. Hayatımın her döneminde bu konulara çekildim ve bir süre sonra da değerli isimlerden eğitimler aldım. Yani, geçmişten bugüne bende iz bırakan, bana ilham veren, beni büyüten ve bütün eğitimlerden biriktirdiklerimi bir potada damıtıp, kendi yaşantıladıklarımla harmanladığım her şeyi bu kitaba aktardım.

Aldığınız eğitimlerden bahsedebilir misiniz?

Dağhan Dönmez’den felsefe dersleri alıyor, Cemalnur Sargut’un İnstagram canlı yayınında ‘Mesnevi’ derslerini kaçırmamaya gayret ediyorum. Bülent Gardiyanoğlu ‘Kuantum’, Zümre Atalay ve Sinan Canan ‘Bilinçli Farkındalık’, Didem Çivici ‘Jung Rüya Okulu’ ve Açık Beyin‘in hazırladığı bazı eğitimlerle beraber, iki yıldır çeşitli psikoloji zirvelerine katıldım.

Bunu yapan birçok insan var, ama herkeste aynı etkiyi yaratmıyor. Demek siz o kadar hazırmışsınız ki, kitap olarak vücut buldu...

Yazının devamı...

‘İlham geldi mi tamam’

14 Şubat 2022

Mahsun Kırmızıgül’ün albümüne adını veren ‘Hoş Geldin’ adlı parçanın sözlerini yazan İrem Moralı, “Bu iş hiç kolay değil. İlham perilerin gelince 20 dakikada yazabiliyorsun” dedi...

Yürekleri dolu insanlardan çıkabiliyor kuvvetli dizeler... Kalemi kuvvetli, bugüne kadar piyasaya çıkan tüm şarkı sözleri liste başı olan İzmirli arkadaşım sevgili İrem Moralı’yla röportajımı gerçekleştirdim. Uzun bir aradan sonra albümü çıkan Mahsun Kırmızıgül’ün, aynı zamanda albüme adını veren hit parçası ‘Hoş Geldin’le milyonlarca beğeni alan eserin şarkı sözlerinin sahibi olan Moralı’yla, Sevgililer Günü’nde Sevinç Pastanesi Sohbetleri’nde bir araya geldik.

- Mahsun Kırmızıgül’ün uzun zamandır beklenen albümünde harika bir eseriniz var...

Açıkçası, ben okuma yazmayı söktüğümden beri yazıyorum desem yeridir. Şiirle başladım önce. Ardından, şarkı sözü yazma tekniğini öğrendim ki, bunu da bana 16 yaşımdayken öğreten kişi, zamanın efsanesi Prestij Müzik’te tanıştığım Mahsun Kırmızıgül’dür. Ben o zamanlar şarkı sözü yazdığımı zannediyorken bir şarkıcıya sözde şarkı verecekken, Mahsun Bey içeri girdi, ‘Ben de bakabilir miyim?’ dedi ve yazdıklarımı inceledikten sonra, “Duygularını kaleme çok güzel döküyorsun, ancak bunlar şiir, kolay bestelenemez” dedi. Haliyle ben yıkıldım o anda, ‘Sana biraz şarkı sözü yazma tekniğini öğreteyim mi?’ dedi ve bana birkaç saat üşenmedi, yazdı çizdi, resmen ders verdi. Sonra ben hep o şekilde denemeler yaptım, yazmaktan asla vazgeçmedim. İlk şarkımı da 2007 senesinde Petek Dinçöz albümüne verdim. Sonrasında Özgür Alter albümüne ‘Gerek’ isimli bir şarkı verdim. Sevildi o şarkım da, ancak albüm çıkınca pandemi başladı ve biraz kayboldu diyebilirim. Ben, kariyerimde ilk olarak şu an itibariyle 1 milyon tıklanmayı 10 gün içinde geçmeyi başaran Mahsun Kırmızıgül albümünün de ismi olan, sözleri bana, bestesi Can Atay kardeşime ait olan ‘Hoş Geldin’ olarak görüyorum.

- Şarkı sözü yazarı olmak, düz yazıdan, şiirden çok bağımsız, ayrı tekniği olan bir iş. Bugüne kadar kaç şarkı sözü yazdın? Söz mü, teknik mi öne geçiyor?

Bugüne kadar biriktirdiğim, sandıktan şimdi çıkarıyor olduğum 100’e yakın şarkı sözüm vardır. Senelerce köşe yazarlığı da yaptım. Birkaç senedir üzerinde çalıştığım bir kitabım da var. Şarkı sözü yazmak hiç kolay bir şey değil. Hem duygularını kaleme döküyorsun, hem hece sayıyorsun, hem nakarat patlatman gerek. Ama, ilham perilerin gelince de 20 dakikada bir şarkıyı yazıp besteye gönderiyorsun.

- İzmir’de sürekli çalışan, kendi ayaklarının üzerinde duran kadınlardansınız. Bugüne kadar nelerle uğraştınız, yorulduğunuz olmuyor mu hiç?

Yorulmaz mıyım hiç!.. Pes eder gibi oluşlarım, isyan edişlerim de oldu elbet. Ama, tek başıma 3,5 yaşından 20 yaşına getirdiğim aslanlar gibi bir evladım var. Ve bir gün bu dünyadan göçerken kızıma güzel hatıralar bırakacağım. Hatta dünyaya kendimden kalıcı bir şeyler bırakacağım bu eserler sayesinde. O yüzden üretmekten asla vazgeçmeyeceğim. Yalnız başına bir kadın olmanın, yalnız bir anne olmanın da zorluklarını yaşadım. Babamın ben çok ufakken kaybı, ardından abimin ve annemin kaybı da beni son derece sarstı.

Yazının devamı...

Parfümün yolculuğu

3 Şubat 2022

İzmir Arkeoloji Müzesi Müdür Yardımcısı Elif Erginer, meslektaşı Doç. Dr. Cenker Atila’yla çıkardıkları ‘Antik Çağdan Günümüze Parfüm’ adlı kitapla, özgün bilgiler veriyor, kokunun serüvenini anlatıyor...

İşini iyi yapan, durmayan, kendi gelişirken çevresine de faydası dokunan, akıllı, enerjisi yüksek, ilham olabilen insanlar ister istemez radarıma takılıyor. Uzman Arkeolog Elif Erginer de onlardan biri. Geçen günlerde meslektaşı Doç. Dr. Cenker Atila’yla çıkardıkları, ‘Antik Çağdan Günümüze Parfüm’ adlı eserle, antik çağdan günümüze kokunun serüvenini anlattılar. Ülkemizde ve dünyada bir ilk olan, parfüm üzerine bu kadar kapsamlı araştırmaya verdikleri emek için kendilerini yürekten tebrik ediyorum. Bugün Sevinç Pastanesi Sohbetleri’nde Erginer’i ağırlamaktan mutluluk duydum, umarım siz de keyif alır, bu değerli esere kitaplığınızda yer ayırırsınız...

Durmak bilmeyen, çalışan, üreten bir arkeologsunuz... Bu mesleği seçme nedeninizden ve süreçlerden bahsedebilir misiniz...

İzmir Özel Türk Koleji Anadolu Lisesi Almanca Bölümü’nden mezun olduktan sonra, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Klasik Arkeoloji Bölümü’nü bitirdim. Bu süreçte Ege Üniversitesi Seracılık ve Anadolu Üniversitesi Halkla İlişkiler bölümlerinden de mezun oldum. 2006 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı İzmir Arkeoloji Müzesi Müdürlüğü’nde uzman arkeolog olarak görev yapmaya başladım. 2008-2015 arasında Grek sikkelerinden sorumlu uzman, 2015-2018 tarihleri arasında da İzmir Restorasyon ve Konservasyon Bölge Laboratuvarı Kurucu Müdürü olarak görev yaptım. 2019 yılında Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Klasik Arkeoloji Bölümü’nde yüksek lisansımı tamamladım, halen İzmir Arkeoloji Müzesi’nde Müdür Yardımcılığı görevimi sürdürmekteyim.

Mesleğimi seçmemdeki en büyük faktörlerden biri, ailemin özellikle de babam Efe Erginer’in tarihe ve antikaya olan merakıdır. Babamın dedesi Sabri Pura’nın zamanında, Ankara Samanpazarı’nda bir antikacı dükkânı varmış, oradan bizlere emanet kalan bazı eşya ve objelerle hep iç içe büyüdüğüm için, eski bir obje nasıl tutulur, nasıl korunur gibi bazı konulara zaten aşinaydım. Büyüdükçe de onların tarihçesini ve hikâyelerini merak etmeye ve araştırmaya başladım. Bu ilgi de beni arkeoloji üzerine eğitim almaya teşvik etti.

Ege Üniversitesi’nde birbirinden kıymetli ve her biri alanında uzman hocalarımdan aldığım lisans ve sonrasındaki yüksek lisans eğitimim ve müzemizde yaptığımız çalışmaların yanı sıra, Kültür ve Turizm Bakanlığımız tarafından görevli olarak gönderildiğim yurtdışı görevlerinde (Amsterdam ve Trier) müzecilik anlayışı ile ilgili kazandığım bilgi ve deneyimler, arkeolojiye olan ilgimi ve sevgimi daha da artırdı. Bu bağlamda kazandığım bilgi ve deneyimleri gelen ziyaretçilerimizle ve arkeoloji öğrencileriyle paylaşmak da bana ayrı bir mutluluk veriyor.

Herkesin kütüphanesinde bulunması gereken ve sanırım dünyada parfüm üzerine bu kadar kapsamlı araştırmanın yapıldığı bir kitap yazdınız. Kitap demek yanlış olur, çünkü bu bir ansiklopedi! Böylesine kapsamlı konunun fikri, araştırması nasıl oldu?

Ne mutlu bize... Şöyle ki; “Antik Çağdan Günümüze Parfüm” adlı kitabımızın editörlüğünü değerli meslektaşım Doç. Dr. Cenker Atila ile birlikte yaptık. Myrina yayınlarından çıkan kitap bahsettiğin manada bir ilk niteliği taşıyor. Kitabımız ben ve Cenker Atila dahil olmak üzere konusunda uzman 14 yazar tarafından kaleme alınmış, 15 makaleden oluşuyor. Her kadın gibi benim de kokulara ve parfüme karşı daima özel bir ilgim vardı. Pandemi dönemiyle birlikte bu konuyu araştırmaya ve üzerinde çalışmaya daha fazla vakit buldum. Bu süreçte de konuyla ilgili var olan çeşitli makale ve kitapların ayrı ayrı konuları ele aldığını ve antik çağdan günümüze kokunun serüvenini anlatan, bu konuda bütünsel bir yaklaşıma sahip bir kitabın olmadığı kanaatine vardım. Bu fikrimi de bazı meslektaşlarımla paylaştım. Onların da değerli makaleleri ile kitabımız tamamlandı.

Yazının devamı...