Neler oluyor Türkiye’m?

Kadınlara yönelik her tür şiddete karşı hukuki çerçevede detaylı bir koruma sağlayan ilk uluslararası belgedir İstanbul Sözleşmesi. Ve Türkiye sözleşmeyi onaylayan ilk ülkedir. Böylesine önemli bir konuda ilk olma mertebesi önemli bir mertebedir. Kadına ve aslında insanına sahip çıkmayı, altını imzaladığı belgeyle taahhüt eden bir ülkede şimdi neler oluyor? Neler oluyor da bu önemli taahhütten geri adım atacağına, bu sözleşmeden imzasını kaldıracağına dair tartışmalar almış başını gidiyor. Neler oluyor da kendini bilmezler uluorta “İstanbul sözleşmesini savunan kadınlar fahişedir” diye çatlak sesleriyle bağırıyor? Kendi özgür iradesiyle cinsel kimliğine karar vermiş bireyler bir şekilde toplum dışı bırakılmak isteniyor. Ayrımcılık yapılıyor.
Neler oluyor da kadınlar hakkında verilecek tüm kararlar, erkeklerin iki dudağının arasından çıkacak kararla hayat buluyor? Hakkını aramak, hakkını savunmak için sokaklara dökülen kadınlar itilip kakılıyor, tartaklanıyor ve hatta dövülüyor? Kimi kadınlar da bu olanlara ses çıkarmıyor? (Belki de çıkaramıyor)
Neler oluyor da kadın cinayetlerinin önüne bir türlü geçilemiyor? “İstanbul Sözleşmesi” yeniden sorgulanıyor?
Her şeye rağmen, Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’ni imzalayan ilk ülke olma unvanını sözleşmeden çıkan ilk ülke olma unvanına tercih edeceğine inanıyorum.

İnsanlık tarihinin en barbar ve hüzünlü hikayelerinden biri “Siyah Venüs”

SaartjIe Baartman, “İnsan Hakları” ve “Kadın Hakları” kuruluşlarının önemli bir referansı haline gelen, makalelere, kitaplara, filmlere konu olan talihsiz kadın. İnsanlık tarihinin en barbar ve hüzünlü hikayelerinden biri Sarah’ın hikayesi. Ve ne yazık ki, “insanlık dışı denilen olayların hepsi insanlar arasında geçiyor.’’
1789’da (Fransız İhtilali ile aynı yıl) Afrika’nın ilk yerli sakinleri olduğu düşünülen Khoikhoi kabilesinin genetik özelliklerine sahip olarak Güney Afrika’da doğar. 1.60 boyu, oldukça çıkıntılı büyük kalçası ve sarkmış devasa bir cinsel organı vardır. Henüz iki yaşındayken annesini kaybeder. Babası ise İngilizlerle Hollandalıların koloni mücadelesi sırasında çıkan bir çatışmada ölür. Pieter Cesars adındaki siyahi bir tüccar, onu Cape Town’daki çiftliğinde hizmetçi olarak çalıştırır. Sarah’ın doğduğu yıllarda Avrupa’da kölelik hala resmi olarak yasaldır.
Avrupalıları birçok yönden hayrete düşüren vücudu, aslında kabilesinin değer verilen bir özelliğidir. Alexander Dunlop adındaki bir askeri doktor, Sarah’ın hiçbir Avrupalı’ya benzemeyen anatomik özelliklerinin eğlence ve bilim alanında ilgi çekeceğini düşünür. Henüz on dokuz yaşındaki genç kız, şan, şöhret ve para vaatlerine kanarak Dunlop ile beraber Londra’ya gider.
İlk önce, bilimciler tarafından araştırma konusu yaptılar Sahah’ı. Ve hemen sonrasında kabustan daha beter hayatı başladı. Ucube muamelesi yapılarak müzelerde sergilendi. Tüm bedenini kaplayan dar kıyafetler giydirilip yüzü gözü boyandıktan sonra sirklerde dans ettirildi. Para karşılığı yapılan bu gösterilerde büyük kalçalarını ve cinsel organını izleyenler, olmadık hakaretlerde bulunup, genç kızı taciz etti.
Kalçasının gerçek olup olmadığını anlamak için ellerindeki cisimlerle dürtüp, acımasızca iğne batırdılar.
Londra’da acımasız geçen 4 yılın sonunda Paris’e götürülerek, gezici bir sirkin vahşi hayvan terbiyecisine satıldı Sarah. Ve akabinde de erkeklere pazarlanndı. Birçok beyefendi (!) bir kadın değil de bir hayvan gibi gördükleri bu Afrikalı genç kadınla cinsel ilişki yaşamak için koşarak sıraya girdi. Kendisine her yönden hakaret eden beyaz insanların karanlık fantezilerinin kurbanı oldu Paris’te. Vatanına zengin biri olarak dönme hayalleriyle geldiği Avrupa’da, alkolizm ve yaşadığı acıların etkisiyle 26 yaşında hayatını kaybetti. Bu şanssız genç kadının ölüsü dahi acımasız insanların elinden kurtulamadı. Ölümünün üzerinden daha 24 saat geçmeden Napolyon’un cerrahı George Cucier, üzerinde çalışmalar yapmak için Sarah’ın bedenini parçalara ayırdı. Meşhur kalçası ve cinsel organı kesip, özel sıvılarla dolu kavanozlarda sakladı. Vücudunun geri kalanı da mumyalanarak 1876 yılına kadar Paris’te bir müzede sergilendi. 1994 yılında Güney Afrika genel seçiminin hemen ardından Başbakan Nelson Mandela, Fransa’dan bir depoya kaldırılan Sarah’ın vücudunun, doğduğu topraklara gönderilmesini talep etti. Ama talihsiz kadının bedeninden geriye kalanlar bile, anlamsız prosedürler yüzünden ancak 8 yıl sonra teslim edilebildi ülkesine. Ağustos 2002’de Afrika’da resmî tatil olan Kadınlar Günü’nde, kendi halkının gelenekleriyle, doğduğu topraklara gömüldü.

HALK BIKTI AMA...

Korona tedbirleri yüzünden aylarca evlerinde kalan ve bu sebepten psikolojisi bozulan vatandaşlar Kurban Bayramı tatilini fırsat bilerek sahillere akın etti. Ve bunun sonucu olarak 1. dalga sahillere de indi. Deniz, güneş, eğlence ve korona tek vücut olma yolunda sağlam adımlarla ilerliyor. Bozulan psikoloji etrafta tam tekmil kol gezen korona tehlikesini ciddiye almak istemiyor ve hatta el mi yaman bey mi yaman nidaları yükseliyor. Herkes elele, sarmaş dolaş. Kimsenin maske taktığı falan yok! Cahillikten mi, cesaret mi, şuursuzluktan mı orası biraz karışık. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, her gün “Dikkatli olalım” uyarılarında bulunup, işin ciddiyetine, rakamlardaki artışa ve rehavetin derhal bitmesi gerektiği hususuna değiniyor. Bıkmadan, usanmadan anlatıyor. Üzerine düşen görevi en iyi şekilde yapmaya çalışıyor. Biz de vatandaşlar olarak üzerimize düşen sorumlulukları hiçe saymasak... Maske, mesafe ve hijyenin hayat kurtardığını unutmasak. İyi olmaz mı?