Bodrum’un hayal ortakları

16 Haziran 2021

Samimiyiz, şeffafız, gönüllüyüz, girişimciyiz!

Önce Saba bir hayal kurdu, sonra Zeynep bu hayale ortak oldu ve sonra Senem de gelince bu hayallerini gerçekleştirmek için çalışmaya başladılar. Üstelik tamamen gönüllülük esasıyla... Kurdukları hayale giderken attıkları her adımda, onları bir basamak yukarı çıkaran hayal ortakları buldular.

Profesyonel hayatlarını, kariyerlerini geride bırakıp Bodrum’a yerleşen üç iş kadını.

Saba 5 yıl, Zeynep 2 yıl ve Senem 3 yıl önce Bodrumlu olmuşlar. Önce aynı okula giden çocukları arkadaş olmuş, sonra anneler. Bir müddet sonra bu üç annenin yolları ‘sanat sevgisi’ bulvarında kesişmiş. Yaşadıkları yere katkı sağlamak için birlikte ortak hayaller kurmuşlar. İşte bu sebepten kendilerine ‘hayal ortakları’ diyorlar.

Gözümüzü, kalbimizi açınca kültür sanat adına; toprağımızda köklenmiş, kök salmaya yüz tutmuş ve yeni açmış nice sanatçılarımız var.

Dedik ki; sanatçılar nasıl üretir, nasıl yaşar, ürettikleri mekânlar nasıldır? Bir ziyaret etsek, sohbet etsek ve eserlerinin hikâyelerini ilk ağızdan dinlesek... ART Melek Girişimi, şimdilerde ilk hayalleri gerçekleştirmek üzere... Geri sayım başladı!

Hayal ortaklarının uzun zamandır üzerinde çalıştıkları Bodrum Açık Atölye Günleri (BAAG), 23 Haziran’da kapılarını açıyor. 26 Haziran’a kadar sürecek olan etkinliğin tam tamına 35 adet kapısı var.

Bodrum’da yaşayan çok değerli yerli ve yabancı 35 sanatçı, saat 16.00-19.00 arasında atölyelerinin kapılarını ziyarete açarak sanatseverlerle buluşacak.

Yazının devamı...

Çöp beyinliler

2 Haziran 2021

Çöp! Etrafa yayılan çöplerin yanı sıra ‘çöp beyinler’ en büyük tehlike. Ne yapar ne eder bir yol bulur yerlere atılan çöpleri toplar, etrafı bir nebze yola sokarsınız. Gerçi eski haline dönmesi an meselesidir...

Ya peki çöp beyinler? Bu sorunun köküne indiğinizde bunun bir bilgi ve davranış problemi olduğunu görürsünüz. İnsan davranışlarının nedenleri oldukça karmaşık. Çevreyi temiz tutma, doğaya saygılı olma, çevreyi umursamama ya da umursama mevzu kişi bazında bakıldığında çözümlenebilirmiş gibi duruyor olsa da aynı davranış bozukluğu milyonlarca insanda görüldüğünde bunu açıklamak, anlamak çok daha karmaşık bir hal alıyor.

Farkındalık yoksunluğu en kuvvetli nedenlerden biri. Öyle ki ta çocukluktan beri çöplerin umarsızca yerlere atıldığını görerek büyüyen bireyler, bu hareketin nedenini sorgulamak gibi bir arayışa girmiyor. Tıpkı ona örnek olan rol modellerinin sorgulamadığı gibi. “Transteorik Model” adı verilen yaklaşım buna “niyet öncesi dönem” diyor.

Aklı ermeğe başladığı andan itibaren şahit olmaya başladığı bu ilkel alışkanlıktan vazgeçmelerinin veya vazgeçebilmelerinin tek yolu eğitim. “Ağaç yaşken eğilir derler” ama rol modelleri kütükten farksız olunca bu anlayışla serpiliyor ve yaptıkları yanlışın farkına bile varmıyorlar.

Herkes yerlere çöp atıyor. Sonuçta tonlarca çöp yerlere atılırken ben atmışım, atmamışım ne fark eder anlayışı tüm bedenlerini yönetiyor. Çöpleri yerlere atmalarının bahaneleri çok! Mesela: “Belediye etrafa yeterince çöp kutusu koymuyor” argümanı çok yaygın. İnsanoğlu bu davranış bozukluğunun bir sorun olduğunun farkında olmadığı ve hatta umursamadığı gibi bir de bu yükü başkalarına atmayı huy edinmiş.

Yakınında çöp kutusu yoksa sen de çöpünü biriktir, yanında taşı. Karşına mutlaka bir çöp kutusu çıkar elbet. Evinde çöpleri yere mi atıyorsun?

Belediyeler de sütten çıkmış ak kaşık değil tabi. Onların da hazırda bulunan çeşit çeşit bahaneleri var. Gündeme uygun olanı aradan çekip suratımıza atıveriyorlar. Bodrum’da henüz yaz hareketliliği ve yoğun insan trafiği başlamadı ama maşallah çöp toplama sorunu şimdiden sinyal verir oldu. Sabah, akşam Kumbahçe Limanı’na doğru yürüyüş yapıyorum. Liman binasının önüne yapılan evrensel atık depolama merkezini görünce çok sevinmiştim. Zira oralar hep mezbelelik olur. Çöpler dolar taşar; leş gibi bir koku etrafı ele geçirirdi. Ama maalesef geçen gün hevesim kursağımda kaldı. Depolama merkezinin yanına koyulan dev çöp tenekeleri ağzına kadar dolmuş taşmış. Hadi sabah daha erken dedim (pembe gözlük) ama akşam saatlerinde de aynı tablo karşıma çıkınca “ayvayı yedik” diye düşündüm!

***

Yazının devamı...

Hepimiz turist olalım!

26 Mayıs 2021

İnsan, evinin barkının bulunduğu yerde turist olmak ister mi? Bal gibi de istermiş meğer. Hafta sonu kısıtlamaları başladığından beri turist olasım var. Hiçbir şeyden etkilenmeksizin ellerini kollarını sallaya sallaya geziyorlar. İnanın bana, maske bile takmıyorlar. Havalar kötüyken bu his çok kuvvetli değildi, ama ne zaman ki havalar ısındı ve masmavi denizin albenisi ‘hadi gel, ben hazırım’ diye avaz avaz bağırmaya başladı, işte o zamandan beri keşke ben de turist olsam deyip duruyorum. Biraz sinir ve biraz da kıskançlığın pençesine düştüm. Haksız da değilim. Elin oğlu bizi memleketine sokmazken, 15 gün otel karantinasını mecbur kılarken, bizim memlekete olan uçak seferlerini iptal ederken, kendileri bizim memlekette, bizim denizimizin sefasını sürüyor. Turistlere yönelik nasıl bir önlem alınmış olursa olsun, söz konusu olan virütik bir salgın hastalıksa ve bu sebepten hayatımızın tam ortasına düşen anlamlı-anlamsız uygulamalar kısıtlamalar ve hatta yasaklar varsa, bunlar memleket sınırları içinde bulunan her birey için geçerli olmalıdır. Plajlara yayılmış, denizin ve güneşin tadını çıkaran, sahilde ellerinde bir kadeh içecekle şahane günbatımının keyfini çıkaran turistleri görünce kendimi ezik hisseder oldum. Öyle ki, sanki biz yürüyen virüsleriz; sanki bizi kilit altına alıp turistlerin rahatça gezebilmesi için uygun zemin hazırlanıyor. Bu pandemi döneminde kendi memleketimdeki vaka sayılarını düşürme amaçlı tedbirlere uymak zorundaysam, benim memleketimde olan turistin de bu uygulama kapsamında olması gerektiğini düşünüyorum.

Yok efendim onların aşıları var, yok efendim PCR testleri var, yok efendim onların da HES kodları var tarzındaki argümanlara da asla prim vermiyorum. O zaman aşısı olan, elinde taze PCR test sonucu ve HES kodu olan her vatandaş, hafta sonu kısıtlamalarından muaf olsun.

Tüm yazlık yerler için dileğim: Bol turistli ama kontrollü bir sezon olması.

Hatasız kul olmaz

Hatasız kul olmaz derler. Hiç kimse hatadan uzak değil. Her insan hata yapabilir elbet. Hatalar söz, davranış ve muhakeme yoluyla olur.

Zaman zaman dil sürçer, kalem sürçer, akıl bile sürçebilir. Aklıselim insan ‘Sakın yanlış anlaşılmasın; ben şunu demek istedim, ben bunu demek istedim’ diye hatayı düzeltme peşine düşerse, yine aklıselim insanların gereksiz tartışmalardan uzak durmasına fayda eder. Hani Karagöz oyunlarında meddahın ağzından çıkabilecek, seyircileri incitecek bir söz ve davranışın önüne geçmek için, “Her ne kadar sürçülisan ettikse affola!” denirdi. İşte o misal! Niyetimizin doğruluğuna rağmen, ağzımızdan yanlış söz ya da maksadını aşan söz çıkmışsa, “Hatalıysak affola!” denmesinin en akıllıca tedbir, en doğru davranış biçimi olduğunu inkâr edecek kafaların işi bayağı zor. Örnekleriyle sabittir ki, bir hatayı düzeltme çabasını geciktirirseniz pek de işe yaramayabilir.

***

Yazının devamı...

Esnafın canına tak etti!

19 Mayıs 2021

Türkiye genelinde, özellikle sadece yaz sezonunda iş yapma şansı olan esnaf, pandeminin faturasını en ağır şekilde ödeyen gruplar arasında. Örneğin Bodrum, hepi topu 3-4 ay hararetli bir tempo yaşar. Esnaf, 3-4 ay çalışıp kazanır ve bu kazandığıyla da koca kışı geçirmeye çalışır. Yıllardır var olan kurgu böyleydi. (Sezon daha da uzasın diye çalışmalar yapılıyor, fikirler havalarda uçuşuyor, ama henüz ayakları yere basmadı.) Pandemi öncesi de 2-3 sene sıkıntılı bir süreç yaşandı. Bodrumlu esnaf, dört gözle beklediği yaz sezonundan umduğunu bulamadı. Biraz da esnafın hatalı tutumu ve turist kalitesindeki bariz düşüş, Bodrum’un canını bayağı acıttı. Lüks otel, lüks restoranlar bu acıyı pek hissetmedi. İstanbullu Bodrum’a geldi, İstanbullu mekânlarda yedi içti, eğlendi ve gitti. Hizmet ve ürün kalitesinden ödün vermeyen yerli işletmeler de sezonu kazasız belasız atlatmışlardı.

Sonra birden pandemi kasırgası geldi. Bu öyle bir geliş oldu ki, ne zaman gideceği hâlâ belirsiz.

Pandemi süreci uzadıkça ticari kaygılar, sıkılan dişler, beyhude bekleyiş ve maalesef sonuçsuz çabalar esnafın canını daha fazla yakmaya ve dayanılmaz bir hal almaya başladı. ‘Öğrenilmiş çaresizliğin’ pençesine ha düştü, ha düşecekler.

Dükkân kiraları, personel maaşları, ertelenen ama mutlak ödeme yükümlülüğü olan vergiler, elde avuçta kalmayınca üst üste çekilen banka kredileri... Gelir yok, gider çok!

Orta ve küçük ölçekli çoğu esnaf kepenk indirdi. Restoranlar, kafeler perişan. 17 günlük kapanmanın ardından, nefeslerini tutarak bekledikleri güzel haberler de yine onları teğet geçince, küçülen ciğerleri hepten nefessiz kaldı.

Öte yandan, otel restoranları bu kapanmalardan hiç etkilenmiyor. Acaba bu koronavirüs, otel restoranlarını boykot ederek asla uğramama kararı mı almış ve bunu açık seçik ifade mi etmiş? Yok kardeşim benim otelde işim olmaz, dışarıdaki restoranlarda gezerim mi diyor.

Sakın yanlış anlaşılmasın, niyetim otellerde hizmet veren restoranları provoke etmek falan değil. Sadece paket servisi ve gel al vizesi çıkan bahtsız restoranların günahı nedir diye anlamaya çalışıyorum.

Öğrenilmiş çaresizlik

Yazının devamı...

Sabır sanatı

12 Mayıs 2021

İncecik bir çizgi... Bir yanı aydınlık, diğer yanı zifir. Bir yanı sabır, diğer yanı tahammül. Bir yanı erdem, diğer yanı kendine ihanet... İşte biz bu ince çizginin bir o yanındayız, bir bu yanında.

Sabır ve tahammül... Biri aydınlığa, bir diğeri karanlığa giden iki kapı…

Aralarında bu denli büyük farklar olmasına rağmen sabır ve tahammül sanki çok benzer kavramlarmış gibi yorumlanıyor. Oysa ki tahammül, sabretmekten çok farklı bir durum.

Tahammül; taa çocuklukta başlayan, içinde çoğunlukla hır, gür ve kavga barındıran sürecin şahitliğinin bir neticesi; istemeden öğrenilmiş bir çaresizlik. Sabır ise, büyümenin, öğrenmenin, gelişmenin, başarmanın yolu.

Tahammül; mecburi bir kabulleniş; çaresizce bir boyun eğiş; yaşam konforunu kanatan baltalı bir ilah; sürekli batan bir diken; omuzlara yerleşen ağır bir yük; insanın başını zonklatan karanlık bir migren ağrısı.

Sabır ise, hedef yolunda insanın karşısına çıkan irili-ufaklı taşlara, anlamlı-anlamsız sıkıntılara, gerekli-gereksiz moral bozukluklarına karşın gösterdiği tatlı bir çaba; zor koşullar altında cesaret ve metanetini yitirmeme duygusu; çabaya olan inancı besleyen bir aydınlık.

Yaşadığınız, eğer tutsak olduğunuz tahammül değil de, tutsak ettiğiniz sabır ise şikâyet etmezsiniz, ne mutsuzluk hissedersiniz ve ne de hissettirirsiniz; ne üzülürsünüz ve ne de üzersiniz; ne kırılırsınız ve ne de kırarsınız. Belki ara sıra söylenir bulursunuz kendinizi. O kadar da oluversin artık. Canım İnsanlık hali, söylenmeden de olmuyor elbet. Sabır taşı bile çatlamış, biz mi çatlamayacağız.

Sabredelim ama bu sabır bir tükenmişlik psikolojisinin eseri olmasın. Sabredelim ama sabretmek zorunda olduğumuz şey enerji kaynaklarımızı tüketmesin. Sabredelim ama akıntıya kürek çeken olmayalım. Sabredelim ama olmayacak duaya amin demeyelim.

Yazının devamı...

Belirsizlik senaryoları

5 Mayıs 2021

Ortada bir belirsizlik varsa beraberinde mutlaka endişe, telaş ve korku benzeri eşantiyonlar da bundan kendine iş çıkarıyor. Bütün kontrolleri tek elinde bulunduran derebeyi beyin, olur da belirsizliğe korku ile yaklaşırsa (ki genelde böyle oluyor) biz faniler otomatikman, kaynayan panik kazanında haşlanmaya başlıyoruz. Ve biz fanilere herhangi bir konu hakkında ne kadar az bilgi verilirse, kararlarımız da aynı ölçüde yanlış ve hatta mantık dışı olabiliyor. Neden? Çünkü belirsizlik, yanında kurguyu ve kurgulamayı getiriyor. Senaryolar yazılıyor, oyuncular seçiliyor ve kamera... Macera filmi olarak yola çıkmışken birden komediye, komedi ise gerilim filmine dönüşebiliyor. Maalesef ortalıkta ne mantık var ne de istikrar...

***

Oysa, önemli ve gerçek birtakım bilgiler ve hatta sadece ipuçlarını bildiğimiz takdirde bile, derebeyinin mantık dışı eğilimlerine müdahale edip, belirsizliğe mantıklı bir şekilde yaklaşma ve yönetebilme şansımız oldukça yüksek.

Belirsizlik, beyninizin tüm kontrolü limbik sisteme devretmesine neden oluyor. Limbik sistem, beynin derinliklerinde bulunan ve temelde duygu ve davranışların düzenlenmesi, uzun süreli hafıza, motivasyon ve koku duyusunun işlenmesinden sorumlu beyin bölgelerinin ortak adıdır. Mutluluk, memnuniyet, neşe, heyecan, üzüntü, kırgınlık, kıskançlık gibi duygular genellikle gülme, durgunluk, hiddet, saldırganlık veya ağlama gibi davranışlar limbik sistemin elemanları tarafından şekillendiriliyor.

Uzun zamandır toplum olarak yaşadığımız belirsizlikler, eksik ya da yanlış bilgilendirilme neticesinde hayat bulan içgüdüsel pozisyonlar, verilen tepkiler, alınan yanlış kararlar, şuursuz hareketler, çoğumuzun limbik sistemimize fazla mesai yaptırdığımızın net ispatı olsa gerek.

Unutmayın, gerçek hayattan kopmamak için beyninizin rasyonel kısmını harekete geçirmeniz gerekiyor. Belirsizliklerin içinde iyi kararlar verebilmek için sükunetinizi korumanız gerekir. Allah kolaylık versin.

Maske muamması

Yazının devamı...

Selam olsun size

28 Nisan 2021

Yer: Kumbahçe sahili. Bodrum Kalesi’ne nazır, enfes bir manzara. Günbatımı sahne almak için yavaş yavaş hazırlanmakta. Denize sıfır konumlandırılmış portatif bir masa. Masanın etrafında dört adet portatif sandalye. Sandalyelere kurulmuş, 45-50 yaşlarında dört bey. Buraya kadar sorun yok, ama bundan sonrası fe-la-ket, re-za-let ve ce-ha-let. Bu dört kendini bilmez bireyden biri, elinde telefon tepesinde dikilip kulağının içine klarnet üfleyen (ki bu günlerde korona üflüyor olma olasılığı oldukça yüksek) sokak çalgıcısıyla aynı kadrajda görüntülü konuşma yapıyor. Bir diğeri, dizinin dibindeki kanuncunun kanununun tellerini parmaklıyor. Üçüncü kişi, çaprazında oturan dördüncü arkadaşla avaz avaz ve tükürük saça saça şarkılar söylüyor. Normal şartlar altında bile hiç sempatik olmayan bu darmadağın görüntü, pandemi günlerinde insanı çileden çıkarmaya yetiyor. Evet hepimiz çok sıkıldık, evet hepimiz zaman zaman tuhaf şeyler yapıyoruz, ama bu kadar abartıp bu derece akıldan yoksun olmak pes dedirtiyor.

Yer: Bitez sahili. Orta yaş ve bir tık üzeri kadınlı erkekli, 8-10 kişilik bir grup. Görüntü, aynı Amerikan filmlerindeki gibi toplu terapi seans çemberi. Sosyal mesafe, maske falan yalan olmuş, herkes dirsek dirseğe oturuyor. Ellerinde içecekleri, suratlarda tebessüm; keyifleri yerinde. Normal şartlar altında “Ne hoş bir grup, ne güzel bir sevgi çemberi, belli ki arkadaşlık ve dostluk başrolde” diyeceğimiz bu sahneye pandemi şartlarında “Başrolde akıl tutulması” diyoruz maalesef. Evet ya, resmen akıl tutulması! Niye hâlâ dip dibe girersiniz, bakın vakalar ışık hızına ulaşmak üzere.

Yer: Bodrum Cruise Port-Labranda TMT Otel arası. Cıvıl cıvıl sesler geliyor. Genç sesler... Gülüşmeler, koşuşmalar, biraz itişme, hafif bağrış çağrış. Güzel güzel kızlar, delikanlı erkekler. Gözlerinin içi gülüyor hepsinin. Tam “Aman Allahım, ne olur şu Kovid denen haydut da kıyıdan köşeden bu sahnelere gülüyor olmasın” diyordum ki, elini sıvazlayarak kahkaha attığını görür gibi oldum. Sahne şöyle: Az önce şurda eğlenen (sosyal mesafe ve maske yok) ve maalesef hayatlarının baharında böyle bir salgına şahit olma gibi bir talihsizlik yaşayan bu 20-25 genç, arkası açık bir kamyonete istiflendi ve şen şakrak dolaşım başladı. Açık havada seyahat ediyor olmalarının, Kovid’in işini zorlaştırdığını umuyorum.

Eminim, hepinizin şahit olduğu trajikomik sahneler vardır. Ve işte şimdi bize bu sahneleri yaşatanlara, bu işi ciddiye almayanlara, inanmayanlara, tedbir almayanlara, tedbir alıyormuş gibi yapanlara, gerçekleri saklayanlara, insan sağlığını hiçe sayanlara selam olsun.

408 saat

17 gün, tam tamına 408 saat kapanma. Dile kolay... Ama yapacak başka bir şey yok! “Bu karar keşke daha önce verilseydi” demek, kocaman bir boşluk. Ya içinde bulunduğumuz zaman diliminin durumundan ya da bu zaman dilimindeki duruşumuzdan değil de, geçmişten dem vurarak, keşkelerle ördüğümüz bir yaşam içerisinde olmanın dayanılmaz ağırlığı.

Keşkeler bazen çarpılıp çıkılmış bir kapıda, bazen yazılıp yollanmamış bir mektupta, bazen vakit varken öpülmemiş bir elde, bazen göz yumulmuş bir haksızlıkta, bazen sevdiğinin gözlerinin içine bakarken söylenememiş seni seviyorum sözünde ve bazen de dilinin ucuna gelip ertelenmiş bir sözde tutsak kalabiliyor.

Yazının devamı...