Neler oluyor Türkiye’m?

5 Ağustos 2020

Kadınlara yönelik her tür şiddete karşı hukuki çerçevede detaylı bir koruma sağlayan ilk uluslararası belgedir İstanbul Sözleşmesi. Ve Türkiye sözleşmeyi onaylayan ilk ülkedir. Böylesine önemli bir konuda ilk olma mertebesi önemli bir mertebedir. Kadına ve aslında insanına sahip çıkmayı, altını imzaladığı belgeyle taahhüt eden bir ülkede şimdi neler oluyor? Neler oluyor da bu önemli taahhütten geri adım atacağına, bu sözleşmeden imzasını kaldıracağına dair tartışmalar almış başını gidiyor. Neler oluyor da kendini bilmezler uluorta “İstanbul sözleşmesini savunan kadınlar fahişedir” diye çatlak sesleriyle bağırıyor? Kendi özgür iradesiyle cinsel kimliğine karar vermiş bireyler bir şekilde toplum dışı bırakılmak isteniyor. Ayrımcılık yapılıyor.
Neler oluyor da kadınlar hakkında verilecek tüm kararlar, erkeklerin iki dudağının arasından çıkacak kararla hayat buluyor? Hakkını aramak, hakkını savunmak için sokaklara dökülen kadınlar itilip kakılıyor, tartaklanıyor ve hatta dövülüyor? Kimi kadınlar da bu olanlara ses çıkarmıyor? (Belki de çıkaramıyor)
Neler oluyor da kadın cinayetlerinin önüne bir türlü geçilemiyor? “İstanbul Sözleşmesi” yeniden sorgulanıyor?
Her şeye rağmen, Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’ni imzalayan ilk ülke olma unvanını sözleşmeden çıkan ilk ülke olma unvanına tercih edeceğine inanıyorum.

İnsanlık tarihinin en barbar ve hüzünlü hikayelerinden biri “Siyah Venüs”

SaartjIe Baartman, “İnsan Hakları” ve “Kadın Hakları” kuruluşlarının önemli bir referansı haline gelen, makalelere, kitaplara, filmlere konu olan talihsiz kadın. İnsanlık tarihinin en barbar ve hüzünlü hikayelerinden biri Sarah’ın hikayesi. Ve ne yazık ki, “insanlık dışı denilen olayların hepsi insanlar arasında geçiyor.’’
1789’da (Fransız İhtilali ile aynı yıl) Afrika’nın ilk yerli sakinleri olduğu düşünülen Khoikhoi kabilesinin genetik özelliklerine sahip olarak Güney Afrika’da doğar. 1.60 boyu, oldukça çıkıntılı büyük kalçası ve sarkmış devasa bir cinsel organı vardır. Henüz iki yaşındayken annesini kaybeder. Babası ise İngilizlerle Hollandalıların koloni mücadelesi sırasında çıkan bir çatışmada ölür. Pieter Cesars adındaki siyahi bir tüccar, onu Cape Town’daki çiftliğinde hizmetçi olarak çalıştırır. Sarah’ın doğduğu yıllarda Avrupa’da kölelik hala resmi olarak yasaldır.

Yazının devamı...

Madalyonun ikinci yüzü!

22 Temmuz 2020

Net olarak bildiğiniz ya da farkında olup çaresizce bilmezden geldiğiniz, ama son derece rahatsız olduğunuz hatalar, eksikler veya yanlışlıklar, sizin dışınızda birileri tarafından dillendirilip eleştirildiğinde (Konu ve eleştiri yapan kim? Bu detay çok önemli) panter edasıyla savunmaya geçmek bir refleks olsa gerek. Hele ki çok sevdiğiniz için, kendinizi kahrını çekmeye bile mecbur bıraktığınız mevzular gündeme gelirse, gözleriniz kör ve kulaklarınız da sağır olabiliyor. Savunma mekanizması, yüzünüze püskürtülen gerçekleri bastırmak için seri bir şekilde bahaneler üretebiliyor. Esasında kendinizin bile inanmadığı bu bahaneler, başkalarını ikna eder mi, edemez mi işte orası muamma!
Son yıllarda benim hassas ve kırılgan olduğum konulardan biri de Bodrum. Altı yıldır burada yaşıyor olmak, Bodrum’la aramda kuvvetli bir bağ kurdu. Bodrum’a tatile geldiğim zamanlarda da benim için özel olan bu ilçeye karşı olan hislerim gün geçtikçe daha da yeşerdi, köklendi... Bence aramız iyi! Bodrum’un insana huzur veren bir büyüsü var. Öyle ki, her gelen aklını Bodrum’da bırakıp gider bile diyebilirim. Ama öte yandan, eğer merkez üssünüz Bodrum ise, bu kez de ‘aklınızı alan’ sıkıcı olaylara şahit olursunuz. Yani, madalyonun ikinci yüzü sizi hem üzer hem de sinir eder. Gerçek Bodrum sevdalıları da bilir ve görür madalyonun diğer yüzünü; illa yerleşik olmaya gerek yok anlayacağınız. Ama şahsen ben, merkez üssü Bodrum olmayıp sadece yaz aylarının sefasını sürenlerin, Bodrum’un gerçeği olan eften püften cefalarını eleştirmelerine biraz gönül koyuyorum. Savunma mekanizmam devreye giriyor ve panterleşiyorum.

Toz kondurmazsınız!

Bodrum’un koylarına bayılan bir arkadaşım var. Her yaz aynı koya demirleyerek başlar tatiline. Sezon bitene kadar -ailesiyle birlikte- tadını çıkarır tekne tatilinin. Önceki seneler haftanın 4 günü İstanbul, 3 günü Bodrum olmak üzere İstanbul-Bodrum arasında mekik dokurdu. Bu sene pandemi yüzünden pek sık gitmiyor İstanbul’a. İşlerini telekonferans yardımıyla yürütüyor. Neyse efendim, işte bu arkadaşım Bodrum koylarını sever ama yazın Bodrum’u pek sevmez. Yok çok kalabalık der, yok çok sıcak der, yok çok trafik var der, yok efendim çok gürültü var der. (ki bunların hepsi doğru ama bu sene pandemi işleri değiştirdi tabii) Çok mecbur kalmadıkça tekneden inip Bodrum’a gelmez. Geçen akşam bizim eve yemeğe davet ettik, kırmayıp geldiler sağ olsunlar.
Kapıdan girer girmez söylenmeye başladı. Her hücresinden sinir fışkırıyordu resmen. “Bodrum Bodrum dersiniz, toz kondurmazsınız Bodrumunuza. Emsalsiz dediğin Bodrum, çöplük konusunda gerçekten emsalsiz! Dünyanın en ilkel ülkelerinde bile şehrin göbeği sayılabilecek bir yerde çöplük yok artık. Bu nasıl bir görüntü, bu nasıl bir koku! Yıllardır çözemediniz şu sorunu...” diye haklı bir eleştiriyle başladı. Ee tabii ben hemen “Kem küm, şöyleydi de böyleydi” diye kıvırmaya başladım. Bodrum’un bariz ayıbını kuvvetli bir argümanla savunabilecek veriler olmadığı için, konuyu kaynatıp kapatmakta buldum çareyi. 30 yıldır yaşanan tatsız davayı beraat ettirme şansım yoktu elbette.

Bodrum çöplüğü sarmalı!!!

Gözünüzün önüne 30 yılda 2,5 milyon metreküp katı atık biriken bir çöp alanı getirmeye çalışın. Şimdi bu görüntüye, söz konusu alanın iki mahalleye (Torba ve Yokuşbaşı) komşu olduğu detayını da ekleyin. Bunların üstüne, sıkışan metan gazı sebebiyle meydana gelen patlamaları ve bu patlamalar neticesinde çıkan yangınları da koyun. İşte Bodrum, senelerce korku ve gerilim temalı görüntülere sahip bu gerçeklerle yaşadı. Allah’tan son senelerde Muğla Belediyesi katı atık merkezlerinin rehabilitasyonuna başladı da, içimize biraz su serpildi. Bu rehabilitasyon çalışmaları kapsamında, 253 bin 603 metrekarelik Torba katı atık toplama alanına 50 metrekare aralıklarla 13 adet gaz çıkış bacası açtı. Bu sayede, biriken metan gazı, eskisi gibi sıkışmıyor. Ama, etrafa yayılan (özellikle yaz aylarında) pis koku, eskisi kadar büyük olmasa da çıkan yangınlar ve görsel kirlilik hâlâ yerinde sayıyor. Yıl: 2020! Yer: Turizmin gözbebeği Bodrum!

Yazının devamı...

Saklı Cennet Kissebükü

2 Temmuz 2020

Geçen hafta Mazı Köyü’nün eşsiz güzellikteki koylarından biri olan Kissebükü’ne gittik. Mazı Köyü’nün yakınlarında birbirinden güzel yedi koy daha var. Bunlar; Akarca, Çakıllı Yalı, İnce Yalı, Hurma, Ilgın, Sedef ve Şeytan Deresi koyları.

Kissebükü koyunun çevresi hamam sarnıç ve kilise gibi tarihi kalıntılarla dolu. Bu koy mavi yolculuğun en önemli duraklarından biri. Tertemiz ve pırıl pırıl denizi var. Sahil biraz taşlık ama olsun... Sessiz sakin ve oldukça bakir, yani kafanızı dinleyip bütün yılın yorgunluğunu atabileceğiniz bir koy. Restoran yok, konaklayabileceğiniz bir tesis yok. Ben burada kalmak istiyorum derseniz tek çözüm çadır kurmak. Doğal güzelliklerle dolu bu bölge aynı zamanda birçok yürüyüş rotasını da barındırıyor. Karayoluyla da gitmek mümkün. Bodrum’a sadece 20 km uzaklıkta. Bu saklı cennette bile çer çöp problemi var maalesef. İnsanoğlunun oyunbozanlığı her koşulda sistem içi. Piknik yapmak için gelenlerin artlarında bıraktıkları plastik tabak, bardak, çatal, meşrubat ve içki şişeleri gırla gidiyor. Bunlarla da bitmiyor üstelik. Virüsten korunma amaçlı kullandığımız maskeler, eldivenler, kolonya şişeleri...Ne ararsan var. Doğanın bize sunduğu güzelliklere sahip çıkma ahlakı insanoğlunda hayat bulmadıkça, “Tamam adam olduk” dememiz zor. Sanırım bir yanımız hep eksik kalacak. Yazık hem de çok yazık...




Yazının devamı...