Dünya soluklanırken…

Bu pandemiden temiz bir dünya ütopyasıyla sıyrılabilmek mümkün mü? Belki bu salgın, yaşadıklarımızdan ders çıkarıp, korona sonrası dünyaya dair kararlar almamızı sağlar. Ya da bir uyanışa vesile olur


Koronavirüs yaşamı durdurunca, gezegen soluklanma fırsatı buldu. Hava temizlendi, karbon emisyonları azaldı, hayvan ve bitki habitatı rahatladı. Yaşanan iyileşme, uzay fotoğraflarına bile yansıdı. Kentlerin üzerini kaplayan o kahverengi pus yavaş yavaş silindi. Artık İstanbul’un ilçelerinden Uludağ’ın zirvesini izlemek dahi mümkün. Ulusal Hava Kalite İzleme Ağı’nda da kirli havayı gösteren “kırmızı renkli” bölgeler günbegün yeşile dönüyor.

Ancak diğer yandan milyonlarca insan işini, evini kaybediyor. Hastanelerde de büyük dram yaşanıyor. Böylesi bir durumda doğa kendini yeniliyor diye sevinmek, pek de sağlıklı bir ruh hali değil. “Bak işte doğa intikamını alıyor” basitliğinden kurtulup, insan ve doğanın birlikte var olabildiği seçeneklere odaklanma zamanı. Belki bu salgın, yaşadıklarımızdan ders çıkarıp, korona sonrası dünyaya dair kararlar almamızı sağlar. Ya da bir uyanışa vesile olur.

Mesela, her yıl yaklaşık 50 bin yurttaşımızı hava kirliliği nedeniyle kaybettiğimiz gerçeğini önümüze koyarak, fosil yakıtlara dayalı büyümeyi sorgulayabiliriz. Bu da bizi yenilenebilir kaynaklara yöneltebilir. Olur ya, temiz enerjiyle havamızı temizlersek, salgınlardan da daha az etkileniriz. Zira kirli havada yaşayanlar, koronavirüsü daha ağır geçiriyor. Zaten o yüzden 30 büyükşehirle birlikte bugün Zonguldak sokağa çıkamıyor. Çünkü 17 bacalı kentin ciğeri epeydir hasta.

İnsanlık yol ayrımında


Türk Toraks Derneği Çevre Sorunları ve Akciğer Çalışma Grubu Başkanı Dr. Nilüfer Aykaç da Zonguldak gibi uzun süre kirleticilere maruz kalınan bölgelerde yaşayan insanların, virüse karşı daha savunmasız olduğunu vurguluyor. Kömür kentinde kronik akciğer hastalıkları oranının yüksekliğine dikkati çeken Aykaç, enerji santralleri ve fabrika bacalarından çıkan nitrojen dioksitin, tansiyon, şeker, tıkayıcı damar hastalıklarına neden olduğunu söylüyor. Bu hastalıkların bulunduğu kişilerde Covid-19 hastalığının daha ağır seyretmesine yol açtığına işaret eden Aykaç’a göre, bu salgın insanlığı bir yol ayrımına getirdi: “Doğayı tahrip ettik ama gördük ki doğanın sahibi biz değiliz. Devamlı tüketime, aşırı kaynak kullanımına, yıkıcı ve kirletici yaşam biçimimize ‘dur’ diyemezsek bugün Covid-19 olacak, yarın Covid-20. İnsanoğlu artık ekolojik dengeye saygılı, doğayla barışık bir yaşam kurmak zorunda. Yaşadığımız küçülme sistemin bir sorunu. Biz bunu pozitif kılacak çözümlere odaklanmalıyız. ‘Sürdürülebilir kalkınma’nın yerini ‘sürdürülebilir bir gelecek ve yaşam’ ideali almalı.”

Maskemiz düştü


Peki, bu mümkün mü? Bu pandemiden temiz bir dünya ütopyasıyla sıyrılabilir miyiz? Yanıtı yaşayarak öğreneceğiz elbet ama bugünlerde sergilediğimiz yaşam pratiği aslında bazı ipuçları da veriyor. Suyu ne derece dikkatli kullandığımızdan tutun, tek kullanımlık maske, eldiven ve mendilleri kendimizden nasıl uzaklaştırdığımıza bakalım. Sokaklar ve kaldırımlar şimdiden maske ve eldiven atıklarıyla kaplanmaya başladı. Oysa ki bizim bu atıkları, ayrı depolamamız gerekiyor. Çünkü Çevre Bakanlığı’nın yeni genelgesi, “Virüsün canlı kalma ihtimaline karşı poşetleyip en az 3 gün balkonda bekletin” diyor. Sonrasında da bunu “diğer atık” olarak işaretlenen gri renkli çöp kutularına atmamız isteniyor. Tabii o kutuların her bölgede bulunmadığı da aşikar. O halde yapmamız gereken, çöp toplama saatine yakın bir saatte bu atıklarımızı içinde maske, eldiven ve hijyen ürünlerinin bulunduğunu belirtir şekilde çöpçülere iletmek. Zira atığı yönetmek, doğayla barışık bir yaşama yönelik atabileceğimiz ilk ve en sağlıklı adım olabilir. Çünkü doğada çöp yoktur.