Şehirli, eğitimli, girişimci: Yeni köylüler

10 Ocak 2021

Plazadan tarlaya geçiş öyküleri sanal ortamda büyük ilgiyle karşılanıyor. Birçoğu kırsalın davetkâr yönlerini anlatsa da zaman zaman madalyonun öbür yüzüne de dikkat çekiyorlar

Şehir eski büyüsünü yitirdi. Artık köyden şehre değil, şehirden köye göç revaçta. Şehrin stresinden, kaosundan, trafiğinden ve geçim sıkıntısından kaçanlar, köylerde yeni bir başlangıç arıyor. Tabii bu yönelimde pandeminin etkisi de yadsınamaz. Uzaktan çalışmaya başlayanlar, işlerini kaybedenler, kentteki kalabalıktan endişe edenler, çoktan kırsalın yolunu tuttu bile. Artık köylerde, yeni bir kitle var. Şehirli, eğitimli, girişimci; “yeni köylüler” onlar!

Birçoğu da hikâyelerini internet üzerinden günbegün paylaşıyor. YouTube, plazadan tarlaya geçiş öyküleriyle dolu. Kimi tarımla nasıl geçindiği anlatıyor, kimi köylerdeki iş imkânlarını. Çok da ilgi görüyor bu paylaşımlar. Tekirdağ’dan Köyceğiz’e göçen Kuru çifti de YouTube’da açtıkları, “Köyceğiz Hikâyemiz” kanalında göç öyküsünü anlatan yeni köylülerden. Çift, Çerkezköy’ün sanayisinde yıllarca 08.00-18.00 çalışıp zar zor bir ev satın aldıktan sonra şehrin rutinine daha fazla dayanamayıp kırsala göçmüş. Yola, hafta içi mesai, hafta sonu AVM girdabından kurtulmak için düşmüşler. İşlerini bırakıp, kırsalda yeni işler deniyorlar. Yerleştikten sonra tavukçuluk yapmışlar olmamış. Şimdi meyvecilik ve arıcılıktan medet umuyorlar.

Her şey tozpembe değil

Ankara’da ilaç firmasında çalışırken Muğla’da köy hayatına geçiş yapan Kaan ve Gizem Atakan çifti de hayvancılıkla yola devam etmekte karar kılmış. “Şehirden Köye Göç” kanalından birkaç yıldır köy deneyimlerini paylaşan çift, kırsalın davetkâr yönlerini anlatsa da zaman zaman madalyonun öbür yüzüne de dikkat çekiyorlar. Köyde her şey öyle tozpembe değil. Özellikle güneydeki köylerde, şehrin ilgisi ciddi bir ranta dönmüş. Bu rant da sosyal ilişkilere olumsuz yansımış. Arazi fiyatları ve kiralarda yaşanan astronomik artışlarla maddi beklentilerin öne çıkması sonrası, yerleşik nüfusla dışarıdan gelenler arasında çatışmalar başlamış. “Muğla’ya neden göçmemeli?” diye bir videoda başından geçenleri anlatan Kaan Atakan, Muğla köylerinde dayanışma ve konukseverliğin yerini, çıkar ilişkilerinin almasından yana oldukça dertli. O yüzden koyun ve keçileriyle birlikte Muğla’yı da terk edip, İzmir Bayındır’da bir başka köye gidiyorlar.

Doğaya rağmen dönüşüm endişesi

Yazının devamı...

En sağlıklısı kristalleşen ham bal

3 Ocak 2021

Sahtecilik ülke sınırlarını çoktan aşmış! Zaten her tağşiş listesinde balları görmeye alıştık. Tağşişten bıkan yetiştiriciler, balın kayıt altına alınmasını, tüm kovanların plakalandırılmasını öneriyor.

Uluslararası organizasyonlarda ‘Balı, arılar ve Türkler üretir’ denilerek alay konusu oluyoruz.” Bu ifade, Ankara Üniversitesi Gıda Güvenliği Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Nevzat Artık’a ait. Nevzat hoca bu sözleri, Arıcılık ve Arı Ürünleri Sempozyumu’nda baldaki sahtecilikten yakınırken sarf etti. Uluslararası kodeks toplantılarında böyle anılıyormuşuz maalesef. Anlaşılan, baldaki sahtecilik sınırları çoktan aşmış. Zaten her tağşiş listesinde balları görmeye alıştık. Bu coğrafyada yaşayıp da yediği baldan ya da zeytinyağından şüphe etmeyen çok azdır. Çünkü her ikisinde de sahtecilik yaygındır ve sahtesi ancak analizle anlaşılır. Tüketicinin ise tek dayanağı denetimdir. Bir de varsa analiz raporu.

Aslında bal almadan önce üreticiden analiz raporu talep edilebilir. O rapordaki birkaç parametreye bakarak, balın arıdan mı yoksa laboratuvardan mı geldiğini anlamak mümkündür. Mesela C4 oranının yüzde 7’nin üzerinde olması, sakkaroz değerinin yüzde 5’i aşması, maltoz değerinin yüzde 4’ten fazla olması sahteciliğe işaret eder. Haliyle de bu değerlerin üzerindeki ürünler zamanla tezgâhtan çekilir.

Etkin denetimin caydırıcılığı

Diğer yandan etkin bir denetim de bal yerine şurup satanları tedirgin edecektir. Çünkü cezalar 2 ay önce yeniden düzenlendi. Artık sahte bal tezgâhta yakalanırsa üretici 50 bin liradan az olmamak kaydıyla yıllık gelirinin yüzde 1’i oranında cezaya çarptırılacak. Analizde o balda insan sağlığını tehdit eden bir madde varsa da, ek olarak üretici 5 yıla kadar hapisle yargılanacak. Ayrıca düzenleme, sahte balı üreten kadar satanı da cezalandırıyor. Eğer tağşişli bal satan bir kişi ya da işletme, o balın kaynağını gösteremezse o da 5 bin liradan az olmamak üzere yıllık gelirinin yüzde 1’i oranında cezaya çarptırılacak.

Doğru bildiğimiz yanlışlar

Hapis ve 500 bin liraya kadar cezaların öngörülmesi ağzımızın tadının kaçmaması adına önemli. Tabii bizim de doğru bildiğimiz bazı yanlışları düzeltmemiz gerekiyor. Öncelikle balın kristalleşmesi iyi bir şey. Balın ham olduğunun, ısıl işlem uygulanmadığının bir işareti. Zira bal pastörize edilince vitamin ve minerallerini ciddi oranda yitiriyor. O yüzden artık etiketinde “Ham bal” yazanı tercih etmek besleyicilik açısından en doğrusu. Hatta artık yeni tebliğ ile balın, filtre edildiği bile etikette belirtilmeli. Balın, filtre ve pastörize edilme gibi işleme proseslerinden geçtiğini tüketici bilmeli. Öte yandan alacağınız bal “kestane balı” etiketiyle satılıyorsa, en az yüzde 70 oranında kestane poleni içermesine dikkat edin. Geven veya ayçiçeği balıysa da en az yüzde 45 oranında ilgili bitkinin poleni olmalı. Bu ballara filtre edilmiş balların karıştırılması yasak. Kars, Marmaris çam ve Pervari balı gibi coğrafi işaretle satılan ballara da, başka bölge balının katılmaması gerekiyor. Ayrıca, neredeyse yok sayılan ayçiçeği balının kestane balıyla yarışacak derecede antioksidan içerdiğini de söyleyelim.

Yazının devamı...

Yeni yıl yeni çağ

27 Aralık 2020

Yerken, giyerken, kullanırken seçimlerimizin küresel ayak izini öncelikli olarak hesaba katmalıyızHer ne kadar tüm suçu takvime yükleyip 2020’yi günah keçisi ilan etsek de, aslında önemli dersler çıkarmamız gereken bir yılı geride bırakıyoruz. Bu yıl net olarak gördük ki; doğa artık insanoğlunun doyumsuz baskısını kaldıramıyor. Ekosisteme yapılan her bozucu müdahale er ya da geç yaşamı tehdit eden sonuçlar doğuruyor. Bu açıdan koronavirüs asla rastlantı değil! Vahşi yaşamın ticarete dönüştürülüp şehirlere indirilmesinin bedelini ödüyoruz tüm gezegen olarak. Dikkat ederseniz başta Çin olmak üzere birçok Asya ülkesi, ölümcül salgının ardından vahşi hayvan ticaretini ve tüketimini yasakladı. Oysaki bilim insanları, vahşi doğaya müdahalenin korkutucu sonuçlar doğuracağını yıllardır söylüyordu. Ama gezegendeki karar vericiler bu sese kulak tıkadı. Pangolin pulu kaçakçıları yeni yeni yakalanır oldu ama artık çok geç.

5 dünya yetmiyor

Şimdi geleceğe bakma zamanı. Tüm küresel raporlar dünün hatalarıyla yaşamaya devam etmemiz halinde geleceğin karanlık olduğunu söylüyor. Herkes bir Amerikalı gibi yaşarsa 5 dünyaya ihtiyacımız var. Bu mümkün olmadığına göre; tüketimi de üretimi de sürdürülebilir kılmaktan başka seçeneğimiz yok. Yerken, giyerken, kullanırken seçimlerimizin küresel ayak izini öncelikli olarak hesaba katmalıyız. Fosil yakıtları hızla terk etmeliyiz. Enerjimizi yüzyılın sonuna kadar güneş ve rüzgâr gibi yenilenebilir kaynaklardan sağlayamazsak, iklim değişikliği diye dev bir sorunla yüzleşeceğimizi biliyoruz. İklim krizi sadece kuraklığı değil, beraberinde göç dalgalarını, açlık, hastalık ve savaşları da getirecek. Bu açıdan Avrupa başta olmak üzere, emisyon kirliliğinde başı çeken ülkelerin 2050 yılına kadar karbon nötr olma hedefleri umut verici. Ülkemizde de Kırklareli ve Denizli’deki termik santral projelerinin tepkiler sonrası iptal edilmesi, bu yılın çevre açısından en önemli kazancı.

10 yıl çok kritik

Diğer yandan tek kullanımlık plastiklere yönelik Avrupa’da 2021 yılı itibarıyla yürürlüğe girecek yasak da olumlu bir adım. Ancak ülkemiz başta olmak üzere diğer coğrafyalarda pandemi nedeniyle tek kullanımlık plastiklerin daha çok tercih edilmesi üzücü. Üstelik plastik çöpü, en çok bizim coğrafyamız için sorunken. Bu sorunun çözümüne dair planlanan depozito uygulamasının 2021’e yetişmediğini de hatırlatalım. Aslında “zorunlu depozito”, geri dönüşüm için oldukça önemliydi. Artık yeni kurulacak Çevre Ajansı’yla birlikte 2022’den itibaren plastik şişelerin depozitolu olmasını bekliyoruz. Yine yeni dönemde “çevre etiketi” ve “karbon cezası” da gündemde. Çevre etiketi, satın alacağımız ürünün çevreye maliyetini gösterecek. Karbon cezası da; sera gazı emisyon raporu sunmayan sanayi tesislerine yönelik uygulanacak. Bunlar çevre açısından olumlu gelişmeler. Ayrıca çevre cezalarının da artması bekleniyor. Cezalar artarsa yeni kurulan çevre polislerini yeni yılda daha çok konuşacağız.

Önümüzdeki birkaç on yıl çok kritik. İnsanın gezegeni şekillendiren etkisi, artık yeni bir çağ ile bağdaştırılıyor; antroposen (insan) çağı. Ürettiğimiz nesnelerin ağırlığı, dünya üzerindeki tüm bitki ve hayvanların ağırlığını aşmış. Mevcut gidişatla bu ağırlık 20 yıl sonra, 3’e katlanacak. Dünyanın bu yükü kaldıramayacağı açık! İnsan, ya kendi çağında kendi sonuyla yüzleşecek ya da doğayla barışıp sürdürülebilir bir yaşam inşa edecek.

Yazının devamı...

Yeteri kadar suyla yaşama rehberi

20 Aralık 2020

Her yanımız denizlerle çevrili de olsa maalesef su fakiriyiz. Tek su kaynağımız yağışlarla dolan baraj ve göller. Onlar da ya kurudu ya da kurumaya yüz tuttu. Yer altı rezervimiz çok azSusuzluk riski kapımıza dayandı. Tam da hijyenin hayati derecede önem taşıdığı salgın döneminde hem de… Kuraklık nedeniyle Ege ve Marmara başta olmak üzere birçok barajda su kalmadı. Çanakkale’de şebeke suyuyla halı ve araç yıkamak yasaklanırken, İzmir’deki barajın durumu Belediye Başkanı Tunç Soyer’in uykularını kaçıracak seviyeye ulaştı.

Aslında rakamlara baktığımızda hepimizin uykusu kaçabilir. Çünkü kişi başına düşen yıllık su miktarımız (1300 metreküp), “Su stresi” yaşadığımız anlamına geliyor. 1000 metreküpün altı ise “Su kıtlığı” demek. Çok değil 30 yıla kadar “Su kıtlığı” kategorisine gireceğimiz öngörülüyor. Bunun emarelerini yaşamaya başladık bile. Projeksiyonlara göre; bugün kişi başı günlük 216 litre suyumuz varken, 2050 yılında 150 litreden az suyla yaşamak zorunda kalacağız. Yüzyılın sonunda ise 100 litremiz olursa ne âlâ!

Su fakiriyiz

Yani her yanımız denizlerle çevrili de olsa maalesef su fakiriyiz. Tek su kaynağımız yağışlarla dolan baraj ve göller. Onlar da ya kurudu ya da kurumaya yüz tuttu. Yer altı rezervimiz çok az. Deniz suyunu arıtmak ise hâlâ çok pahalı ve meşakkatli. Şimdi İstanbul için bu yöntemin gündeme alındığı belirtiliyor. Prof. Dr. Derin Orhon, 1 metreküp deniz suyunu içilebilir kıvama getirmenin 70 sente mal olduğunu söylüyor: “Bu maliyete rağmen deniz suyunu arıtmak kentin sigortasıdır çünkü İstanbul yağmura bakıyor. Başka su kaynağı yok. Su ihtiyacını karşılamak ise her gün güçleşiyor. Adalar’dan başlayarak ufak ölçekte uygulama yapılabilir. Eskiden 1 metreküp suyu arıtmak 1 dolardı. Şimdi 70 sente kadar geriledi, zamanla daha da düşecek.”

Sadece bu örnek bile suyun ne derece değerli olduğunun kanıtı. Ancak biz hâlâ bu değerin farkına varamadık. Boşa akıttığımız her damla, çocuklarımızın susuzluğu anlamına gelse de kentlerde suya karşı son derece hoyratız. İçebileceğimiz kadar temiz suyun yüzde 70’ini tuvalet ve banyoda tüketiyoruz. Oysaki biraz tasarrufla bu rakamları azaltmak mümkün.

Nasıl tasarruf ederiz?

Gelin uykularımız kaçmadan neler yapabileceğimize bakalım:

Salgın döneminde en önemlisi, sık el yıkadığımız için suyu açık bırakmadan elleri yıkamak. Bu da her el yıkamada 1-2 litre su tasarrufu demek. Diş fırçalarken, tıraş olurken musluk kapalı tutulmalı.

Yazının devamı...

Hangi peynir sağlıklı?

13 Aralık 2020

Son taklit ve tağşiş ürünler listesinde usulsüzlük saptanan her 10 üründen 2’sinin peynir, tereyağı ya da yoğurt olması, son derece dikkat çekici

Pandemi süreci, sağlıklı beslenmenin önemini perçinledi. Vitamin ve mineraller açısından zengin gıdalar tüketmenin, artık ilaçlar kadar etkili olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla alışverişlerde çok daha dikkatli olmamız gereken bir dönemdeyiz.

Bu hafta özellikle süt ürünlerine değinmek istiyorum. Zira süt ürünleri, Tarım ve Orman Bakanlığı’nın taklit-tağşiş listesinde hatırı sayılır bir yer kaplıyor. Son listede usulsüzlük saptanan her 10 üründen 2’sinin peynir, tereyağı ya da yoğurt olması dikkat çekici. Listeye baktığımızda, en yaygın tağşişin, peynir ve tereyağına bitkisel yağ katılarak yapıldığını görüyoruz. Bu da, konjuge linoleik asit gibi özel bileşenleri barındıran süt yağının, peynir ve tereyağı yapılmadan önce sütten alındığını gösteriyor. Muhtemelen o yağı, tereyağı veya bir başka ürünle ayrıca satıyorlar.

Peynirde göz damlası

Listedeki bir diğer çarpıcı sonuç ise 3 peynirde göz damlası olarak da kullanılan “natamisin”e rastlanması. Natamisinin yasak olmasına rağmen, beyaz peynir ve tost peynirinde küf önlemek için kullanıldığı görülüyor. Oysa ki gıda katkı maddesi olarak kullanımı, sadece sert kabuklu peynirlerin yüzeyinde, çok az bir miktar şartıyla izinli. Böylesi yaygın bir kullanım, bazı organizasyonların natamisine yönelik bakteri direnci endişesini de haklı çıkarıyor.

Süt teknolojisi uzmanı Prof. Dr. Celalettin Koçak da, natamisinin daha çok hijyenik koşulları yetersiz üretim ortamlarında kullanıldığına dikkati çekiyor. Koçak, en çok başvurulan hilenin ise peynir ürünlerine bitkisel yağlar eklemek olduğu görüşünde.

Nasıl anlarız?

Yazının devamı...

Evde tarım zamanı

6 Aralık 2020

Hazır evdeyken kendi gıdamı üreteyim deneyim olsun, diyenler için, “Ek Biç Ye İç”in genel koordinatörü Aycan Tüylüoğlu’nun dikkat çekici önerileri varKovid-19 vakalarındaki artış nedeniyle bir süre daha evlere kapanacağız. Bu süreçte, biraz soğuk da olsa balkon ve teraslar kış bahçesine dönüşebilir. “Hazır evdeyken, hem elim toprağa değsin hem de ufaktan kendi gıdamı üreteyim, deneyim olsun” diyenler için bu hafta sözü Ek Biç Ye İç’in genel koordinatörü Aycan Tüylüoğlu’na bırakalım.

Ek Biç Ye İç, İstanbul’un doğayla ilişkisini kaybetmesinden bunalan bir grup kentlinin, iç ve dış mekânlarda tarım tasarımı yapmak için kurduğu bir oluşum. Taksim’de ya da AVM çatılarında dahi sağlıklı ve sürdürülebilir yöntemlerle ekip biçmenin mümkün olduğunu gösterdiler. Tabii sadece göstermekle kalmayıp, bunu öğretiyorlar da. Ekipteki permakültür tasarımcıları, edindikleri bilgi ve deneyimlerini atölyelerle anlatıyor. Aycan Tüylüoğlu da o anlatıcılardan biri.

Nelere dikkat edelim?

Tüylüoğlu’na göre, bu dönem itibarıyla balkon ve pencere önüne en uygun sebzeler; roka, nane, marul, kuzukulağı ve sarımsak. Lahana, ıspanak, karnabahar, brokoli ve pazının da saksıda yetiştirilebileceğini, ancak ekim için mart ayını beklemek gerektiğini söyleyen Tüylüoğlu’nun, yeni başlayacaklara önerileri şöyle:

“Ortam koşullarına göre (ışık, sıcaklık, rüzgâr), güvenilir kaynaklardan elde edilmiş, zehirli kimyasallara maruz kalmamış tohumlar seçilmeli. Balkon ya da terasın ne kadar ağırlık taşıyabileceği de çok önemli. Zira büyük saksılar toprakla doldurulduğunda ağır olur. Ayrıca su izolasyonu da sağlanmalı; çünkü saksıların altındaki drenaj deliklerinden zemine su sızacak. Eğer kış döneminde çok soğuk ve rüzgârlı bir alansa sera gibi kapatmak da gerekebilir. Kolay hareket ettirilebilecek terracota saksı ya da işlevini tamamlamış çaydanlık gibi objeler saksı olarak kullanılabilir. Saksıda ekim yapıyorsak kompost içeren torf tercih edilebilir. Tohum ya da fide ekildiğinde ilk önce can suyu verilir ve bitki toprağı her gün parmak testi yaparak sulanır. Parmağınızı 1 santimetre kadar toprağa soktuğunuzda parmağınız nemleniyorsa sulamaya gerek yok.”

Tohum mu fide mi?

Peki diyelim ki, roka ekmeye karar verdiniz. Tohum olarak mı ekmelisiniz yoksa fide olarak mı? Tüylüoğlu, ilk kez bu işe girişecek olanların pazı, karnabahar, brokoli gibi sebzelerde fideden başlanmasını öneriyor. Ancak roka, kuzukulağı gibi sebzeler içinse tohumdan başlamak en iyisiymiş: “Tohumlar takas ağları ya da köylerden temin edilebilir. Fideler de bahçe merkezleri ve online sitelerden alınabilir. Kış sebzeleri çok sulama istemez. 2 haftada bir saksı toprağına kompost ilave edilmesinde fayda var. Mümkünse saksıları çevirerek yerlerini değiştirmek de gün ışığı faydası açısından yararlı olacaktır. Saksıların yanına ekilecek birkaç çeşit çiçek de bitkilerimizi zararlı uçuculardan koruyacaktır.”

Yazının devamı...

Kelebeklerin renkli dünyası kararmasın!

29 Kasım 2020

İnsanın hoyrat eli, kelebeklerin narin kanatlarına kadar uzanmış durumda; rengârenk kanatlar, kolyelere malzeme yapılıyor ve kelebeklerin yerini soracak kadar aymazlaşanlara karşı kelebek gözlemcileri, konum bile paylaşmıyorlar

İnsan hoyratlığının sınırı gerçekten yok! Eti, sütü, yünü, tüyü için hayvanları kafeslere kapattığımız yetmiyormuş gibi şimdi de kolye için kelebek avcılığı başlamış. Çünkü kelebeklerin eşsiz güzellikteki kanatlarından kolye yapıp satıyorlar. İnternette örnekleri mevcut. Ürün bilgisine de “Gerçek kelebek kanadından yapılmıştır” yazmışlar. Kelebek gözlemcilerini arayıp, kelebeklerin yerini soracak kadar aymazlaşanlar bile var. Endemik kelebekleriyle ünlü Van’da fotoğrafçılık yapan ve aynı zamanda kelebek gözlemcisi olan Muhammed Polater’in de başına gelmiş bu durum. Çektiği kelebek fotoğraflarını gören bazı kişiler, sosyal medyadan ulaşıp kelebeklerin yerini sormuşlar: “Açık açık kanatlarından takı yapacaklarını söylüyorlar. Elbette yer bilgisi vermiyorum.”

Endemik kelebeklerin yer bilgileri gizli tutuluyor

Konum paylaşmama, kelebek gözlemcilerinin adeta bir kanunu olmuş zaten. Trakel adlı platformda bir araya gelen doğaseverler de öyle. Fotoğraf çektikleri endemik kelebek türlerin yer bilgilerini, koleksiyonerlere kelebek satan kişiler nedeniyle gizli tutuyorlarmış. Bunu anlatan Trakel’in kurucusu Hakan Yıldırım. Yıldırım, 10 yıl önce psikiyatri koltuğundan kalkarak düşmüş kelebeklerin peşine. Önce Kocaeli’de doğa yürüyüşleriyle başlamış. Sonra da doğa fotoğrafları çekerken yolu, kelebeklerin rengârenk dünyasıyla kesişmiş. Fotoğraflarını çektikçe de bir kelebek gözlemcisine dönüşmüş. Kendisi gibi gözlemcilerin bir araya geldiği platformun üye sayısı bin 500’ü aşmış. Her ilde kelebek gözlemci grubu var şu an. Kimi taksici kimi öğretmen kimi mali müşavir… Birçoğunun da öyküsü benzer. Kent yaşamının stresinden kaçan kelebek bahçelerinde huzur buluyor. Yıldırım, bu süreci, “Doğada olmak inanılmaz bir rehabilitasyon. Eve döndüğümde bütün stresimi atmış oluyorum. Eşim de hep ‘Bu işe başladıktan sonra çok değiştin’ der” sözleriyle anlatıyor.

Psikoteropatik etki

Bine yakın üyesi olan Adameros Kelebek Topluluğu’nun kurucusu Mehmet Çelik de kelebek gözlemciliğinin psikoterapik bir etkisi olduğunu söylüyor: “Yaşadığım Osmaniye’de 185 kelebek türü var. Ormanda keşfettiğim bir buçuk kilometrelik alan benim kelebek bahçem. Rengârenk 86 türü fotoğrafladım orada. Hep o bahçeye gider, kelebeklerle konuşurum. Bu benim için psikoterapidir. Aynı zamanda ülkemin zenginliğini görüp, bilime katkı yapmanın hazzını yaşarım.”

Çelik, gerçekten de bilime en az bir bilim insanı kadar katkı yapmış bir isim. Onun arazide farkına vardığı bir çiğdem, geçen yıl endemik tür olarak botanik literatürüne girdi mesela. Ondan önce de istilacı bir ebegümeci çeşidi olan, “Malvastrum”un Türkiye’deki keşfine ön ayak oldu. Yine papatyagillerden “Sultan suketeni”nin coğrafyamızdaki varlığını da onun sayesinde biliyoruz.

Her kelebeğin bir bitkisi var

Yazının devamı...

Yaşlı geyiğe yasal mermi!

22 Kasım 2020

Kütahya’da öldürülen kızıl geyiğin “yasal av” sayılmasının ardında, sürüdeki yaşlı erkek kızıl geyiklerin popülasyondan çıkarılma hedefi yatıyor. Bolu İdare Mahkemesi kararında ise “nesli tükenme tehlikesi altındaki kızıl geyiklerin öldürülmesinin paraya çevrilmesi kamu düzenine aykırıdır” deniliyor

Kütahya’da avlanan kızıl geyiğin görüntüsü, bu haftanın en dramatik fotoğrafıydı. Gözleri açık, yerde cansız yatıyordu ve onu öldüren Güzelbağ’ın eski belediye başkanı Mehmet Kula, eserinin (!) önünde “zafer pozu” (!) vermişti.

Aslında öldürdüğü kızıl geyik, nesli tehlike altında olan hayvan türleri arasındaydı. Ama olsun, onun attığı kurşun yasaldı! İhaleye girmiş, bölgedeki kızıl geyiklerden birini öldürme hakkını satın almıştı ya! O yüzden hayvanın boynuzlarını tutarak poz vermekte beis görmedi. O fotoğrafı da gururla Facebook hesabından paylaştı. Ancak bir canı av uğruna sona erdirmenin haksız gururu çok da fazla taşınamazdı. Tepkiler üzerine, “Avım yasaldı” deyip, hemen kaldırdı o fotoğrafı. Tabii o fotoğraf aslında bu yılın ikinci zafer (!) pozuymuş.

Bir kızıl geyik daha kısa süre önce yine Mehmet Kula gibi bir avcının silahından çıkan kurşunla öldürülmüş o sahada. Bunu anlatan da Mehmet Kula’ya arazide kılavuzluk eden Ramazan Altıntaş. Telefonla ulaşıp, ava dair sorular yönelttiğimde anlattı ilk cinayette de yer göstericinin kendisi olduğunu. Tabii bundan para da kazanıyor. Ne kadar aldığını sordum. “Orası avcıyla ikimizin arasında” diye yanıtladı. Sırada bir geyik daha varmış. Ama onun avlanma ihalesini yabancı bir turizm firması aldığı için, yurt dışından avcıların pandemi sürecinde gelip gelemeyeceği henüz net değilmiş. Eğer gelirlerse muhtemelen olay yerinde bu kez Ramazan Altıntaş olmayacak; zira bir sonraki konuşmamızda tepkilerden o da nasibini almış haldeydi: “Günlerdir telefonum susmadı. Bitti av mav! Yeter av falan yok. Bıraktım!”

Avcılar durmuyor

O bıraksa da avcıların duracağı yok. Çünkü onlara göre yaptıkları yasal. “Yasal av” söyleminin ardında da; kızıl geyik sürüsündeki yaşlı erkek bireylerin popülasyondan çıkarılma hedefi yatıyor. Yaşlıların öldürülerek yok edilmesine neden olarak ise dölleme yeteneklerini kaybetmeleri ve genç erkek bireylerin üremelerine engel olmaları gösteriliyor. Bu nedenle 7 yaşın üzerindeki erkek geyikler av kotasına yazılıyor. Dişiler ve daha gençlerin avı ise yasak. Kült bir filmin yaban hayatı versiyonu gibi yani: “İhtiyarlara yer yok!”

Kamu düzenine aykırı

Yazının devamı...