Sahte balla arıların genetiği tehlikede

23 Ocak 2022

Balda sahtecilik öyle boyutlarda ki, arıların doğal yapılarının bozulma endişesini gündeme getirdi. Kovanlarda yaygınlıkla kullanılan antibiyotiklerin, vücutta birikerek antibiyotik direncine neden olabileceği de bir başka tehlike.

"Gıdada sahtecilik" denildiğinde hemen herkesin aklına ilk olarak ya bal gelir ya da zeytinyağı. Denetimlerde de tağşiş listelerinin başını, genelde bu iki ürün çeker. Çünkü her iki üründe de sahteciliği ortaya çıkarmak oldukça zordur. Ürüne katkı yapılıp yapılmadığı, ancak laboratuvar analizleriyle anlaşılabilir. O nedenle bu iki ürünü alırken kılı kırk yarmakta fayda var.

Baldaki sahteciliğin temeli, şeker şurubuna dayanıyor. Sahtecilikte mısır, şeker pancarı veya pirinçten elde edilen ticari şeker şurupları kullanılıyor. Bir miktar bala, yüksek oranda şeker şurubu ve bal aroması eklenerek elde edilen ürün, “bal” diye etiketlenerek satılıyor. Rafa çıkan bu ürünü, görüntüsü ya da tadıyla gerçek baldan ayırt edebilmek olanaksız. O yüzden bu ürünlerin katkılı olup olmadığı sadece analizle tespit edilebiliyor.

Farklı tip şeker şurupları

Tabii “minareyi çalan kılıfını hazırlar” derler. Sektör temsilcileri, bala katkı maddesi katanların yakalanmamak için, sürekli farklı tip şeker şurupları kullandığını belirtiyor. Yani sahtecilikte de “inovatif ARGE” geçerliymiş! Tağşişi tespit edecek laboratuvarlar da bu nedenle hep diken üstünde. Geçen hafta ziyaret ettiğim Balparmak ARGE (Araştırma Geliştirme) Merkezi, sırf sahteciliği ortaya çıkarabilmek adına, bilimsel bir keşfe dahi imza atmış. Merkez, şurubu balda tespit edilemeyen esmer pirincin kimyasal belirtecini bulmuş. Bunu da uluslararası bir dergide yayımlanan makaleyle tüm dünyaya ilan etmiş.

Genetik değişim endişesi

Balparmak ARGE ve Kalite Direktörü Emel Damarlı, rengi ve görünümü bala daha çok benzeyen esmer pirinç şurubundan şüphelendikleri için böyle bir çalışmaya imza attıklarını ve artık esmer pirinç şurubuyla yapılacak sahteciliği de tespit edebildiklerini anlattı. Balda tağşiş yapanların sürekli yöntem arayışı içinde olduğuna işaret eden Damarlı’nın en önemli tespiti ise sahtecilik nedeniyle arıların doğal yapılarının bozulma olasılığı: “Şeker şurupları tağşiş için kullanıldığı kadar arının kış dönemi beslenmesi için de kullanılıyor. Bir süreliğine pancar şekeriyle beslenmesi belki normal karşılanabilir. Ancak glikoz ve fruktozlu şuruplarla beslenmesine kesinlikle karşıyız. Arı, doğası itibarıyla bal yapmak için zaten kursağında şekeri parçalayarak, glikoz ve fruktoza dönüştürür. Eğer siz arıya doğrudan fruktoz verirseniz kursağında hiçbir işlem yapmaz. Bu da zamanla arılarda genetik değişim yaşanmasına neden olabilir. Firma olarak gelecek adına bundan endişe duyuyoruz.”

Yazının devamı...

Tek bildiğimiz ilaçlamak mı?

16 Ocak 2022

Avrupa Birliği’nce 1 yıl önce yasaklanan 10 tarım zehrinin Türkiye’de de kullanımına kısıtlama getirilmişti. Ancak, bu zehirlerden 8’inin kullanımı ülkemizde tekrar serbest bırakıldı.

Türkiye’deki tarım alanlarında yıllık yaklaşık 50 bin ton pestisit (tarım zehri) kullanılıyor. Ekosistemdeki canlılar, su ve toprağa kalıcı hasar veren bu zehirler, aynı zamanda yediklerimiz vasıtasıyla vücudumuza da sirayet ediyor. Başta kanser olmak üzere tedavisi güç bazı hastalıkların oluşumunda pestisitlerin payı, artık bilimsel bir gerçek. Bu nedenle bazı pestisit etken maddeleri zaman içinde yasaklanıyor. Son olarak yaklaşık 1 yıl önce Avrupa Birliği, 10 tarım zehri için yasaklama kararı vermişti. Tarım ve Orman Bakanlığı da bu karar uyarınca Türkiye’de de yaygın bir şekilde kullanılan bu kimyasallar hakkında kullanım kısıtlaması kararı almıştı. Ancak geçtiğimiz günlerde, bu zehirlerden 8’inin kullanımı tekrar serbest bırakıldı. Gerekçe ise bu maddelerin alternatiflerinin olmaması ve bu nedenle tarımda zararlılarla mücadelede ciddi sıkıntılar yaşanma endişesi!

Tabii insan düşünmeden edemiyor; bu maddeler henüz keşfedilmemişken insanoğlu tarım yapamıyor muydu? Bundan 40-50 yıl önce tarlalarda her yanı, yabani otlar mı sarmıştı? Zararlı böcek ve mantarlar nedeniyle ürünler zayi mi oluyordu? Ya da yasak kararı alan Avrupa ülkelerinde, bu kimyasallar olmadan nasıl hâlâ tarım yapabiliyor?

‘‘Pestisitler bağımlılık yapıyor’’

Elbette tarım zehirleri alternatifsiz değil. Kültürel önlemler, bitki ve böcek tuzakları, kapanlar, yararlı böcekler ve kireç, kükürt, tuz, sirke vb. maddeleri kullanarak zehirsiz tarım yapanlar olduğunu biliyoruz. Mesela Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bitki Koruma Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Cem Özkan, sadece yararlı böcek popülasyonunu artırarak, pestisit kullanımını yüzde 50-60 azaltan birçok uygulamaya imza attı. Ne zaman arayıp görüşüne başvursam hep aynı isyanı duyuyorum kendisinden: “Pestisitler uyuşturucu gibi. Bir kez kullandınız mı kurtulamazsınız. Bağımlılık yapıyor.”

8 zehre yönelik uzatma kararını da bu bağımlılığa bağlıyor Cem Hoca, “Pestisitler esrar gibi bir şey. Ben gidiyorum elmacıyla konuşuyorum. Diyor ki, ‘eskiden 3 kez ilaçlama yapardım şimdi 20 kez yapmam gerekiyor’. Eskiden 3 kimyasal kullanıyorsa şimdi 20-30 farklı kimyasal kullanıyor. Neden? Çünkü o zehirler, ekolojik dengeyi sağlayan yararlı canlıları da öldürdü. Orada ekolojik denge bozuldu. Denge bozulunca da daha fazla zehirle çare arıyor. Buna da ‘yeşil devrim’ dediler. Ama Avrupa bunun yanlış olduğunu fark etti. Biyolojik ve kültürel önlemlere yöneldiler ve önemli derecede yol kat ettiler. Bizimse tek bildiğimiz ilaçlamak; yani zehir kullanımı. O yüzden çaresiziz. Gıda üretimi sekteye uğramasın diye bu tip uzatma kararları alınıyor. Başta tüketiciler olmak üzere, zehir kullanımının sonlandırılması, sağlıklı, sürdürülebilir tarımsal üretimin başlaması için baskı unsuru oluşturmalıyız. Yoksa gelecekte çok ciddi bir gıda krizi bizi bekliyor.”

Yazının devamı...

Suyun tadı kaçmasın

9 Ocak 2022

Hangi su içilebilir? Musluk suyu mu ambalajlı mı? Aslında ikisinin de artıları ve eksileri var. Oysa en başta temiz içilebilir suya erişimin, en temel insan haklarından biri olduğunu dikkate almamız gerekiyor

Zamlarla birlikte artık büyükşehirlerde ambalajlı suyun litresi 1 lirayı geçti. “Her gün en az 2.5 litre su için” önerisini hesaba katarsak, 4 kişilik bir ailenin aylık içme suyu harcaması 300 lirayı buluyor. Az buz bir para değil! Geçim sıkıntısı yaşanan birçok hanede, bu bedelin karşılanamadığı muhtemel. Bu durumda geriye kalan tek seçenek; ya temiz olduğuna emin olunan bir kaynaktan su doldurup taşımak ya da musluk suyu tüketmek. Peki, musluk suları içilebilir durumda mı? Mesela İstanbul’daki musluklardan akan suyu, gönül rahatlığıyla içebilir miyiz? İSKİ Genel Müdürü Raif Mermutlu’ya göre, suyunuz depodan gelmiyor ve tesisatınız yeniyse musluk suyu çekinmeden içilebilir. Eğer depo kirli ya da tesisat eskiyse su kalitesi ciddi oranda bozulabiliyormuş.

Ağır metal açısından risk

Araştırmalar ise özellikle ağır metal açısından musluk sularının bir nebze daha riskli olduğunu ortaya koyuyor. Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü uzmanı Dr. Cemal Koçak’ın parayla satılan ambalajlı sular, kaynak suları ve mineralli sular ile İstanbul, İzmir ve Ankara’daki musluk sularını karşılaştırdığı çalışma; alüminyum, kurşun ve arsenik gibi ağır metallerin musluk sularında daha yüksek konsantrasyonda olduğunu gösteriyor. Ancak şunu da vurgulayalım: 192 musluk suyu analiz edildiğinde, hiçbir örnekte içme suyu standardını aşacak oranda kurşun ve arseniğe rastlanmamış. Zaten, çalışmanın sonuç bölümünde de Türkiye içme suyu kaynaklarının arsenik düzeyi açısından orta sıralarda yer aldığı, kurşun ve bakır düzeylerinin ise düşük olduğuna dikkat çekilmiş. Kurşunun ölümcül beyin, solunum ve sinir sistemi hastalıklarına neden olma potansiyeli düşünüldüğünde bu veriler daha da anlam kazanıyor. Ancak musluk sularındaki kurşun düzeyinin sınır değerleri aşmamasına karşın, kaynak sularına oranla yaklaşık 3 kat daha fazla olduğu da es geçilmemeli.

Diğer yandan çalışma, musluk suyunun kaynak suyundan yaklaşık 2 kat fazla nitrat, 3 kat fazla alüminyum ve 4 kat fazla demir içerdiğini gösteriyor. Özellikle İzmir’de arsenik ve nitrat oranları İstanbul ve Ankara’ya oranla 6-7 kat yüksek çıkmış. Doktor Koçak da çalışmanın sonuç bölümüne, “Musluk sularının standartlara uygun olmasına karşın daha sağlıklı hale getirilmesi için ağır metallerden arındırılmalı” notunu düşmüş.

Yaklaşık 1 yıl önce yayımlanan çalışmaya, ambalajlı su, kaynak suyu ve mineralli suların dezavantajları da yansımış. 11 kaynak suyuyla 4 mineralli suyun PH değeri standart altı çıkmış mesela. Bir de en önemlisi, ambalajlı suların yüzde 7.3’ünde bakteri üremesinin tespit edilmesi. Musluk suyunda saptanmayan bakterilere, şişelenerek satılan sular ve kaynak sularında rastlandığını anlıyoruz. Geçmişteki bazı çalışmalar da başta damacanayla satılan sular olmak üzere, paketli sularda bakteriyel yükün fazla olabildiğine işaret ediyordu. Bu nedenle çalışmanın sonuç kısmında, “dolum tesislerinin sıkı denetimi, sık aralıkla ürün analizi ve zamanı geçen damacanaların kullanılmaması” tavsiyeleri var.

Mikroplastik kirliliği

Yazının devamı...

Yapay eti raflarda görecek miyiz?

2 Ocak 2022

Endüstriyel hayvancılık “sürdürülemez” olarak değerlendiriliyor. Yapay et arayışıyla çözüm bulmak hedefleniyor. Amaç, ucuz ve sürdürülebilir yolla hayvansal protein ihtiyacını karşılamak. Fakat şimdiye kadar bunu mümkün kılacak üretim henüz gerçekleşmedi.

Yapay etin yankısı kendisinden önce geldi. Bırakın sofralara gelmesini, daha ticari üretimi dahi başlamadan “yapay et” karşıtları oluştu. Laboratuvarda üretilecek ete karşı olanların aynı zamanda aşı karşıtı olması da pek tesadüf değil aslında. Çünkü halkımızın önemli bir bölümü, laboratuvarlarda insanlığın sonunu getirecek şeyler arandığına inanıyor. İlginç olansa karşı çıkanların endişelerinin yapay et için çalışanlarla benzeşmesi. Karşıtlar da “Hayvancılık bitecek”, “İnekleri rahat bırakın” diyor, laboratuvarda et üretmek isteyenler de...

Gerçekten de et-süt üretiminde alarm zilleri epeydir çalıyor. Fiyatlardaki anormal artışlara yansıyan yem sorunu, hayvanların refahı, aşırı popülasyonun çevresel etkisi ve küresel ısınmadaki payı nedeniyle endüstriyel hayvancılık “sürdürülemez” olarak değerlendiriliyor. Yapay et arayışıyla bu sorunlara çözüm bulmak hedefleniyor. Amaç, ucuz ve sürdürülebilir yolla hayvansal protein ihtiyacını karşılamak. Fakat şimdiye kadar bunu mümkün kılacak üretim henüz gerçekleşmedi. Laboratuvarda hücre kültürüne dayalı et üretimi hem çok pahalı hem de etik açıdan sorunlu. Çünkü hücrenin beslenerek ete dönüştürüldüğü sıvı, gebe ineğin fetüsünden üretiliyor. Ancak bir Türk girişimi, mikroorganizmalardan ürettiği solüsyonla bu soruna çözüm bulduğunu iddia ediyor.

Birebir aynı vurgusu

Kültür eti üretim teknolojisi alanında çalışan Biftek.co’nun kurucu ortağı Kerem Erikçi, solüsyonlarının yapay eti hem hayvana ihtiyaç olmadan hem de ucuz hale getireceğini söylüyor. Tabii “yapay et” terimini kabul etmiyor. Çünkü doğal sürecin laboratuvara taşınmasıyla etin doğal yapısında değişim yaşanmadığı görüşünü taşıyor: “Üretimi kabaca şöyle tarif edebilirim: canlı hayvandan alınan kök hücreleri laboratuvar ortamında kas hücresine dönüştürmek ve o hücreyi besleyerek et elde etmek. Biz hücrenin beslenip bölünebileceği besi ortamını; yani solüsyonu geliştirmek için çalışıyoruz. Çünkü bu solüsyon çok pahalı. 1 kilo et 3 bin dolara mal oluyor. Amacımız bunu 50 doların altına indirmek ve hayvan yavrusundan elde edilen seruma bir alternatif sunmak. Kültür eti üreten firmalara solüsyonumuzu gönderdik. Denemeler yapılıyor. Kendi reaktörümüzde 1-2 gramlık üretimin mümkün olduğunu gördük, ama büyük çaplı üretim denenecek. Önümüzdeki yıl 100-200 gramlık burger etini çok ucuza üreteceğimizi öngörüyoruz. Çıkan et, birebir aynı oluyor. Henüz tadına bakacak büyüklükte bir üretim olmadı, ama sağlık açısından da şu anda yediğiniz etten daha da sağlıklı. Çünkü endüstriyel hayvancılığın arka planı oldukça kirli. Dünyadaki antibiyotiğin yüzde 80’i hayvancılıkta kullanılıyor. İnsan ırkı, kendi karnını doyurabilmek için 80 milyar hayvanı beslemek zorunda. Tarımın yüzde 70’i hayvanların karnını doyurmak için yapılıyor ve bu işin sonu uçurum. Bir nokta gelecek, insanlık açlıkla karşı karşıya kalacak. O yüzden dünyanın protein ihtiyacını hayvandan ari karşılamamız gerekiyor.”

Veganlar karşı

Öte yandan laboratuvarda üretilen etin satışına şu an sadece Singapur’da izin verildiğini de söyleyelim. Bitkisel kökenli proteinlerden üretilerek aromalarla ete benzetilen ürünler ise tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de satılıyor. Bu ürünleri veganlar da tüketiyor ama veganların yapay ete bakışı olumsuz.

Yazının devamı...

Yeni yılda daha az plastik

26 Aralık 2021

Yeni yıl, yeni başlangıçlar için harika bir seçenek. Mesela 2022 yılına, olabildiğince az plastik kullanma hedefiyle girebiliriz. Zira bu yıl, aynı zamanda plastikler için depozito sisteminin hayata geçeceği yıl olacak

Yılın bitmesine sadece 5 gün kaldı. Aslında dünyanın doğal kaynakları açısından 2021, tam 151 gün önce sona erdi. 29 Temmuz’dan bu yana 2022 yılının doğal kaynak bütçesinden harcıyoruz. Çünkü özellikle gelişmiş ülkelerde yaşayan insanlar 2-3 dünya varmış gibi tüketiyor. Fosil kaynaklara dayalı üretim-tüketim düzeni sürdükçe, gezegenin daha iyi bir yer olabilmesi mümkün değil. Dolayısıyla bize düşen, fosil ayak izimizi olabildiği kadar azaltmak.

Yeni yıl, yeni başlangıçlar için harika bir seçenek. Mesela 2022 yılına, olabildiğince az plastik kullanma hedefiyle girebiliriz. Zira bu yıl, aynı zamanda plastikler için depozito sisteminin hayata geçeceği yıl olacak. Eğer erteleme olmazsa yeniden kullanılabilir ambalajlar, para karşılığı satış noktalarına iade edilebilecek. Bu da, plastik kirliliğinin yönetimi konusunda önemli bir adım olacak. Aynı ücretli olduktan sonra poşet kullanım oranlarının azaldığı gibi; depozito uygulaması da içecek atıklarının kontrolsüzce doğaya saçılmasını önleyebilir. Şimdilik depozito sisteminin altyapısının, üreticiler tarafından oluşturulacağını biliyoruz. Muhtemelen market, restoran, kafe ve otellerde depozitolu plastik, metal ve cam  ambalajlar için iade noktaları oluşturulacak. Bu uygulama, su ve meşrubat tüketiminden kaynaklanan plastik kirliliğini bir nebze azaltacaktır. Ancak asıl amaç, kanserojen ve endokrin bozucu yapısından dolayı plastik kullanımını azaltmak olmalı.

Bu açıdan tek kullanımlık plastiklere yönelik bireysel tutum çok önemli. Avrupa Birliği bu yıl tek kullanımlık plastikleri yasakladı. Bizde yasak yok. Ancak, bu tip ürünleri satın almamak ve kullanmamak da bizim elimizde. Denizdeki çöpler arasında en yaygın olanların tek kullanımlık 10 plastik eşya olduğunu göz önüne aldığımızda, bu çevreci adımımız, denizlerdeki canlıların solunum ve sindirim sistemine kaçan plastiklerdeki sorumluluğumuzu da ortadan kaldıracaktır.

Atık yönetimi

Diğer taraftan mikroplastik partikülleri içeren kozmetik ve kişisel bakım ürünlerinden uzak durmak da doğaya verdiğimiz hasarı azaltmak açısından etkili bir seçenek olarak karşımızda. Hatta bu tip ürünlerin yasaklanması dahi düşünülmeli. Çünkü WWF Türkiye’nin ‘Plastik Atık Sorunu’ raporuna göre Türkiye’den Akdeniz’e yılda kişi başına 1 kilo plastik akıyor. Böylesi bir tablonun sürdürülemez.Biliyoruz ki su kaynaklarına saçılan mikroplastikler, balıkla, midyeyle, gıdayla, içme suyuyla tekrar insan metabolizmasına geçiyor.

Tabii plastik kirliliğinin önlenebilmesinde atık yönetimi de kilit role sahip. Organik atıklarla geri dönüştürülebilir atıkların karışması halinde, uzun süreli çevre kirliliğinin fitili ateşleniyor. Atıkların kaynağında ayrı toplanması, ayrıştırılması ve bertarafı yerel yönetimlerin sorumluluğunda. Ancak yerel yönetimler bu sorumluluğu henüz üstlenmedi. Sadece birkaç belediyenin, belli bölgelerde veya pazarlarda özendirici çalışma yaptığını gördük. Belediyelerin eksiğini kapamak için bizlerin yapabileceği tek şey ise şu aşamada, çöpümüzü en azından ıslak ve kuru diye ayrıştırmak.

Yazının devamı...

Hafta yerli peki tohum yerli mi?

19 Aralık 2021

Ceviz ABD’den, badem Şili’den, çekirdek Çin’den. Artık mercimek de Kanada’dan geliyor, millî yemeğimiz kuru fasulye de! Ancak “yandık bittik” denilecek vaziyette de değiliz. Özellikle sebzede tohum atağı yaşanıyor

Kızımın okulunda “Yerli Malı Haftası” etkinliği vardı birkaç gün önce. Öğretmeni kuru yemiş getirmelerini istemiş. Tabii haliyle çıktık almaya. Ama o da ne! Ceviz ABD’den, badem Şili’den, çekirdek Çin’den... “Yerli ve millî” fındıkla, leblebiyi alıp koyduk çantasına mecburen. Elbette yerli ceviz, badem ve çekirdek de var. Ancak hem fiyat hem de miktar olarak, ithal ürünler artık pazarda daha baskın. Tabii sadece kuru yemişte söz konusu değil bu tablo. Artık mercimek de Kanada’dan geliyor, millî yemeğimiz kuru fasulye de. Bazı gıda ürünlerinde dışa bağımlılık oranı oldukça yüksek. Ana vatanı olduğumuz buğdayda bile, İtalyan “esperia” çeşidi gibi yabancı menşeili çeşitler ciddi miktarda ekilir biçilir durumda.

Ancak, enseyi karartıp “yandık bittik” denilecek vaziyette de değiliz. Tohum üreticilerine göre, bugün herhangi bir ambargoya uğrasak dahi, mısır, ayçiçeği, patates ve şeker pancarı dışında kendi kendimize yetebiliyoruz. Sebzede ise yüzde 60’a varan yerli tohum kapasitesi söz konusu. Özellikle sebzede, çok ciddi tohum atağının yaşandığına bizzat Antalya’daki Growtech Uluslararası Tarım Fuarı’nda tanıklık ettim. Islah edilen yerli çeşitleri Dilan karpuzu, Nalan domatesi, Kısmet salatalığı, Feyyaz siyah biberi, Veysel patlıcanı, Muzaffer kabağı, Boysan patatesi, Dilek köy biberi ve daha nicesi tescillenmişti. En şaşırtıcı olanı da; ana vatanı Güney Çin olan muzun bile “Kâhya” çeşidiyle yerlileştiğini görmek oldu.

Hangi tohumdan?

Tabii bu tablo, tohumun artık küresel bir pazara dönüşmesinin bir sonucuydu. Verimli çeşitler, ülkeler arasında kolaylıkla el değiştirebiliyor ve adapte olduğu coğrafyada ıslah sonucu varyasyona uğrayıp yeni melez çeşitler ortaya çıkıyor. O yüzden tarımda yerlilik, karmaşık bir yapı. Ancak tohumun anne ve baba hattının bu coğrafyaya ait olması durumunda tam anlamıyla yerlilikten bahsedebiliriz. Dolayısıyla tüketicinin pazardan marketten domates ya da karpuz alırken, yerli çeşidi alıp almadığını bilmesi bugün için mümkün değil. Ancak etiketlemede tohumun menşeine dair bilgi verilmesi halinde, tüketiciye de seçim hakkı tanınmış olur. Böylelikle yerli ürün tüketmek isteyen ya da yerli çeşidin tadını daha çok beğenen, tercih hakkını o üründen yana kullanabilir.

Türkiye kendine yeter

Yazının devamı...

Karbonu sıfırlayan kadınlar

12 Aralık 2021

Ankara Bala’daki Afşar köyünde geleneksel üretimi karbon nötr hale dönüştürmek için yapılan çalışmalar sonuç veriyor. Döngüsel zincir sayesinde kadınlar neredeyse hiç atık olmadan üretim yapıyor

Karbon ayak izi, günümüzün en hayati sorunu. Küresel iklim değişikliğine yol açan karbondioksit emisyonları azaltılabilirse küresel ısınma da durdurulabilir hale gelecek. O yüzden hemen herkes, başta karbondioksit olmak üzere sera gazlarını nasıl azaltabileceğine kafa yoruyor. Elektrik tüketimini azaltmak, gıda israfını önlemek, daha az et yemek, ikinci el alışveriş gibi bireysel önlemler elbette önemli adımlar. Ancak asıl mesele üretimi karbonsuzlaştırmak. Özellikle de fosil yakıtları, toprağın ve suyun canına okuyan kimyasal gübreyi, tüm canlıları zehirleyen pestisitleri hayatımızdan çıkarmak. İşte bunu yapınca, sürdürülebilir bir dünyanın kapıları aralanıyor. Bu amaca dair yerel örnekler, yavaş yavaş hayata geçirilmeye başlandı. Hatta artık köylerdeki gıda üretiminde bile, karbon ayak izi hesabı yapılıyor. Mesela Ankara Bala’daki Afşar köyü... Köylü kadınların bir araya gelerek kurduğu Afşar Balam Kadın Girişimi Kooperatifi, minimum karbon ayak iziyle gıda üretimini deneyimlemeye başlamış.

Tesisin enerjisi güneşten

Kadınların üretim yaptığı tesisin enerjisi, güneşten geliyor. 10 kilovatlık güneş enerjisi santralinden elde edilen elektrik, hem aydınlanma hem de üretim esnasında makinelerin kullandığı enerjiyi karşılıyor. Erişteden salçaya, sirkeden meyve-sebze kurusuna onlarca gıda ürününü, kendi tarlalarında yetişen tahıl ve sebzelerle üreten kadınlar, atıkları da solucan gübresinde yem olarak kullanıyor. Solucan gübre tesisinden elde edilen gübre de yine toprağa dönüyor. Köydeki gıda atıklarından elde edilen kompostla karıştırılan solucan gübresi, tarlalardaki ürünleri beslemek için toprağa seriliyor. Tüm bu döngüsel zincir sayesinde de neredeyse hiç atık olmadan üretim yapıyor kadınlar.

Kadınlar fabrikatör oldu!

Organizasyonun başında kimya mühendisi Figen Ar var. Emekli olduktan sonra Afşar’daki geleneksel üretimi karbon nötr hale dönüştürmek için projeler üretmiş. Son gerçekleşen projesi ise mini bulgur fabrikası. BM Küçük Destek Programı ve Ankara Kalkınma Ajansı’nın desteğiyle kooperatife, bulgur öğütme ve işleme makinesi gelmiş. “Artık kadınlar fabrikatör oldu” diyen Ar, bulgur üretiminden kaynaklanan su ayak izini azaltmak için de “gri su” depolama sistemi kurulacağını anlatıyor: “Üretim esnasında bulguru ve diğer sebzeleri yıkamak için çok su harcıyoruz. O suyun doğrudan atığa gitmesine gönlümüz razı olmadı. Gıda yıkadığımız için hiçbir deterjan kalıntısı olmayan hatta gıdadaki vitamin ve mineralleri barındıran o suyu tarlalarımızda kullanmak istiyoruz. Bunun için yer altına büyük bir depo yapılıyor. Bittiğinde artık su ayak izimizi de azaltmış olacağız. Zaten kompost gübre tesisimiz sayesinde neredeyse hiç organik atığımız yok. Şimdi de köydeki çocuklara ve tüm kadınlara kompost dersleri vermeye başladık. Köyün tüm organik atığının, toprağa besin olmasını sağlayacağız. Atık yağları da Arap sabunu yapmak için kullanacağız. Kullanılmayan sazlıklar var. Onları da sepet yapımında kullanmayı hedefliyoruz. Bunun için köyde sepet örmeyi öğreteceğiz. Burada alternatif bir üretim bir modeli yaratma çabamız var. Gençler de gelsin karpuz kabuklarından sirke yaparak, gıda atıklarını kompost gübreye dönüştürerek döngüsel üretimi deneyimlesin istiyoruz.”

Yazının devamı...

Bir tutam toprak için 300 yıl gerek

5 Aralık 2021

Toprak kaybı Türkiye için hayati bir sorun. Her 10 yılda 1 santimetre kalınlığında toprağımızı erozyon, kuraklık, kentleşme ve yanlış tarım uygulamaları nedeniyle kaybediyoruz. Oysa o 1 santimetre toprağın oluşumu için en az 300 yıl gerekiyor.

Bugün “Dünya Toprak Günü”. İnsanlık her neye sahipse hepsini toprağa borçlu. Sofradaki ekmek de ondan, üzerindeki ceket de. Ama aynı insanlık, toprağa karşı bir o kadar da hoyrat. Rant uğruna betona gömmekten, daha fazla ürün diye derin sürüp, zehre bulamaktan hiç mi hiç çekinmiyor! Günün sonunda geriye artık ekilemeyen, canlılığını yitirmiş, erozyona uğramış koskoca bir çöl kalıyor. Oysa kaybedilen her metrekare toprak, gelecek kuşakların gıda hakkının gaspı anlamına geliyor.

Bugün dünya genelinde her 3 tarladan 1’i artık ekilemez durumda. Gezegenimizde her yıl 75 milyar ton toprağı, arazi tahribatı nedeniyle kaybediyoruz. Bunun maliyeti yıllık 400 milyar dolar olarak hesaplanıyor. Bu tablonun tahıl üretiminde 7.6 milyon tonluk bir düşüşe sebep olduğu öngörülüyor. Toprak azaldıkça ve verimsizleştikçe, açlık ve gıda fiyatlarındaki artış kaçınılmaz oluyor.

Canlılığını kaybediyor

Toprak canlı organizmaları barındıran bir ekosistem. O ekosistem hastalandığında, üzerinde yaşayan canlılar da sağlığını kaybediyor. Fakat bu somut gerçeğe rağmen, tarımsal faaliyetler uzun yıllardır toprağın sağlığını bozacak şekilde yürütülüyor. Önce toprak makinelerle sürülerek canlı katman âdeta hançerleniyor, sonra da buradan ürün almak uğruna, tonlarca kimyasal (gübre ve pestisit) toprağa saçılıyor. Yıllarca süren bu kısırdöngü, günün birinde toprağın tamamen verimsiz hale gelmesiyle sonuçlanıyor.

Türkiye’deki tarım toprakları bu açıdan kritik bir eşikte. Tarım yapılan toprakların neredeyse yüzde 90’ında organik madde miktarı, “az ya da çok az” olarak nitelendirilen yüzde 2 oranının altında. Yani toprağımız canlılığını kaybetmek üzere. Üstelik dünya ortalamasının 2 katından fazla erozyona maruz kalıyor. Çölleşme Hassasiyet Haritası’na göre, Türkiye’nin yüzde 22.5’i yüksek çölleşme hassasiyetine, yüzde 50.9’u ise orta düzeyde çölleşme hassasiyetine sahip. İşlenen tarım arazilerinin yüzde 59’u, mera arazilerinin ise yüzde 64’ü erozyonla karşı karşıya.

Toprağı iyileştirmek mümkün

Yazının devamı...