Asrın senaryosu

Önce ortaya bir “Müslümanların radikalleşmesi” meselesi attılar. Ki Afganistan’da Rus işgaline karşı direnen Müslümanlara “mücahit ordusu” adını takan, işgalden sonra ülkeyi Afgan rejimine değil, Taliban’a devreden yine kendileriydi. Sonra bu “radikal-terörist İslam” dedikleri şeye karşı açtıkları savaşı Afganistan’ın, Irak’ın ve nihayet Suriye’nin işgaline çevirip, bunun sebep olduğu reaksiyonları da bu işgalleri uzatmak için bahane saydılar.

Sonra Ortadoğu’ya kalıcı bir şekil vermek istediler. Öyle ya! ABD ve ortaklarının işgali yıllarca süremezdi.

Bu plana bölgesel destek kazanmak gerekti. İlk aday, İslam İşbirliği Teşkilatı idi. Ne var ki orada oyunbozan, “eskisi kadar güvenilemeyecek ülkeler” vardı. Nitekim ABD, işgal altındaki Arap topraklarını İsrail’e peşkeş çekmeye başladığında, örgütün dönem başkanı Cumhurbaşkanı Erdoğan, isteyerek ve istemeyerek gelen bütün ülkeleri İstanbul’a toplayıp, ABD hakkında kurulduğu günden bu yana görmediği kadar ağır bir ortak bildiri yayımlatmıştı.

Dolayısıyla, Ortadoğu’ya yeni şeklini vermenin ilk adımı olan 1967’den beri İsrail işgali altında bulunan ve üzerine Musevilerin yerleştiği Filistin ve Ürdün’e ait araziyi, İsrail’in ilhakını tanımak üzere Araplar arasında yeni müttefikler kazanmak gerekiyordu.

Bunu sağlamanın yolu bütün Arap Birliği’ni ikna etmek gibi zor bir plan yerine onları peşinden sürükleyecek bir iki ülkeyi kazanmak yetebilirdi. Mesela kimi?

Kendisini Arap dünyasında radikallerle mücadele adamış Abu Dabi şeyh vekili Muhammed bin Zayed, mesela! Onun “Güvenilir adam” diye Trump ve damadı Jared Kushner’e takdim ettiği Suudi veliahdı Muhammed bin Selman, mesela! Bu ikisine Beyaz Saray’da bir iki özel davet ve ülkelerine Türkiye’ye bile verilmeyen silah sistemlerini satış vaadi; “Yüzyılın Anlaşması” çerçevesinde Filistin topraklarında yatırım sağlama sözü.

Bu arada Mısır’ı da unutmamak lazım; çünkü “Yeni ve Büyük İsrail” Mısır’ın aktif katkısı olmadan kurulamazdı. Başında Müslüman Mısır halkının İslam hassasiyetine hitap eden ve demokratik bir seçimle işbaşına gelerek diğer Arap ülkelerine kötü örnek olan Muhammed Mürsi’nin bulunduğu bir Mısır değil tabii. Abu Dabi, Suudi Arabistan ve ABD tarafından mali her türlü güçlükten kurtarılmış, başında güvenilir bir darbeci generalin bulunduğu Mısır, “Asrın Anlaşması”nın gerektirdiği onayı kolayca verecekti. Yeni iş imkânları sunularak anlaşmayı kabul etmeleri kolaylaştırılacak Filistin halkı açısından Mısır’ın çok önemli bir yeri olacaktı.

Filistin halkı! Onlara bu anlaşmada verilen önem, Kushner’in ifadesiyle, “Ya bu anlaşmayı kabul ederler ya da sefalet içinde yaşamaya devam ederler” cümlesinden ibaretti. Kudüs’ün Filistin’in başkenti olması, Müslümanlar için taşıdığı değer, Filistin halkının refah düzeyinin artmasıyla ilgili bir denklemde elbette yer almıyordu. Filistinliler için belki de en acısı, Kushner’in “Bu anlaşmayı kabul etmezlerse Filistinliler devlet kurmaya ehil olmadıklarını göstermiş olacaklar” sözü olsa gerek.