Bizim suçumuz ne?

Cümle âlem biliyor ki; Fatmagül’ün suçu yok.
Eeeee! Bizim suçumuz ne?
Yani benim, sizin, hepimizin...
Suçumuzu söylemeden cezamızı kesip de benzini dört liraya dayadınız.
Hayır dört liraya dayamadınız, üstüne bir kuruş da geçirdiniz.
Dört lira kısmı kazık, bir kuruş kısmı da ucundan azıcık...
Sizi bilmem, benim canım yandı...
Şunu da bilin ki ey millet; Kazıklı Voyvoda bile böyle kazık çakmamıştır. Kazıkları yağlamıştır.
Bize reva görülen bu kazık ise, dallı budaklı. Dört lira kazığın gövdesi, bir kuruş da dalı budağı.
* * *
Bu yazıyı cumartesi günü sabah evden çıkmadan yazıyorum.
Hızımı alamadım, canımın ne kadar yandığını anlatmak için bilgisayarın klavyesine bütün gövdemle abandım. Tuşlara hırsla basıyorum.
Bir yandan da kafamın içinde tasarruf tilkileri gezdiriyorum.
Meselâ hafta içinde gazeteye giderken arabayı almasam. Kentkart alsam.
Kentkart ihalesinde İzmirlilerin kazıklandığını yazmıştım. Hakkımda hem hukuk hem ceza davası açılmıştı. İster misin şimdi bana Kentkart vermesinler.
Yok canım dedim. O kadarı da olmaz artık.
Hem Kentkart verirken sorgu suale çekecek halleri yok ya.
Hafta sonunda da bir yerlere gidilirse, eş dostla gidiliyor, önceden telefon ederim kime uygun düşerse O’nun arabasına yazılırız.
- Ben katiyen eşi-dostu rahatsız edemem.
Omuz başıma sessizce gelip, pazar yazımı denetleyen eşim Meltem Hanım...
- Niyeymiş o? Tasarrufa karşı mısın?
- Tasarrufa değil de başkasına yük olmaya karşıyım.
Pazar yazılarımı okuyanların bildiği üzere, kendileri aramızdaki bütün konuşma ve tartışmaların da her daim çok haklısıdır.
Bunu bildiğim için uzun boylu tartışıp sonunda pes etmektense hükmen yenilgiyi kabul edip; ”Haklısın” dedim.
Bencilce davranıp eşi dostu rahatsız etmenin anlamı yok. Ama sürekli litresi dört lira bir kuruşa benzin alıp, saltanat da süremeyiz.”
- Güldürme beni, seni okuyan da limuzinle geziyorsun sanacak.
- Sen söyle o zaman, bu benzin zammıyla nasıl baş edeceğiz?
“Kolayı var” dedi dünyanın en iyi ikinci eşi;
Sabahları erken kalkarsın, gazeteye yürüyerek gidersin, Kentkart parası da yanına kâr kalır, hem hafif göbek yaptın, ondan da kurtulursun.
Baş etmenin imkânsız olduğunu bildiğim için “Efendilik ben de kalsın” ayağına yatıp, gülümseyerek konuyu kapattım. Yazıma döndüm.
* * *
Yazıma döndüm, lâfın gelişi.
Kafamda benzin zammı, midem bulanıyor. Hani benzin bu kadar pahalı olunca Zemzem Suyu niyetine içmiş gibiyim.
Dur durak bilmeden düşünüyorum.
Ne yapmalı?
“Ne Yapmalı” deyince kafamda şimşek çaktı.
Bendeniz, iktidar partisinden milletvekili seçilmiş, Türkiye Büyük Millet Meclisi Anayasa Komisyonu Başkanı olmuş, Hukuk Doktoru ve Profesörü Burhan Kuzu Bey’in milletimize veciz bir şekilde anlattığı gibi “Bu milletin başına belâ olmuş” ve de her türlü kötülüğün anası durumundaki 68 kuşağındanım.
Kenan Evren’in bile aklına gelmeyen dahiyane bir teşhisle Hukuk Doktoru ve Profesörü Burhan Kuzu Bey tarafından “Baş Belâsı” olduğu tespit edilen 68 kuşağının en çok tartıştığı kitaplardan biri de Lenin’in “Ne Yapmalı-Hareketimizin Canalıcı Soruları” kitabıydı.
Kitabı en az iki kere okumuşluğum vardır. Dört lira bir kuruşa dayanan benzin zammına karşı belki bir faydası olur diye kendi kendime “Bu Durumda Ne Yapmalı?” diye sorup, cevabını aramaya başladım.
* * *
“Saçmalıyorsun” dedi, omuz başımda duran dünyanın en iyi ikinci eşi,”Lenin sosyalizmin pratik sorunlarını tartışır o kitapta, senin derdin ise kapitalist sistemin tabii bir sonucu halktan dolaylı yoldan fahiş vergi alınması. Çayla çorbayı karıştırma”
- Bu sefer gerçekten çok haklısın, dedim. Bu zam ne yapacağımı şaşırttı.
- Kolektif Yumurta Şenliği yapın,
- Ne yapalım, ne yapalım?
- Siyasal Bilgiler öğrencileri gibi canım, kolektif yumurta şenlikleri düzenleyin. Yumurta şenliklerini geleneksel hale getirin.
- Nasıl? Ne zaman? Nerede?
“Onu da okuyucularına sor” dedi, ekledi:
“Bozuk yumurta ile yaparsanız daha da iyi olur, kokusu bayıltır.”
“Çok güzel” dedim. “Acaba diyorum bundan sonra pazar yazılarını benim yerime sen mi yazsan?”
Cevap bile vermeden çayını içmeye başladı her zaman çok haklı olan, dünyanın en iyi ikinci eşi...

Lütfen okuyun BAKIŞ AÇISI
“Bir şapka üreticisi işe aldığı iki pazarlamacıyı Afrika’ya göndermiş.
İlki kısa süre sonra şu mesajı iletmiş:
Burada kimse şapka giymiyor,
satış imkanı yok...
İkincisinin mesajı ise şöyleymiş:
Burada kimsenin şapkası yok,
satış imkanı çok...

Başbakan’ın banka hesapları
NURİ NENCAN
Yıl 1964 ya da 1965. Yassıada duruşmalarında mahkum edilen Cumhurbaşkanı rahmetli Celal Bayar ve damadı Kütahya Milletvekili merhum Dr. Ahmet İhsan Gürsoy’un Haksız İktisap davalarına bakıyorum.
Bilindiği gibi, 1960 İhtilali’ni yapan komuta kadrosu, Başbakan Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan ile birlikte Celal Bayar için de idam kararı vermişlerdi. O zamanki Ceza Kanunu’na göre 65 yaş üzeri “idam edilemez” hükmü gereğince rahmetli Bayar idamdan kurtulmuştu.
15 günde bir, Ankara yolu ile Kayseri’ye gider, Bayar’la beraber olurdum.
O günleri yaşamış olanlar hatırlarlar.
O tarihlerde Demokrat Partiye ve O’nun yönetimine karşı olanlar, (tıpkı şimdi Başbakan’a olduğu gibi) Celal Bayar’ın İsviçre Bankalarında 103 milyon Dolar’ı olduğunu, haftalarca iddia etmişler ve gazetelerde günlerce yer almıştı.
Bu yayınlar Bayar’ı son derece rahatsız ediyordu. Bir gün bana, şu yetkiyi verdi ve şöyle dedi: “Lütfen benimle yaptığın konuşmaları açıkla, benim İsviçre’de bir kuruş param yok. Var diyen ısrarlı ise, vekalet vererek, bana ait olduğu iddia edilen paraları alsınlar. Şimdiden helal ediyorum...”
Biz bu görevi yerine getirdik.

Bizim suçumuz ne
Ama hiç kimse vekalet istemedi.
Gelelim bugüne; Sayın Başbakanım, neden bu kadar sinirleniyorsunuz?
Bunu söyleyenler de, yazanlar da, haberin yalan olduğunu biliyorlar. Söylediğiniz gibi; olmayan bir şeyin ispatı olur mu?
İsteyenlere verin vekalet...
Tabii isteyen çıkarsa...
Sayın Ahmet Davutoğlu, hem de gülerek ne güzel şöylemiş; “Bana tehlikeli bir insan demişler. Aynaya bakıyorum. Tehlikeli yüz göremiyorum...”
Siz de öyle yapın.
Ya da Deniz Baykal gibi aynaya bakın gülümseyin.

Torunum ve kadınlarımız
KONUK: ERTAN ÜLKÜ
Bizim kültürümüzden gelen bazı gelenekler çok güzel ve önemlidir. Oğlunuzun sünneti, askere gönderilen gençlerin coşkusu, oğlunuz veya kızınızın düğünündeki heyecan ve ilk torununuzu kucağınıza alışınız gibi...
Bunlar, hayatımızın hep, dönüm noktası olan olgular.
Ama bunların içinde bence en önemlisi ilk torununuzu kucağınıza alışınızdır. Ona ilk dokunuşunuz, ilk kokusunu içinizde hissetmeniz, minik ellerinin parmaklarınız arasında kayboluşu. Hayatınızdaki her şeyin o an yok olup sadece o güzelliği içinizde hissetmenizdir.
Eğer torununuz kız ise onun geleceğini 2 kere düşünmeniz gerekir.
İleri demokrasi sancılarını çeken ülkemizde kadınlarımız kağıt üstünde var olan ama bir türlü uygulanmayan haklarına tam olarak ne zaman kavuşacaklar?
Ne zaman kadın-erkek eşitliği bir söylev olmaktan çıkıp hayatın doğal bir gerçeği olarak kabullenilecek, hak aramaya çıkan üniversiteli kızlarımız haklarını yerlerde sürüklenerek değil de doğal platformlarda konuşarak elde edecektir?
Ne zaman Anadolu’da yaşayan kızlarımız hiçbir baskı altında kalmadan okullarına gidecekler?
Ne zaman Anadolu’daki Ünzileler “köylerinin çitlerinin dışında” da bir hayat olduğunu öğrenecekler?
Bunlar sadece bir kısmı.
O zaman kız torun sahibi olmak zor diyorum ama umudumu yitirmiyorum.
Şimdiden kadınlarımızın, kızlarımızın, torunlarımızın özgürlüklerini, haklarını korumak için mücadele ediyorum.
Özgür düşünen her ailenin de gelecek için bu yolda yürümesini temenni ediyorum.
İşte en basitinden bu sebeplerden Türk kadınının savaşçı, mücadeleci ruhuna ihtiyaç var.
Onun için modern bir Türkiye istiyorsak kadının sivil inisiyatifte yerini almasına ihtiyaç var.
1922’de işgale karşı çıkan, cepheye sırtında cephane taşıyan, askerin çaputunu diken devrimci Türk kadını gibi modern Türkiye’yi yaratan idealist Türk Kadınına ihtiyaç var. Onun da yolu sivil inisiyatifte kadının gücünün daha fazla hissettirilmesinden geçiyor. Erkek egemen feodal toplumlarda kadın egemenliği baskı altında tutuluyor.
Bu baskının kaldırılması için mücadele etmek gerekiyor.
Eğitimli kadın demek; sadece bilimsel eğitim değildir.
Sosyalleşme, katılımcılık, ortak mücadele becerisi, paylaşımcılıkta eğitimli kadın anlamı taşır.
Bu ülkede kabullenen, boynu bükük kadınlara değil; idealist mücadeleci kadınlarca örgütlenmiş kadınlara ihtiyaç var.
Erkek egemen toplumdan eşit egemenliklerin olduğu bir toplum bizi muasır medeniyetler seviyesine sokar.
Hayatın her evresinde var olan kadınlara sadece 8 Mart Dünya Kadınlar Günü yetmez.
Eğer cumhuriyet kadını bu ülkede bazı riskler görüyorsa, onu iyi yönetmenin yolu katılımcı sivil inisiyatifi iyi çalıştırmak ve sorumluluk üslenmekten geçer.

Bir fıkra...
Pamuk Prenses, Süpermen ve Pinokyo
Bir gün Pamuk Prenses, Süperman ve Pinokyo yürüyüşe çıkmışlar...
Yürürlerken önlerine bir tabela çıkmış.
“Dünyanın En Güzel Kadını Yarışması” yazıyormuş.
- Bu yarışmaya katılıyorum, demiş Pamuk Prenses.
Yarım saat sonra arkadaşlarının yanına dönen Pamuk Prenses’e sormuşlar; Ne oldu?
- Birinci oldum, demiş.
Yürüyüşlerine devam ederken bir tabela daha görmüşler.
“Dünyanın En Güçlü Adamı Yarışması”, yazıyormuş üstünde. Süpermen; “Bu yarışmaya katılıyorum”, demiş. Bu kez Süpermen’e sormuşlar. O da; - Şüpheniz mi vardı? demiş...
Daha sonra bir tabela daha gelmiş.
“Dünyanın En Yalancı İnsanı Yarışması”, yazıyormuş üstünde.
- Bu yarışmaya katılıyorum, demiş Pinokyo.
Yarım saat sonra arkadaşlarının yanına gözyaşları içinde dönen Pinokyo’ya sormuşlar;
- Ne oldu?
- Kim ulen bu Türkiye diye bir ülkeyi yöneten adam? diye sormuş Pinokyo!...