Denizin türküsü

1 Ağustos 2017

“Cuma günü sabahın sekizinde Saltes’teki kum setinden yola çıktı.”

Kristof Kolomb, 3 Ağustos 1492

3 Ağustos 1492 tarihinde Cenevizli denizci Cristoforo Colombo ya da söylenile geldiği gibi Kristof Kolomb, üç gemi ve yanındaki denizcilerle birlikte İspanya’nın Cadiz Boğazı’ndan geçerek sonu bilinmeyen bir yolculuğa çıktı. O zamanın algısıyla belki de öcülerle karşılaşılacak, deniz canavarlarıyla savaşılacak bir yolculuktu bu. Ne kadar süreceği konusunda bir tahmin vardı ama test edilmiş bir şey değildi bu. Belki de yolculuk esnasında sonsuz bir boşluğa düşeceklerdi. Daha da kötüsü ve en gerçekçi olanı karaya bitmeden erzakları tükenecekti.

Limandan ayrılan Santa Maria ve diğer iki gemi bir yıl boyunca bir daha deniz feneri göremeyecekti. Daha vahim olanıysa haftalarca karaya ayak basamayacaklardı. Deniz fenerlerinin kılavuzluğu olmadan geceler boyu kapkaranlık, yer yer fırtınalı bir yolculuğun sonunda bir denizci, tam iki ay ve bir hafta sonra yeni karayı görür. 12 Ekim sabahı gerçekleşen hadise yeni dünyaya, Avrupalıların ilk adımı olur. Sonrasında dünyada hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı tabii…

Kolomb, o yol boyunca neler hissetti, neler düşündü? Seyir defterlerine yazdığı kadarıyla bilebiliyoruz. Peki ama ya imkanı olsaydı neler dinlerdi? Yazının bundan sonrası hayal ve anakroni içermektedir. O hayal ki bugünkü şartlarda şehir hatları vapuruna bile yetişemeyen gemilerle hiç bilinmeyen bir yola çıkmayı insana göze aldıran şeydi.

En son deniz fenerini Portekiz açıklarından geçerken görmüştü Kolomb muhtemelen. Bugünkü devir olsa Dulce Pontes’e ait “Cançao do Mar” şarkısını (Denizin Türküsü) dinlerdi. Sonrasında da sürekli olarak Eleni Karaindrou’dan “Eternity and a day”. En çok da sonsuzluğun kucağında yeni bir güne başlarken dinlerdi muhtemelen.

Yazıktır ki Kolomb, bu şarkıların hiçbirini bilemedi. Daha da yazığı ayak bastığı yerin aslında neresi olduğunu idrak etmek başka bir hemşerisine nasip olacaktı. Ki bu idrak, koskoca kıtanın adının onun ismiyle anılmasını sağlayacaktı. Stefan Zweig’ın “Amerigo” biyografisi, yazarın diğer muhteşem biyografi çalışmaları gibi bunu da harika bir şekilde anlatır. Kolomb’un yolculuğunu Türkçeye de basılan seyir defterleri dışında bir kaynaktan okumak isteyenler de Joachim Leithauser’in “Ufkun Ötesindeki Dünyalar” kitabına göz atabilir.

Mezarı bugün Sevilla’da bulunan Kolomb’dan geriye günümüz dünyasının en güçlü devletinin başkent bölgesinin adı, Güney Amerika’da, Escobar dizisile yeniden gündemde olan bir ülkenin adı ve Kanada’da koskoca bir eyaletin ismi kaldı. Kolomb’un ölümünden beş yüz yıl sonra İspanya’nın büyük müzisyeni Jordi Savall de kaşife bir albümle saygı duruşunda bulunmayı ihmal etmedi.

Yazının devamı...

Hayatta kalmak zaferdir

28 Temmuz 2017

2010 yılının yaz aylarında bizi sinema öğrencilerinin öykündüğü, hayat hikayesinden kendimize pay çıkardığımız bir yönetmenin yeni filmi gösterime girmişti. Uzun süre beklediğimiz Inception için Avşar Sineması’nda benzerini pek hatırlamadığım bir kalabalıkla filmi izlemeye başlamıştık.

Filmin sonunda, okuduğumuz bölümü bırakmaya, icabında yeniden üniversite sınavına hazırlanmaya karar vermiştik. Çünkü Christopher Nolan artık yapılabilecek her şeyi yapmıştı bizim gözümüzde. Gençlikti, heyecandı deyip o anki duygularımız geçiştirilebilir. Evet, sonuç olarak gelecek kaygısı ve bunun gibi etkenler nedeniyle üniversiteyi bırakmadık. Ancak her Christopher Nolan filminde benzer bir düşünceyle ayrıldım salondan.

En son dün akşam bir seneden fazla bir süredir beklediğim Dunkirk’ü izleme fırsatını yakaladım. Nolan, tıpkı son Batman filminin başındaki uçak sahnesinde olduğu gibi “başı böyleyse sonunda kim bilir daha ne olacak?” cümlesini sordurdu bana. Bundan sonrası azıcık spoiler içerebilir ama bence dert etmeyin, zira bir Nolan filmi Nolan çekti diye izlenir.

Kansız ve düşmansız savaş

Kuzey Fransa’daki bol gelgitli ve alabildiğine uçsuz bucaksız Dunkirk sahilinde, geniş kadrajlar dolu film, Hans Zimmer’in gerilimi katbekat arttırdığı müzikleriyle Nolan filmografisindeki başyapıtlar arasında yerini almış oldu. 1940 yılında İkinci Dünya Savaşı’nın en kanlı savaşlarının yaşandığı yerlerden biri olan Dunkirk’te mahsur kalan müttefik askerlerinin tahliye hikayesini işleyen film, başarılı oyunculuklarıyla da dikkat çekiyor.

Neredeyse tek bir kanlı sahne olmadan savaşı, tek bir Alman askerini göstermeden düşmanı anlatmış Nolan. Doğrudur, bir iki yerde ülkesi İngiltere’nin gururunu okşuyor Nolan. Buradaki mesele, bunu yaparken de estetize edilebilmiş olması. İngilizlik kavramının simge isimlerinden Edward Elgar’ın bestelerine de göndermelerin yer aldığı Hans Zimmer’a ait müzikler de elbette gözden kaçmadı. Zimmer, bugüne kadar yaptığı gibi yine insan psikolojisine dokunan müziklerle zaten gerilimli bir şekilde ilerleyen filme daha da güçlü bir ambiyans eklemeyi başarmış.

Filme dair en güzel noktalardan biri, tek bir hikaye yerine birbirinden farklı zaman, mekan ve insanlara dair öykülerin bir noktada başarılı bir şekilde örülmesi olmuş. Yani salt bir kahramanın yolcuğu yok, kahramanlar var.

Gün itibariyle imdb sitesinde 8.6 puana sahip olan film, otoriteler tarafından tarihin en başarılı savaş filmleri arasında gösterilmeye başlandı bile. Nolan’ın son dönemde alıştığımız uzun filmlerine nazaran biraz daha kısa sürse de, bir an bile olsun bitmeyen gerilim ve onu takip eden müziğiyle zaman kavramınızı yitirebileceğiniz bir 106 dakika sizi bekliyor. 100 milyon dolara mal olan film ilk hafta sonunda yalnızca ABD’de 50 milyon dolarlık bir hasılat yaptı.

Yazının devamı...

İyi ki doğdun Kubrick

26 Temmuz 2017

Onun hikâyesinin başlangıcı hemen hemen her göçmeninki gibiydi. New York’ta, Macaristan’dan kalkıp gelmiş bir ailenin bebeği olarak hayata gözlerini açtığında takvimler 26 Temmuz 1928’i gösteriyordu. Gelecekte sinema tarihinin en büyük yönetmenlerinden biri olarak karşımıza çıkacak olan Stanley Kubrick’in yaşam macerası böylece başlamıştı.

21 yaşındayken ünlü Life dergisine önce dışarıdan sonrasında kadrolu fotoğrafçılık yapmaya başlayan Kubrick, zamanla tutkuyla bağlı olduğu sinemaya, mevcut filmlerin daha iyisini yapabilmek adına geçmeye karar vermişti.

Bu karar, sırf Stanley Kubrick için değil, biz sinema tutkunları için de bir dönüm noktası oldu. Life dergisinde kalsa mutlaka çok güzel kareler yakalayacak, gelecekteki bir günde de derginin fotoğraf müdürü olacaktı. Ancak Stanley Kubrick o mükemmeliyetçi ve hırslı yapısıyla konfor alanına sıkışmak yerine yeni bir atılımı seçti.

Sinema Yılları

Boksör Walter Calter’ın hayatını anlatan kısa belgeselle sinemaya adım atan Stanley Kubrick, 1951–1953 yılları arasında ağırlıklı olarak kısa film çekimleriyle uğraştı. 1953’e gelindiğinde ise ilk uzun metrajlı filmi olan “Fear and Desire” ile hem kendisi hem de insanlık için büyük kabul edilebilecek olan adımı atmıştı. Sonrası ise sinema tarihi açısından her biri ayrı bir başyapıt olan on üç film…

2001: Uzay Yolu Macerası filminin giriş sekansı bugüne kadar izlediklerim arasında belki de en etkileyici olandı. Tabii Arjantin yapımı “Gözlerindeki Sır” (El Secreto de Sus Ojos) filminin ünlü stadyum sahnesini es geçmeyeceğim. Hala izlememiş olanların çok şey kaçırdığı filmlerden biridir o da.

Kubrick’e dönecek olursak; her filminin bende bıraktığı iz ayrı olsa da Zafer Yolları, 2001: Uzay Yolu Macerası, Cinnet, Barry Lyndon ve Full Metal Jacket. Film çekimleri için ortalama beş yıl ayıran yönetmenin en sık film ürettiği dönemse 1950 ve 1960’lı yıllar oldu.

Keşke hazırlık aşamasında kalan Napoleon filmini çekebilseydi. Keşke Umberto Eco’nun “Foucault Sarkacı” romanını “unfilmable” bulmasaydı. Kim bilir ortaya daha neler çıkmış olacaktı. Elbette elimizde olanların kıymetini bilenlerdenim. İyi ki hayatın gidişatı Stanley Kubirck’i sinemaya yönlendirmiş.

Yazının devamı...

Hayatımın en özel konseriydi, biliyordum

25 Temmuz 2017

1817 yılının Viyana yazına gidelim. Huysuzluğuyla olduğu kadar dehasıyla da herkesin saygı duyup canlı dinlemek için heveslendiği Ludwig van Beethoven’in bir konserinde ön sıralarda olduğunuzu düşünün. Üstelik bunu yaparken henüz daha evlenmemiş, çoluk çocuğa karışmamış bir yaşta olduğunuzu da hesaba katın. Yani önünüzde daha uzun yıllar var ve ileride torunlarınıza anlatacağınız harikulade bir anı biriktirmiş oldunuz. Belki de canlı canlı 7. Senfoni’yi dinlediniz…

Şimdi 1817’den iki yüz yıl sonrasına bir İstanbul yaz gecesine gidelim. ENKA Eşref Denizhan Açıkhava Tiyatrosu’nda Fazıl Say’ı canlı canlı hem de sahne içinde evet, sahne içinde izlediğinizi düşünün. Üstelik oturduğunuz konum itibariyle Fazıl Say piyanosunu çalarken bir yandan da sık sık sizinle göz teması kuruyor. Bu bakışlar belki de bir konsantrasyonun eseri ve belki de o an, aslında o ambiyansın bütününde siz hiç yoksunuz. Yine de Fazıl Say’ın konsantrasyonunu bozmamak için size her bakış attığında mum gibi oluyorsunuz…

İşte dün gece de benim tam olarak yaşadığım buydu. İki yüz yıl önce Beethoven’in o konserinde bulunanlar ne kadar şanslı olduklarının bilincindeler miydi bilmiyorum ama ben ben dün gece için kendimi şanslı sayıyorum. Fazıl Say’ı sahnenin içinde, tüm seyircilerin karşısında ve aramızda üç metre varken dinledim. Uzakdoğu yolculuğu öncesi orada çalacağı repertuarla karşımıza çıkan piyanist, Beethoven, Chopin, Satie ve kendi bestelerini çaldığı gecenin sonunda dakikalarca ayakta alkışlandı.

Özellikle Chopin’in Noktürn Do minörü ve Satie’nin Gnossienne 1’i çalındığı an, arkada eşlik eden cırcır böcekleri kısa bir süreliğine de olsa insanı hayatın tüm sorunlarından uzaklaştırma kudretini sergiliyor.

Böyle anların kıymetini daha yaşarken bilmeye çalışan biri olarak dün akşam ENKA Eşref Denizhan Açkhava Tiyatrosu’nda tanıklık ettiğim Fazıl Say konserinin, hayatımın en özel anılardan biri olacağını söyleyebilirim.

Kim bilir, belki bundan 45 sene sonra torunlarıma yüzyılın en büyük müzisyenlerinden birini defalarca göz göze gelerek dinlediğimi anlatarak hava atarım. İyi ki müzik var...

Yazının devamı...

İlham perisi

20 Temmuz 2017

Müziğin popüler kültür enstrümanı olduğu İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde özellikle rock grupları sayısında patlama yaşanmıştı. Bilhassa İngiliz kökenli ve ağırlıkla gençlere hitap eden gruplar The Beatles’ın açtığı yolda ilerlediler.

Rolling Stones, Pink Floyd, Queen, Depeche Mode, Oasis ya da Coldplay gibi gruplar bu İngiliz müziğinin her on yıllık dönem için taşıyıcısı konumunda oldular. İyi ki bu insanlar bir araya gelip müzik üretmişler. İçlerinden bazılarının müzikal macerası bir şekilde sonlansa da geride bıraktıkları muazzam bir miras var.

Ekseriyetle lise yıllarına tekabül eden yaş aralıklarında başlayan müzikal serüven bu grup üyelerinin gelecek rotalarını da çizdikleri dönem anlamına geliyor. Kafa dengi grup üyeleri bulmak işin en önemli kısmı olsa da çarpıcı bir isim de gruplar için hayati öneme sahip.

Oliver Cromwell’ın başta olduğu dönemi saymazsak tarih boyunca hep hanedanlar tarafından yönetilen İngiltere’de –Aslında Britanya demeliyiz- kurulacak olan bir müzik grubu için herhalde en iddialı ve çarpıcı isim Queen olurdu. Nitekim grubun isim babası Freddie Mercury, kendisine yakışır bir şekilde bu mükemmelliğe imzasını atmıştı.

Ancak Freddie Mercury ve yaptığı harika işler başka yazıların konusu olacak. Amacım konuyu bir şekilde bu Britanyalı gençlerin kurdukları müzik grupları ve seçtikleri isimlere getirmek. Büyük patlamasını lise yıllarıma denk gelen dönemde yapan bir grup var ki müzikleri kadar isimleriyle de beni etkilemişti. Matt Bellamy önderliğinde kurulan Muse’dan bahsediyorum velhasıl…

En büyük olayı ilham perilerinden gelen yardımı iyi şekilde kullanmak olan bir müzisyen topluluğu için Muse’dan daha güzel bir isim olabilir miydi? “Derdi olan” gruplar arasında yer alan ve popüler kültür içinde kalmakla birlikte hayata karşı tavır koymayı ihmal etmeyen Muse, ismini mitolojik ilham perisinden alıyor.

Birliktelikleri boyunca yedi albüm üreten Muse, 2017’yi boş geçmeyip “Dig Down” teklisiyle bizi mutlu etti. Yeni albümün müjdesi de 2018 için verilmiş oldu.

Ortaya çıkardıkları albümlerle bugüne kadar ilham perisiyle güzel işler ortaya çıkardıkları aşikâr olan Muse’u yıllardır İstanbul’da dinlemek bir türlü kısmet olur. Bu yılı da açıklanan programlar doğrultusunda es geçersek gözümüzü 2018’e müstakbel yeni albüm turnesine çeviriyoruz.

Yazının devamı...

Sevgili Brütüs

18 Temmuz 2017

Bernard Shaw’ın kapı komşusu, H. G. Wells’in dostu, Robert Louis Stevenson’ın mektup arkadaşı. Bitmedi! Rudyard Kipling ve Arthur Conan Doyle gibi isimlerden oluşan kriket takımının kurucusu…

O devirde İngiltere’de eli kalem tutan bunca insanın yolunun kesiştiği isim olan Sir James Matthew Barrie’den söz ediyorum. Bu isim, yazdığı bir kitap, adının çok ötesine geçip masallaştığı için belki kimisine tanıdık gelmeyebilir. J. M. Barrie, çocukluk çağında hemen hemen herkesin izlediği ve üstünde iz bırakan Peter Pan’ın yazarı.

Yazdığı Peter Pan birçok kez çizgi filme uyarlansa da kendi hayatı ne üzücüdür ki henüz beyazperdeye taşınmamıştır. Zira yazarın ömrünün ilk yıllarından başlayarak sinemanın olmazsa olmazlarından olan dram peşini bırakmaz. Kendisi henüz altı yaşındayken kardeşi vefat etmiş, ardından annesi bu acının pençesinde derin bir depresyona girmiş olan Barrie’de bu yaşadıkları silinmez yaralar açar.

Küçüklüğü acılarla geçtiğinden ileride kendisini sorumluluğunu üstlendiği Llewelyn Davies ailesinin çocukları ona hem Peter Pan’ı yazmada ilham kaynağı olacak hem de kitabını ilk okuduğu dinleyici grubu olacaktı. Neverland ile kurduğu dünya ondan sonra gelecek olanlara da ütoya kapılarını daha fazla aralama imkânı verecekti.

Ancak ne yazıktır ki J. M. Barrie’nin Peter Pan dışındaki eserleri Türkiye’de pek bilinmiyor. Zira çeviriler yok gibi. Benim tespit edebildiğim Peter Pan dışında üç çeviri eseri mevcut. Yazıyı yazmaya başlamadan evvel Mina Urgan’ın “İngiliz Edebiyatı Tarihi” kitabını kurcalamama rağmen yazar hakkında bir bilgiye rastlayamadım. Dilerim gözümden kaçmıştır.

Geçtiğimiz günlerde Maya Kitap güzel bir işe imza atıp Barrie’nin “Sevgili Brütüs” ismli tiyatro oyununu çevirmiş. Bir kır evinde sekiz misafirin ormanın farklı yerlerine dağılıp sonrasında hayata dair ikinci bir şansla sınanmalarını konu alan fantastik öğelerle beslenmiş oyun, yazarın tıpkı diğer eserleri gibi varolanın dışında, alternatif bir dünya kurgusu barındırıyor. Merak etmeyin, oyun hakkında başka bir şey söylemeyeceğim.

Barrie’nin yazdığı başka bir eseri okuyup belki de Peter Pan etkisi arayanların şans vermesi gereken bir kitap Sevgili Brütüs. Gerçeküstü öyküleri sevenler, özellikle siz kaçırmayın.

Yazının devamı...

Zarafetin simgesi Grace Kelly

14 Temmuz 2017

Birkaç yıl önce müzik dergileri genç bir adamı sesinden ötürü yeni Freddie Mercury ilân etmişti. Tamam, sesi ortalamadan iyiydi ama Freddie‘ye benzetmek epey bir abartılıydı. Mika isimli bu genç müzisyen Grace Kelly isimli şarkısıyla kısa sürede listelerde yukarıya tırmanmıştı.

Grace Kelly gibi olmak isteyip de olamayan birinin tempolu bir dramıydı bu şarkı. O dönemler Grace Kelly ismi benim için sadece evdeki sinema ansiklopedisinde hakkında yazılan bir sayfalık yazıdan ibaretti.

Şarkı, o dönem Mika’ya şöhret kazandırdı kadar bana da dünyanın en güzel ve zarif insanını tanıma fırsatı verdi. Bu yüzden o şarkıya minnettarım. Çok geçmeden Grace Kelly hakkındaki filmleri biraz zor olsa da edinip izledim. En sevdiğim, Arka Pencere mi Hırsızlar Kralı mı hâlâ kararsızım. Her ikisi de Hitchcock klasiği olan bu filmler benim gözümde Grace Kelly’nin daha da devleştiği anlar oldu.

Neydi Grace Kelly’yi bu kadar özel kılan? Neden Marilyn Monroe bir pop ikon olarak nevresim takımlarında bile yer bulurken Grace Kelly yalnızca çok özel duvarları süslüyordu? Monaco Prensesi olmasaydı da öyle bir unvanı kendisinde kolaylıkla taşıyacak zarafeti sahipti Grace Kelly. Belki de onu ayrı ve özel kılan buydu. Aura dedikleri şey bu olsa gerek. Bunu oyunculuğunda ve hatta duruşunda görmek mümkündü. Giyimiyle, oyunculuğuyla aşırıya kaçmadan başarı basamaklarını hızlıca yükselmişti. Bu noktada adı anılması gereken diğer iki isim Audrey Hepburn ve ve Grace Kelly ile birlikte aynı yıl aramızdan ayrılan Ingrid Bergman.

En İyi Kadın Oyuncu Oscarı’nı aldıktan bir süre sonra aşkı uğruna sinema kariyerini noktalayan Grace Kelly, belki kendisi için en doğru kararı vermişti ama gelecek kuşakları onun zarafetinden mahrum bırakmış oldu. Bir trafik kazası sonucu 1982 yılında, 52 yaşında hayatını kaybeden bu muhteşem kadın, geride kendisi gibi zarif çocuklar ve torunlar bıraktı. Monaco prensesleri onun zarafeti bir miras olarak üzerlerinde taşımaya devam ediyorlar. Eşi Monaco Prensi Rainier, vefat edene kadar Grace Kelly’nin anıları ile yaşamayı seçip onsuz geçirdiği 23 yıl boyunca başka bir evlilik yapmamayı tercih etmişti. Ne büyük bir aşk?

Hırsızlar Kralı filminden rol arkadaşı Cary Grant, kendisine yöneltilen dönemin en iyi aktrisi kimdir sorusuna tereddütsüz Grace Kelly cevabını vermişti. Çağın başına gelen en güzel şeylerden biri olan Grace Kelly, bugünün anlamsızlığı karşısında hâlâ estetik arayışlar içinde olanların sığınacağı bir liman gibi hafızalarda yer etmeye devam edecek.

Zarafet neydi?

Zarafet, Grace Kelly’ydi…

Yazının devamı...

Her yaşın güzelliği

10 Temmuz 2017

Frank Sinatra orijinali Fransızca olan besteyi “My Way” adıyla İngilizce okuduğunda yüzyılın en büyük klasiklerinden birine imza atmıştı. Bu, bir nevi onun otobiyografisi gibiydi. Kaybedişleri, zaferleri, üzüntüleri, sevinçleriyle dolu bir yaşamın muhasebesi birkaç dakikalık bir şarkıya sığmış gibiydi.

Elbette tek otobiyografik şarkı değildi bu. Adını müzik tarihine yazdıran nice insan bu yoldan gitti. Sezen Aksu, “Hayat sana teşekkür ederim” demişti. Zeki Müren, her şeye meydan okurcasına “İşte benim Zeki Müren” diyordu. Freddie Mercury, son demlerini yaşadığı hayatı bir gösteriye benzetip ne olursa olsun devam ettirmeyi savunuyordu.

Öte yandan Charles Aznavour, doğal olarak hatalarla ve onların yol açtığı pişmanlıklarla dolu bir hayatla hesaplaşıyordu “Hier Encore”da. Nasıl akıp geçtiği tam anlaşılamayan bir hayata dair geriye dönüşün imkânsızlığının hüzünlü bir kabulüydü bu şarkı. Bir daha asla gelmeyecek olan yirmili yaşlarına dair duyduğu özlem, şarkının sonuna damgasını vuruyordu.

Başkalarıyla kavga etmeyi, meydan okumayı seven biri olsam şarkım “My way” olurdu. Kavgam ve hesaplaşmam kendimle olduğundan “Hier encore”u daha çok sevmeyi tercih ettim.

Bugün itibariyle yirmili yaşlarını terk eden benim için, beni anlatan daha güzel bir şarkı olabilir mi bundan başka bilemiyorum. Evet, nasıl geçtiği konusunda pek bir fikir sahibi olamadığım yaşlardı bunlar. Anket kâğıtlarında artık dâhil olmayacağım bir yaş grubuna, kişisel geçmişimin bir parçası gözüyle bakacağım. “23 yaşımdayım”, “27 yaşındayım” diyen birini duyduğumda, o yaşlarımdaki bana geri gidip neler yapmış olduğumu hatırlamaya çalışacağım.

Reşit olduğum günü kendime bir söz verip otuzuma kadar olabildiğince çok kitap okumayı, mümkün oldukça fazla müzik dinlemeyi ve aşık olmayı hedef koymuştum kendime. Hepsini yaptığım için otuzlu yaşlarıma depresyonla değil de sadece yirmili yaşları geride bırakmış olmanın hüznüyle giriyorum. Umarım kimseyi üzmemeyi başarmışımdır.

Var olanları muhafaza edip üstüne yeni dostlukları ekleyeceğim bir on yıl benim olsun. Bilenlere soracağım bu yaşların güzelliğini. Ama ekseriyetle yaşarken anlayacağım. Dilerim Ajda Pekkan’ın dediği gibi her yaşın ayrı bir güzelliği olsun.

Yazının devamı...