Anılar Anılar... Buzhane günleri

Sene 1966.... Mart ayı... Lund şehrinde bulaşıkçılık ve garsonluk günleri sona erdi... Sebep biraz da Barbro oldu… Bizim Grand Hotel’in güzel bulaşıkhane şefi... Hikâye uzun. Sonuçta işten çıkışımı istedim. Doğru Kuzey’e liman şehri Helsingborg’a yollandım. Gemilerde iş arıyorum. Liman işletme müdürlüğünde odadan odaya dolaştıktan sonra Amerika’ya gidecek bir yük gemisinde iş buldum. Günde 8 saat denize projektör tutmak... İşim bu olacaktı. Ancak güverte defteri diye bir şey lazımmış gemilerde çalışmak için. Bende o yok... Olmadı. Oralardaki tek arkadaşım Mustafa Avcı haber verdi. Kavlinge (Şevlinge okunur) adlı köyde mezbahada iş varmış. Doğru Scan (Skon) adlı o mezbahaya... Aslında burası hem kesimhane hem sosis salam gibi et ürünleri imal eden dev bir fabrika... Beni mezbahanın buzhanesine verdiler. Adı üstünde: Buz gibi soğuk bir yer... Büyük baş hayvanlar kesiliyor, askıya asılıyor, tavandaki rayların üzerinden buzhaneye geliyor, biz Per adlı yaşlı ve sinirli zatla domuzları buzhanedeki raylara yerleştiriyoruz. Per ben dahil kimseyle muhatap olmaz, akşama kadar kendi kendine konuşurdu. Buzhaneye yerleştirdiğimiz hayvanlar gece sabaha kadar donuyor. Sabah soğuk hava kamyonları geliyor, buzhaneyi boşaltıyor. Böyle bir iş... Parası iyi… Çünkü İsveçliler böyle işlere yanaşmıyor. O yıllarda henüz bizim işçiler de gelmiş değil. Köydeki tek Türk benim.

Anılar Anılar... Buzhane günleri


İşbaşı sabah saat 07’ de... Hayvanlar gelmeye biz onları itmeye bu saatte başlarız... Sıcaklık eksi 10 derece... Bir saat geçmeden bir donma hissi ayaklarınızdaki tahta tabanlı sabolardan yukarı doğru yükselmeye başlar. Saat 10 gibi bir kahve molası vardır. Biraz tatlı bir şeyler yer enerji alırsınız... İşe dönüşte az sonra ayaklarınızdaki yukarı doğru buzlanma yeniden başlar. Donmamak için tek çözüm aralarda bol tatlı yemektir.

Köyde kimse İngilizce bilmiyor. Gerekirse benim çat pat İsveççe ile anlaşmaya çalışıyorum. Gençler pek yanaşmıyor fabrikadaki işlere. Çoğunlukla yaşlılar çalışıyor. Kimseyle konuşmuyoruz ama beni seviyorlar. Biraz da genç bir adamın bu işi yapmasına üzülüyorlar sanırım. Bazıları molada beni çeviriyor: “Sen bırak bu işi git, oku” gibi şeyler söylüyorlar. Fabrikanın müdürü beni çağırdı bir gün... Seni, dedi, Stockholm’deki merkezimize gönderelim, orada kurslara katıl, burada gıda kontrolörü yapalım...

Gıda kontrolü dediğiniz hem parası bol, hem el cepte dolaşıp etleri kontrol etmekten ibaret keyifli bir iş. Teklif güzel ama benim kalmaya niyetim yok. Köyde yalnızlıktan mideme ağrılar giriyor. Mayıs ayı geldi. Öğle üzeri sigara molasına çıktım. Günlerdir hız kesmeden yağan yağmuru seyrettim. Hava gri. Kış geçti, güneşi bir tek gün olsun görmedik. Düşündüm ki, bizim memlekette ağaçlar çoktan çiçeklenmiş, çayırlar yeşillenmiş, etraf günlük güneşlik olmuştur. Pazar günleri çoluk çocuk şarkılar söyleyerek pikniğe koşmaktadır.

İşten o akşam biraz da sıkkın çıktım... Köyün haftada iki üç kez alışveriş ettiğim bakkalına girdim. Adam kasada durur, güzel karısı müşterilere yardımcı olurdu. Birkaç günlük erzak alıp sepete doldurdum. Kasaya geldim. Adam tek tek hesapladı. Cebimdeki para tam tamına karşıladı aldıklarımı. O sırada gözüme Amerika’dan ithal pirinç ilişti. Markası Uncle Sam... Fiyatı 50 öre yani 50 kuruş... Pilav da yememiştim uzun süredir. Canım pilav çekti, pirinci aldım.

Adama:
- 50 öre çıkışmadı, bir daha gelişte veririm, dedim.
Adam gayet sakin:
- O zaman pirinci bir daha gelişte alırsın, demez mi?
Köyde herkes birbirini tanıyor. Adam da beni tanıyor. İki üç günde bir uğruyorum. Ancak yine de 50 kuruşu emanet etmiyor...
O anda başımdan aşağı kaynar sular indi...

Aslında adam kendince haklı. Orası Türkiye değil. “Baba al pirinci canın sağ olsun, hiç vermesen de olur”, gibisinden arabesk ilişkiler yok. Onlar programlı insanlar. Haklılar. Ama böylesi de bize uymaz yani.

O gün köyden ayrılma vaktinin geldiğini düşündüm. Hafta sonunda müdüriyete gidip ayrılmak istediğimi söyledim
Çok üzüldüler. Müdür: “Bir daha gelirsen hoş geldin, sefa geldin” anlamında şeyler söyledi. Bir daha gelirsem işim hazırdı yani. O söz beni mutlu etti. Güven verdi. Sonraki yıllarda (1973 ve 1980) iki kez daha İsveç’e gittim. Ama Kavlinge’ye uğrama fırsatım olmadı.

Anılar Anılar... Buzhane günleri


O yıl Lund Üniversiteden burs bulmuştum. Kalıp okuyabilirdim. Ama düşündüm ki İsveç’in bana ihtiyacı yoktur. Ne benim onlara ne onların bana vereceği bir şey bulunmamaktadır. Ülkeden ayrılırken bir daha geri dönmem diyordum. Oradan Türkiye’ye bakınca hem ülkenin hem insanların erdemlerini gördüm. Memleketi 10 ayda özledim.

İsveç serüveni bana çok şey kazandırdı. Farklı bir toplumu tanıdım. Farklı insanlar tanıdım. Sosyal demokrat bir ülkedeki insan ilişkilerini gözledim. Özgürlüğü tattım. Okuyanlar çok eziyet çektiğimi düşünebilir. Oysa genç adamdım, çalışmanın eziyeti ne olacak? Üstelik açlığın ve yalnızlığın ne olduğunu öğrendim. Sonraki yıllarda defalarca Batı ülkelerine gittim, zaman zaman en lüks otellerde kaldım, görkemli ziyafetlerde bulundum. Hiçbir zaman İsveç’teki işçilik günlerimdeki kadar mutlu olmadım. Bir ülkeyi yaşamak için hayata katılacak, sevgiyi, dostluğu, aşkı, heyecanı, mutluluğu, mutsuzluğu kısaca her şeyi paylaşacaksınız. O zaman “yaşadım” diyebilirsiniz.