BİR SEKA VARDI

Okulların açılmasıyla birlikte velilerin haklı şikâyetleri başladı. Her boy defter ile kâğıt ürünlerinde, kur yükselmesine paralel olarak büyük fiyat artışları var. Kitaplar da aynı şekilde zam görüyor.

Türkiye kâğıdın büyük bölümünü ithal ediyor. Kâğıt hammaddesi olan selülozun ise tamamı ithal.

Bizim SEKA diye bir dev tesisimiz vardı. Adı üstünde, selüloz ve kâğıt üretirdi. Ne oldu SEKA?

Hikâyesini tesise bağlı Giresun AKSU fabrikasının akıbetini anlatarak özetleyelim.

AKSU kâğıt fabrikasına 60 milyon lira değer biçilirken bu kuruluş 2003 yılında 5 milyon liraya Milli Gazete’nin yan kuruluşu Milda’ya satıldı.

Şirket fabrikayı işletemedi. Makinelerini 2010’da 11 milyon liraya hurdacıya okuttu.

2013 yılında Giresun İl Özel İdaresi, fabrikanın 684 dönümlük arazisini 68 milyon liraya Milda’dan satın aldı, konut üretsin diye TOKİ’ye verdi.

Sonuçta Milda, 5 milyon liraya aldığı fabrikadan toplam 79 milyon lira gelir elde etmiş oldu. Ama fabrika yok oldu.

SEKA’nın diğer tesisleri aynı akıbete uğradı. Makineler hurdacıya, arazilere rantçılara satıldı. SEKA sıfırlandı.

Türkiye kâğıdın ne hammaddesini ne mamul maddesini üretebilen bir ülke haline geldi.

Cumhuriyet’in kurduğu hemen tüm sanayi ve tarım kuruluşları benzer uygulamalarla yoklara karıştı.

Kendi kendimizi kurşunladık.

EDA ERDEM

Kadın Voleybol Milli Takımı’mızın kaptanı Eda Erdem başarılarının sırrını şöyle anlatıyor:

“Rengârenk bir takımız biz; birbirinden farklı karakterlerden oluşan, her izleyenin kendisinden bir şeyler bulabileceği, yakın hissedebileceği kadar çeşitliliği olan ama tek bir amaç altında biz olabilen, bir olabilen ve birbirini sevebilmeyi başarmış bir takımız biz.”

Bu aynı zamanda ülkemizin sıkıntılarını aşması için gerekli formüldür.

- Birbirinden farklı karakterlerden oluşan

- Çeşitliliği olan

- Ama tek bir amaç altında “biz” olabilen

- Birbirini seven insanlardan oluşan bir toplum.

Türkiye bu olmalıdır.

Cumhuriyeti kuranlar toplumu bu formüle göre inşa etmeye çalıştılar. Ama böyle bir toplum kendini sömürtmez, bağımsızlığını korur, ulusal çıkarlarını sonuna dek savunurdu.

Bunun alternatifi “böl ve yönet” idi. Şimdi bu cinnetin içindeyiz.

KARŞIT

Maltepe’de aşı karşıtları valilik izniyle miting yaptı. “AŞI, HES, PCR, MASKE istemiyoruz” diye pankartlar açtılar. Meslektaşımız Sevilay Yılman, İstanbul Maltepe’de aşı karşıtlarının yaptığı mitingi değerlendirdiği yazısında şöyle dedi:

“...Pandemi ile mücadelede kurallara uyulsun diye vatandaşa her daim tembihte bulunan iradenin öyle bir mitinge nasıl izin verdiğini hâlâ aklım almıyor. Hadi verildi. Peki, maskesiz, mesafesiz bilime kafa tutuşlarına neden göz yumuldu?

O kuralları bizlere ezberleten yetkililer, o kuralların tamamının yerle bir edildiği mitingdeki o kayıtsızlığa, cehalete, vicdansızlığa neden göz yumdu?”

Devlet, kendi politika ve önlemlerine aykırı bir mitinge neden izin verdi? Gerçekten anlaşılır gibi değil.

BAROLAR

Son baro seçimlerinden sonra Türkiye’de sayıları altı olan kadın baro başkanlarının sayısı dokuza yükseldi

İlginç olan kadınların beş Karadeniz ilinde (Artvin, Trabzon, Samsun, Ordu, Sinop) baro başkanlıklarını ele almış olmaları.

Kadın baro başkanları ve illeri şöyle sıralanıyor:

Artvin: Ayla Varan

Sinop: Hicran Kandemir

Kocaeli: Bahar Gültekin Candemir

Bilecik: Halime Aynur,

Sakarya: İlknur Ebiz Yıldız

Samsun: Pınar Gürsel Yıldıran

Ordu: Sibel Torun

Trabzon: Sibel Suiçmez

Kırşehir: Mehtap K. Tuzcu

Hanımlara bu zorlu görevde ve hukuk mücadelesinde başarılar dileriz.

YUNANCA

Değerli dostumuz Özgen Acar Cumhuriyet’teki yazısında Atatürk’ün 1934 yılında Yunan Başbakanı Venizelos ile görüşmesini şöyle anlatmıştı:

“Atatürk, görüşmeyi mükemmel biçimde Yunanca yapmıştı. Bugün Türkiye’de, pek çok kişi, Atatürk’ün Yunanca konuştuğunu bilmez. Selanik doğumlu Atatürk, ilk tahsillerini Yunanistan’da yaptıktan 18 yıl sonra Türkiye’ye gelmişti.”

Bu satırları, Özgen’e olan güvenimizden dolayı, fazla düşünmeden alıntılamıştık. Dostlarımız uyardı. Atatürk’ün okul yıllarında Selanik Osmanlı şehri idi. Okullarında Yunanca dersi yoktu. Ayrıca Atatürk resmi bir görüşmeyi Yunan dilinde yapmazdı. Olsa olsa “Merhaba, hoş geldiniz” gibi birkaç kelimeyi Yunanca söylemiş olabilirdi. Mantık bunları söylüyor.