‘Çatışmasızlık rejimi’ sona ererken İdlib

Milli Savunma Bakanlığı’nın açıklamasına göre Suriye de rejim askerleri TSK konvoyunu vurdu. Maalesef şehit ve yaralılarımız var. Cumhurbaşkanı Erdoğan saldırıya misli ile cevap verildiğini, verilmeye devam edildiğini ifade etti. Ardından da Rusya’nın bu işe karışmamasının gerektiğini söyledi.

Bu gelişmeler bize, zaten karakter değiştiren İdlib sorununun yeni bir safhaya geldiğini gösteriyor. Esad, Rusya ve İran’ın desteği ile İdlib’de önemli ilerleme sağladı. Rusya her ne kadar, ateşkes konusunda her kriz sonrası Türkiye’nin taleplerine “evet” dese de, verdiği mesajda net oldu.  2018 Soçi anlaşmasının önemli maddelerinden olan M 4 ve M 5 karayolu ulaşıma açılmadıkça ve İdlib’de yerleşik “teröristler” temizlenmedikçe rejimin askeri harekâtına verdiği desteği sürdüreceğini yapılanları “meşru” olarak tanımlayacağını her fırsatta dile getirdi.  

Bu çerçeve de Rusya ve rejimin politik hedefi net. Haliyle coğrafya olarak kolayca tarif edilebiliyor. Esad’ın ordusu nereleri ele geçirmesi gerektiğini biliyor. Askeri harekâtın planlanmasına katkı yapan Rus subaylar müttefikleri Suriye Arap Ordusu komutanları ile harekâta nezaret etmekte ve inisiyatifi de elde tutmaktalar. Nitekim askeri haritadaki değişimin bir yıllık mukayesesi, sürecin nasıl ilerlediğini görmemizi sağlamaktadır.  Sonuçta Esad, Rusya ve İran’da hiçbir kafa karışıklığına mahal kalmadan ne istediklerini bilerek politik hedeflerini askeri güç kullanarak gerçekleştirmeye odaklanmış durumdalar. 

Öte yandan sahadaki diğer üç aktörün pozisyonu, ilişkileri ve stratejileri hem muğlak hem de birbiri ile uyumsuz görünüyor. Esad’ın ilerlemesiyle geri adım atmak zorunda kalan, kimlik, ittifak ve meşruiyetleri tartışmalı “muhalifler”. Gelişmelerin kurbanı çaresiz siviller ile Türkiye, bu çerçevede ele alınabilir. Sivillerin durumu her geçen gün daha da zora giriyor. Türkiye ise, hem insani gelişmelerden hem de askeri gelişmelerden kaygılı. Elbette bunun birden fazla nedeni var. 

Son gelişmelere bakacak olursak Türkiye kendi kararı ile İdlib’deki misyonunu değiştirmiş görünüyor. Türkiye Soçi’ye göre “ateşkesi gözetleme” misyonu üstlenmişti. Nitekim askeri kuvvetin sayısı, terkibi ve tertibi buna göre belirlenmişti. Şimdi ise misyon Esad’ın askerlerini kuvvet kullanarak belli bölgelerde durdurmayı hedefliyor. Başka bir ifade ile  “barışı empozeye” dönüşmüş görünüyor. Görevin karakterindeki bu değişim öncelikle kuvvet, tertip ve terkibin değişimi demektir. Ardında da önce bölgedeki askeri, sonrada siyasi ilişkileri etkileyecektir.    

Görev değişiminin ikinci sonucu, İdlib’de yer alan silahlı gruplara dair sınıflandırmanın akıbetidir. Türkiye, bu gruptan bazılarını terörist olarak ilan etmiş durumda. Ancak son askeri harekâtın, belirli bir koruma misyonu üslenmesi bu ayrımı tartışmalı hale getirebilir. Bu durum cebin içindeki birçok grubu terörist olarak tanımlayan devletler nezrinde Türkiye’yi yalnızlığa itebilir. 

Üçüncü olarak “barışı empoze” misyonu, bölgenin askeri değerlendirmesinin yeniden yapılması ve bir bütün olarak ele alınmasını gerektirir. En basitinden Esad kuşatmasındaki “gözlem noktalarının” güvenliği riske girmiş demektir.

Dördüncü olarak, Suriye’nin kuzeyindeki “harekât alanının” tamamı göz önüne alındığında askeri bütünlüğün kaybolmaya başladığı” gibi bir algı ortaya çıkmaktadır. Otonom, sektörel operasyon kararları bütünlükten yoksun ise beklenmedik politik/askeri sonuç doğurabilir. 

Yine liderler düzeyinde yürütülen diplomasinin kendi doğasına özgü karar alma hızının farklılığı, operasyonel düzeydeki ani değişikliklere cevap verememe hali de, beklenmedik askeri ve siyasi gelişmeleri tetikleyebilir. 

Son olarak, gelişmelerin insani boyutu can sıkıcı bir safhaya taşınınca askeri gücün kullanımına dair kararlar, askeri gereklilik ve kurallardan çok duygusal bir tepkiye dönüşebilmekte, sahanın bütünlüğünden kopabilmektedir. Bütün bunlar ise taktik düzeydeki bir sorunun, iyi yönetilmediğinde, politik sonuçlarının olabileceğini göstermektedir.