Suriye gündemden düştü mü?

Koranavirüs salgını, tüm dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de gündemi ve öncelikleri değiştirdi. Ancak Suriye gibi sorunlarımız kendi dinamikleriyle dönüşmeye, farklı yönlere doğru ilerlemeye devam ediyor. Konunun gidişatını anlayabilmek için üç önemli aktörün penceresinden bakmak faydalı olabilir. 

Amerikalılar, Esad ve Rusların Suriye’nin tamamını kolayca kontrol altına almalarına izin vermeyeceğini attığı adımlarla gösteriyor. Bir yandan petrol kuyularının denetimini sıkılaştırırken, bir yandan da finansal kuşatmayı sürdürüyorlar. Önümüzdeki günlerde “Ceasar yaptırımları” Suriye üzerindeki baskıları daha da artıracak. Korona salgınının iyice köşeye sıkıştırdığı Esad’ı dış yardımlardan mahrum bırakarak mali krize sürükledikleri açık. Öte yandan da Suriye muhalefetini bir araya getirme çabaları ağır da olsa yürüyor. Farklı siyasi/silahlı gruplar “birleşik cephe” kurma yolunda ilerliyorlar. Yine, Suriye’de faal olan İran güçleri üzerinde de baskılarını artırmış görünüyorlar. Bu arada Türkiye ile ilişkileri gerilen ve sahaya daha fazla burnunu sokmaya çalışan Fransızlardan da mutsuz oldukları gözden kaçmıyor. ABD’nin Suriye stratejisinin en önemli odağının Türkiye olduğu açık. Ankara’nın Fırat’ın doğusundaki statüyü, şimdilik, sessizlikle karşılamasını, gelişmelere fazlaca itiraz etmemesini umuyor/bekliyor. Buna karşılık İdlib’de ise, El Kaide ile ilişkili grupları unutmuş gibi görünürken, Türkiye’nin burada geri adım atmamasını destekliyor/cesaretlendiriyor.

ABD’nin Suriye’deki hamleleri böyle şekillenirken, İdlib cephesi de oldukça hareketli. İdlib’de sorunun karakteri değiştikçe işlerin daha çetrefil hale gelmesi kaçınılmaz. Rusya, bir yandan Suriye Hava Kuvvetleri’ni güçlendirmek için MİG-29 uçakları sağlarken, bir yandan da yeni ana muharebe tankı T-14 Armata’ları sahaya sürmüş durumda. Hava devriyelerini artırırken, istihbarat faaliyetlerini de yoğunlaştırmış görünüyor. Başta propaganda olmak üzere, Rusların bölgede ve Türkiye’de “aktif faaliyetlerinde” gözle görülür bir artış var. Bu bağlamda İdlib çeperlerindeki kara ve hava hareketliliği de dikkat çekici. 

Rusya, Suriye ile yaptığı mevcut anlaşmaları yeterli görmemiş olmalı ki yeni bir anlaşma imzalama hazırlıklarını sürdürüyor. Bu sayede, Rusya’nın Suriye’deki varlığı uzun yıllara yayılırken, etkinliği, fiziki ekonomik kapasitesi ve askeri gücü artacak demektir. Daha şimdiden Rusya’nın Libya operasyonları için Suriye’yi köprübaşı olarak kullanması, geleceğe dair tasavvurunu öngörmemizi kolaylaştırabilir. Putin’in Esad’la ilişkilerini askeri konularla sınırlı tutmadığı, Rus enerji şirketlerinin, petrol ve doğal gaz arama yetkisi üzerinde konuştukları da biliniyor. Bu hamlelerin, kısa sürede, Rusya’yı Doğu Akdeniz sorunlarının katılımcısı haline getireceği açık.   

Tablo, herkes gibi Türkiye için de hızla değişiyor. Geçen yılın sonunda İdlib, Türkiye için, tipik bir “vekâlet savaşı” sahasıydı. Politik hedefi, askeri düzeni, karar alma süreçleri, aktörleri ve kuvvet yapısı buna göre şekillenmişti. Ancak bu tablonun yılbaşından itibaren değiştiğini, eski vekilin/vekillerin “gözden ıraklaştığını” müvekkilin bizzat sahada dolandığını görüyoruz. Bu durum, olası bir çatışmanın farklı yönlere kayabileceğinin işaretlerini vermekte. Her ne kadar Türk ve Rus birlikleri beraberce M-4 karayolunda devriye geziyor olsa da bunun gelişmelerin ana istikametini değiştirmeye muktedir olmayacağı açık. Nitekim Türkiye bölgeye askeri güç ve ağır silah yığmaya devam ediyor. Şekillenen askeri resim, iki konvansiyonel kuvvetin karşılaşmasına neden olabilecek bir görüntü veriyor.   

Suriye cephesinde gözlemlenen politik, askeri gelişmeler, Rusya’nın “aktif faaliyetleri”, diğerlerinin “örtülü operasyonları”, siyasi ve enerji diplomasisi, kurulan ittifaklar, açık/muğlak hedefler, buz dağının görünenden çok farklı olduğunu söylüyor. Bunları mercek altına almak, ABD ve Rusya’nın Suriye’ye yüklediği manayı anlamamızı, göze alabilecekleri riskleri öngörmemizi, ödeyebilecekleri/ödetecekleri bedelleri, olası davranışlarını öngörmemizi sağlayabilir.