Girişimci ruha sahip misiniz?

17 Ocak 2020

Ülkemizin ilk 5 kadın yatırımcısından biri olan Doç. Dr. Gamze Sart on parmağında on marifet olan bir iş insanı. Aynı zamanda bir anne, akademisyen, eğitmen, öğrenci... Psikoloji, Antropoloji ve Nöropsiloloji, Teknoparklar ve Teknoloji Transfer ile Üniversitelerin Değişimi alanlarında doktora sahibi... Gamze Sart’ın tüm bu alanlarda yazılmış 100’e yakın kitap ve çeviri kitabı ile birlikte 300 den fazla yazılmış makale ve konferans bildirisi bulunuyor.

Bir melek yatırımcı olan Sart, internet alanında Türkiye ve dünyadaki gelişmeleri inceleyerek analiz eden medya şirketi Webrazzi tarafından ‘Yılın Melek Yatırımcısı’ 2.lik ödülüne layık görüldü.

Gamze Sart, her sene 500 den fazla öğrencinin yurtdışında Oxford, Stanford, Harvard, Yale, MIT, Princeton, UC Berkeley gibi üniversitelere lisans, yüksek lisans ve doktora seviyesinde yerleşmesine destek oluyor. Öğrencilerine burs imkanları sunan ve geçmiş 5 yılda aldığı burs ve destek miktarı 500 milyon USD üzerinde olan Sart ile ‘startup’ girişimler üzerine konuştuk.

- Kimlerden ‘startup’ olur, kimlerden olmaz?

Herkes olabilir. Hani çok tartışılan bir konu vardır, ‘lider mi doğulur, lider mi olunur” bu ‘startup’ için de geçerli. Acaba bazı insanlar ‘startup’ı oluşturacak yaratıcılıkla mı doğuyor, yoksa gerçekten ‘startup’ı oluşturacak bir girişimci mi oluyor? Bence her ikisi de geçerli. Bazı insanların çok ciddi yatkınlığı ve çok değişik düşünürlükleri olduğu bir gerçek. Farklı düşünme ve yapılanma tarzlarına sahip kişiler, mesela disleksiler buna çok yatkınlar.

Var olan sistemin dışından bakabilen, mevcut sistemdeki farklılıkları görebilenler, bu konuda kesinlikle çok daha üretken olabiliyor. Diğer taraftan bazıları var ki, çok iyi dinleyicidirler, biz onlara empatisi yüksek insanlar diyoruz. İşte bu empatisi yüksek insanlar sonradan ‘startup’ olmayı öğrenebiliyor. Sizi iyi dinledikleri için ihtiyaçları görüyor, bu ihtiyaçlardan yola çıkarak yeni hizmetler ve yeni ürünler üretiyorlar.

Farklı kültürleri görenler, mesela göçmenler, şartları itibarıyla daha az gelire sahip olanlar inovasyona daha yatkınlar. Çünkü inovasyon için çaresizlik lazım. Alanda bulunmak, ihtiyaçları görmek, çaresizlikleri görmek ve bunlara çözüm üretmek gerekiyor. Başka bir kanal daha var ki, ‘mindfull’ dediğimiz üstlbilişle birlikte belli bir şekilde yoga veya meditasyon yaparak farklı bir şekilde kolektif düşünce yaratarak ihtiyaçları yakalayanlar var. Bunların babası Leonardo da Vinci’dir. O her seferinde büyük bir inzivaya çekilerek buluşlarını gerçekleştirmiş ve tablolarını yapmıştır. Kesin olarak yokluk yaratıcılığı tetikliyor ama bir o kadar da sakin ve sükûnetli bir ortamda, içinizdeki sessizliği bulduğunuz bir anda da inovasyon gelişir. Buna en iyi ikinci örnek de Newton’dur. Ağacın kenarında oturmuş, sükûneti yakalamaya çalışırken, sessizlik içinde kendini dinlediği ve bulduğu bir anda yani meditatif bir anda elmanın düşüşünden hareket ederek çekim kanununu bulmuştur.

Yazının devamı...

İç Giyim Mücevheri Olur Mu?

3 Ocak 2020

Zeynep Bölükbaşı, bir medya profesyoneli. Uzun yıllar sürdürdüğü gazetecilik ve dergi yazarlığının ardından bu tecrübesini iletişim sektöründe sürdürüyor. Şimdi de kendini tanımladığını belirttiği sevgi, merak ve tutku duygularından yola çıkarak yarattığı bir kavram ve mücevher markası var: layla bralery… ‘Bralery’ kelimesi, ‘iç giyim mücevheri’nin karşılığı olarak ürettiği yeni nesil bir aksesuar konsepti. Bölükbaşı ile bu buluşunu ve ardında yatan fikri konuştuk.

- İç giyim ve mücevheri birleştirmek nereden aklınıza geldi?

Biz akıllı ve kendinden fazlasını düşünen kadınlarız. Bu dünyada yalnız olmadığımı biliyorum. Benim gibi düşünen, hisseden pek çok kadın olduğuna inanıyorum. Uzun yıllardır iletişim sektöründeyim. Değişimi yakından gözlemliyorum; artık ürünler konuşuyor. Her şeyin temeli, karşındaki tüketicide bir duygu uyandırabilmek. Aşk mektuplarından vücudumuza dövmeyle hikayeler yazdığımız, emoji’lerle anlaştığımız günlere geldik. Doğaüstü bir varlıkmış gibi aşırı bir hızla yaşıyoruz. Bütün bunlar anlam arayışını aşırı önemli hale getiriyor. Bizi koruyacağına inandığımız objeler, bize bir şey hissettiren dövmelerzamanındayız.

- İç giyim mücevheri fazla gizemli değil mi? Yani neredeyse sadece sizin görebileceğiniz bir obje...

İç giyimi de, mücevheri de severim; ancak kullandığım her şeyin anlamı olmalı. Gizem severim, onun orada olduğunu ben bileyim; tıpkı birinin kalbimizde olmasını sadece bizim bilmemiz gibi.Bütün bunlar birleşince ‘iç giyim mücevheri’ yaratmak aklıma geldi.

- Gözlemleriniz, hemcinslerinizle aranızda özel bir ilişki kurmanıza da vesile oldu anlaşılan...

Bu fikri kadınlarla aramızda bir şifre olsun diye yarattım ve tabii ki kendimden yola çıktım. “Benim yakıtım aşk, sembolüm kalp; seninki ne?” ya da “Sana yaşadığını hissettiren şey ne?” diye soruyorum. Yeni iç giyim mücevher koleksiyonlarını da gelecek cevaplara göre oluşturmak istiyorum. Ayrıca bir kadın platformu olması için de çalışıyorum.

Yazının devamı...

Diyetin 10 Altın Kuralı

16 Aralık 2019

Artık biliyoruz ki, fazla kiloların nedeni, gereğinden fazla beslenmeniz ve gereğinden az hareket etmeniz. Avcı-toplayıcı olan ilksel atalarımızın yiyecek bulabilmek için kadınlar günde ortalama 9 km., erkekler 11 km. yürüyormuş. Bulabildikleri yiyecekler de kökler, saplar, otlar, yabani meyveler ve şanslılarsa av eti imiş. Bir anlamda ‘insan’ denilen organizmanın ayarları böyle dengelenmiş. Ölçüler kaçınca dengenin bozulması bu yüzden... Geçtiğimiz günlerde 2. kitapları ‘Beslenme Reçeteleri’ çıkan Dr. Yasemin Arslan ve Dt. Şule Arslan Anadolu’dan, bu dengeyi doğru ayarlamanın 10 altın kuralını öğrendik.

1- Hedefinizi doğru belirleyin

Aşırı kilolu değilseniz, 3 günde 5 kilo vermenin tıbbi olarak mümkün değil. Diyete başladığınız ilk hafta hızlı kilo verirsiniz. Ancak, 3. hafta kilo vermeniz tartıda durmuş gibi görünür. Oysa bu sırada yağ yakımı hızlanmıştır. Fakat yağlar (özgül ağırlıkları düşük olduğu için) tartıda az çektiğinden kilonuz çok değişmez, ancak bedeniniz daralmaya başlar. Diyete küsmek, tartıda az değişim olması nedeniyle en çok bu haftada görülür. Kilo hedefi, 3 kg-10 kg gibi değil vücut ağırlığının yüzde 5’i-yüzde 10’u gibi olursa, daha sağlıklı bir sonuç ortaya çıkar. Buna bir de kilonuzu vermek için yeterli bir zaman ayırırsanız, başarılı olacağınız kesin…

2- Yaşınıza uygun bir program seçin

Vücudun diyete ve spora verdiği cevabı, yaşla beraber değişir çünkü metabolizma aynı kalmaz. Aynı kişide 30’lu yaşlarda uygulanan programla, 45’li yaşlarda uygulanan program bu sebeple farklılık gösterir. Bu yüzden hastaya önerilen programlar da 45 yaş öncesi ve 45 yaş sonrası metabolizmasına göre düzenlenmelidir.

3- Hangi besinler size iyi geliyor, hafifletiyor, hangi besinler kilo vermenizi durduruyor, test edin

Vücut yapınız, genetik mutasyonlar sonucunda bazı besinlere daha iyi uyum sağlamış, bazı besin gruplarıyla hiç uyuşmuyor olabilir. Gluten duyarlılığı, laktoz duyarlılığı, maya duyarlılığı bunlara örnektir. Vücudunuz vejetaryen beslenmeye veya veganlığa daha yatkın olabilir. Bu durumu test etmenin en iyi yolu farklı besin gruplarını birer hafta deneyerek test etmektir. Hangi beslenme çeşidini uyguladığınızda daha kolay, zorlanmadan kilo verebiliyorsunuz, hangi beslenme şekli sizi ağırlaştırıyor, kabızlığa yol açıyor ya da tüm beslenme biçimleri sizinle uyumlu mu diye bedeninizi gözlemleyin. Çünkü bir yiyecek çeşidi genel anlamda sağlıklı olsa bile, sizin kilo vermenizi engelleyebilir. Metabolik faaliyetlerinizi gözlemlemek, binlerce dolarlık testlerden daha güvenilir olacaktır.

Yazının devamı...

Genlerin Mesajı Var

5 Aralık 2019

Dünya, kişiselleştirilmiş tıp alanında ilerliyor, Türkiye’de de bu konuda önemli ilerlemeler kaydediliyor. Konuyla ilgili ‘Kişiselleştirilmiş Tıp' doktoru Sibel Özgül ile görüştük.

Dünyada 15 yıllık bir geçmişe sahip ‘kişiselleştirilmiş tıp’ bir süredir ülkemizde de gündemde. Koruyucu hekimlik ve kişiye özel tedaviler pek çok hastalığı daha oluşmadan önlemeyi hedefliyor ve bu da daha az hasta, daha az ilaç ve daha az sağlık bütçe yükü demek. Gen haritalarımızda var olan kişisel verilerimizin geleceğimize ışık tutacağı bir dönem yaklaşırken, Dr. Sibel Özgül ile koruyucu hekimlik ve kişiselleştirilmiş tıp üzerine bir sohbet gerçekleştirdik.

- Kişiselleştirilmiş tıp nedir?

Kısaca kişiselleştirilmiş tıp; genetik testler ışığında kişinin hastalığı için doğru tedaviyi almasını sağlamak ve hatta mümkünse kişi hastalanmadan riskleri tespit ederek koruyucu önlemler ile bunu engellemektir. Bunu aslında bir örneklemeyle anlatmak istiyorum. Eve aldığımız herhangi bir makineyi düşünün, ilk ne yaparız? Kullanma kılavuzunu okuruz, öyle değil mi? Çünkü bütün özelliklerini bilmeden deneme yanılma yoluyla keşfetmek makineye zarar verebilir ya da yanlış kullanım ömrünü kısaltabilir. İşte aslında kişinin de bir kullanma kılavuzu var. Bu kılavuz kişinin genlerinde gizli.

Milyonlarca yıllık bilgi deneyim veya zafiyet genlerimiz aracılığı ile bugünü belirliyor. Dolayısıyla şöyle düşünmek gerekiyor: Benim DNA kodlarım bana özel ve benim ihtiyaçlarımı, yol haritamı belirliyor. O halde bunları bilip ona göre yaşamalıyız. Yani sadece moda oldu diye kolajen kullanmamalıyız ya da her ilaç, her diyet bize uygun olmayabilir. Kişiselleştirmek şart...

- Genlerinizin size mesajı var derken tam olarak anlatılmak istenen nedir?

DNA sarmalımızda 250 ile 500 arası bazı standart dışı sapmalar varyant ile doğuyoruz. Genetik testler ile tespit edilen bu mutasyonlar ve varyantlara göre, yakalanma riski taşıdığımız hastalıkları, karakterimizi, nasıl beslenmemiz gerektiğini, hangi ilaçları kullanıp kullanmamamız gerektiğini ve hatta hangi sporu yapmamız gerektiğine kadar belirleyebiliyoruz. Bu veriler doğrultusunda kişiyi yönlendiriyoruz. Yani genlerimizde saklı bilgiyi, genetik bilimci ile çalışarak size aktarıyoruz.

Yazının devamı...

Pantolon Takımın Tarihi

26 Kasım 2019

Son dönemin gözde trendlerinden biri olan pantolon takımların oldukça ilginç bir hikayesi var. Gelin hep birlikte geçmişe dönelim ve hikayeyi yeniden hatırlayalım...

19. ve 20. yüzyılların başında beden ölçüsüne göre dikilen takımlar –daha çok etek ceket takımlar- dönemin orta sınıf ve üst sınıf kadınları için adeta bir norma dönüşmüştü. Seçkin çevredeki kadınlar 1930’larda ilk kez pantolon takım giymeye başladılar. Sonrasında, 60’lı yıllarda bu maskülen moda iyice yaygınlaştığında ‘pantolon takım’ teriminin bu trendi diğerlerinden ayırmak için kullanılması bazı tartışmalara ve fikir ayrılıklarına yol açtı.

Pantolon takımıyla ilk fotoğrafı veren isim olan Alman asıllı Hollywood yıldızı Marlene Dietrich, Eylül 1933 tarihli Vogue dergisinde bol kesimli beyaz pantolonlu pozuyla hafızalara kazındı. Ama Marlene’den sonra Katharine Hepburn ve Greta Garbo gibi ünlü yıldızların pantolon ceket takımlarıyla cesurca dolaşmalarının o dönemde pek de coşku uyandırmadığını söylemek gerek. Çünkü zaten pantolon giymek kadınlar için tartışma yaratan bir konu iken bir debu tartışmaya bir ceketin dahil olması moda konusundaki bu değişimi daha da alevlendirdi.

Öyle ki, 1950’lere kadar pek çok kadına ‘erkek gibi’ olmaya özendikleri suçlamasıyla dava açıldı. Hatta bu yüzden tutuklamalar bile yaşandı.

İkinci Dünya Savaşı sorasında, pek çok kadın fiziksel olarak tehlikeli işlerde çalışmaya başlayınca, pantolon ve Tulum giyme oranı da aynı şekilde artış göstermeye başladı. Yine de kadınlar pantolon takımın daha geniş bir kitlenin beğenisini kazanması için 1960’lara kadar beklemek zorunda kaldı.

1966’da ünlü modacı Yves Saint Laurent, akşam için şık bir pantolon takım olan ‘Le Smoking’i tasarladı. OI dönemde bile bu stil o kadar tartışmalıydı ki, Amerika’nın en sosyetik isimlerinden biri olan Nan Kempner, New York’daki ünlü bir restoranın kapısından kıyafeti dolayısıyla geri çevrildi.

Pantolonun arkasındaki politika, 70'li yıllarda bambaşka bir konsepte evrildi. Platform topuklarla giyilen polyester kumaştan üretilen pantolon ceket takımlar aynı zamanda özgürlük akımının da temsilcisiydi. Pantolon takımlar bu dönemde her ne kadar artık kendine güvenen kariyer yapan kadının tercih ettiği üniformasına dönüşmüş olsa da bu maskülen stil hala cüretkar bulunuyor ve kadınları erkek meslektaşlarının ya da patronlarının eleştirilerine maruz bırakıyordu. Ama her şeye rağmen kadınların pantolon ceketle birlikteliği canlı renkler, dokular ve kumaşlarla giderek perçinlendi.

Diane Keaton’ın 1977’de rol aldığı ‘The City Renewer’ filmindeki aksesuarları yelek ve kravat, pantolon takımları daha da popülerleştirdi. 80’lerde ve 90’larda bile pantolon takım giymek kışkırtıcı olarak algılanıyordu.

Yazının devamı...

Kanser Farkındalığı Ayı

8 Kasım 2019

Kasım ayı, ‘Akciğer Farkındalık Ayı’... Bristol Myers-Squibb, her yıl kanser farkındalığını daha da artırmak adına çalışmalar ve etkinlikler düzenliyor. 1-30 Kasım tarihleri boyunca toplum bilincini artırmak ve konuya dikkat çekmek amacıyla etkinlikler düzenliyorlar. Geçen sene “Hiç sigara içmemiş”, “5 yıl düzenli sigara içmiş” ve “20 yıl düzenli sigara içmiş” kişilere ait nefes sesleri ziyaretçilere özel olarak tasarlanmış bir akciğer standı aracılığıyla dinlettirilerek özellikle sigaranın yarattığı yapısal zararlar anlatılmaya çalışıldı. Şimdi bu kampanya devam ediyor. Buna ek olarak Türkiye’de toplumsal bilinçlendirmenin amaçlandığı yeni bir sosyal sorumluluk kampanyası olacak. Detaylarla ilgili olarak, şirketin Türkiye Genel Müdür Ece Kaşıkçı ile konuştuk.

- Kanser farkındalığı amaçlı olarak Türkiye’de ve dünyada kaç yıldır çalışmalar yapıyorsunuz?

130 yılı aşkın süredir, zorlu hastalıklarla mücadelelerinde hastalara yardımcı olan yenilikçi ilaçları keşfetmeyi, geliştirmeyi ve hastalara ulaştırmayı misyon ediniyoruz. Türkiye’de 20 yılı aşan bir geçmişe sahibiz. Çalışmalarımızı; immüno-onkoloji, hematoloji, immünoloji, viroloji, kardiyovasküler ve kistik fibrozis gibi alanlarda yoğunlaştırıyoruz. İnovatif ilaçların keşfedilmesi ve geliştirilmesinin gelecekte kansere karşı en büyük güç olacağı görüşüyle, immüno-onkoloji alanında da çalışmalarımıza devam ediyoruz. Bu kapsamda kanser tedavisinde sağkalımı uzatan immüno-onkoloji ilaçlarıyla hastalara yeni tedavi olanakları sunuyoruz.

Hastaları odağımıza alarak titizlikle yürüttüğümüz çalışmalarımızla bugüne kadar 250 binden fazla hastaya tedavi imkanı sağladık. İmmüno-onkolojik tedavilerle hastaların sağkalım beklentilerini büyük oranda değiştirdik. Kanserle mücadelede bağışıklık sisteminin gücüne inanıyor ve immün sistemimizin kanser ile mücadele edebilecek bir hale getirmek için çalışıyoruz.

- Kanser hastalarıyla ilgili projeleriniz hakkında bilgi verir misiniz?

Her yıl kanser farkındalığını daha da artırmak adına çalışmalar ve etkinlikler düzenliyoruz. Önümüzde Akciğer Farkındalık Ayı var. 1-30 Kasım Akciğer Kanseri Farkındalık Ayı çerçevesinde kasım ayı boyunca toplum bilincini artırmak ve konuya dikkat çekmek amacıyla etkinliklerimiz olacak. Geçen sene “Hiç sigara içmemiş”, “5 yıl düzenli sigara içmiş” ve “20 yıl düzenli sigara içmiş” kişilere ait nefes sesleri ziyaretçilere özel olarak tasarlanmış bir akciğer standı aracılığıyla dinlettirilerek özellikle sigaranın yarattığı yapısal zararları anlatmayı hedeflemiştik. Bu sene bu etkinliği Yedikule ve Süreyyapaşa Göğüs Hastalıkları ve Cerrahisi hastanelerinde yapacağız. Aynı zamanda buna ek olarak Türkiye’de toplumsal bilinçlendirmeyi amaçladığımız bir animasyon video yayınlayacağız.

- Kanser hastalığı ile ilgili bu yılki öncelikleriniz neler?

Yazının devamı...

Kış Boyu ‘Fit’leştiren 5 Öneri

4 Kasım 2019

Soğuk kış günleri yakında kapımızı çalacak. Hava şartlarının sosyal yaşamımıza etkisi ile birlikte, kış sezonunu hareketsiz ve ideal beslenme düzenimizden uzak geçirme ihtimalimize karşı; doğru beslenme, doğru antrenman ve dinlenme üçlüsünü en uygun şekilde uygulamak, gelecek bahar dönemine daha hazır girmenizi sağlayacak. Fitroom Egzersiz Danışmanı Hakan Zaimoğlu yağ oranını düşüren ve kas kütlesini artıran 5 önerisini sıralıyor.

Yaz döneminde spor aktivitelerini azaltıp, buna bağlı kilo alanlar veya yağ oranları yükselenler için önemli bir hatırlatma yapmamız gerekiyor. Unutulmamalıdır ki hangi dönemde olursak olalım, fit bir vücut için diyet yeterli değildir. Öncelikle kilo vermek asıl amaç olmamalı, odaklanılması gereken nokta vücudun yağ oranının düşürülmesi ve kas kütlesinin arttırılması olmalı. Başlangıç olarak bunun için kış sezonuna bağlı olarak kapalı spor alanlarına geçiş dönemimizde, standart spor aletleri ve rutin spor hareketlerinden kaçınarak işe başlayabilirsiniz. Bu sizi "Kürkçü dükkanına geri döndük" anlayışından kurtaracağı gibi, yeniliklere bağlı olarak motive de edecektir.

1. ESNEME

Ülkemizde spor aktivitelerinde bireylerin en az vakit ayırdığı bölüm esneme bölümüdür. Burada bir yanlışı da düzelmekte fayda var. Özellikle antrenman öncesi esneme hareketlerine ayıracağınız yeterli zaman, antrenmanınızda ihtiyaç duyacağınız gücünüzden yemez ve sizi yavaşlatmaz. Kuvvet antrenmanlarında bile esneme hareketlerine düzenli bir şekilde yer verin. Buna ek olarak dinlenme günlerinizde de aktif yürüyüşler ve yoga hareketleri ile esnemeyi hayatınızdan çıkarmayın.

2. BESLENME

Antrenman planına uygun beslenme, antrenmanlarınız süresince yaptığınız hareketlerden daha değerli olduğunu unutmayın. Kalori açığı veya fazlası kavramları da buna bağlı olarak günlük aktivitelerinize ve metabolizmanıza göre değişiklik gösterir. Güne iyi bir kahvaltı ile başlayın ve bu öğünü atlamayın. Güne başlar başlamaz erkenden su içmeye başlayın ve gün içinde devam edin. Üstelik bunun için ne kadar susadığınızın bir önemi de yok. Akşam içilen fazla suyun dezavantajı, gece uykunuzun bölünmesine sebebiyet vermesidir. Uyku gibi önemli bir yenilenme kaynağımızı da etkilemek istemeyiz. Dönem dönem IF (Intermittent Fasting) beslenme tipini deneyin. Aralıklı beslenme, 2 öğün beslenme gibi ifade şekilleri olan bu diyet türü ile antrenmanlarınızın verimliliğini artırabilirsiniz. Yazının başında söylediğimiz gibi amaç kilo almak veya vermek değil sağlıklı ve fit bir görünüme sahip olmaktır.

3. EGZERSİZ

Yazının devamı...