Dünya miraslarına foto safari

3 Ekim 2021

Gezmeyi, fotoğraf çekmeyi seviyorsanız “Photo Safari”ye katılabilir, belki de ödüllendirilecek bir fotoğrafa imza atabilirsiniz

Geçtiğimiz hafta Kapadokya’da UNESCO Photo Safari etkinliğinin ilk etabı gerçekleşti. Touristica Seyahat Acentesi sponsorluğunda yapılan UNESCO Photo Safari projesi Türkiye’nin UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndeki kültürel, tarihi ve doğal zenginliklerinin tanıtımını hedefliyor. Bu çok uzun soluklu bir proje. İlk olarak 22 Mayıs’a kadar değişik tarihlerde Türkiye’nin UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde bulunan 19 ana unsurundan 17’si ziyaret edilip fotoğraflanacak. Etkinlik takvimindeki her etap ayrı bir gezi ve her gezi için ayrı bir ödüllü fotoğraf yarışması var. UNESCO Photo Safari, çok güzel bir amaca hizmet ediyor. Öncelikle “Kültür turizmi Türkiye’nin geleceğidir” konusunda herkes hemfikir. UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndeki varlıklarımızı yurt içinde ve yurt dışında tanıtmak, bu zenginliklerin yer aldığı illerimizde turizm gelirlerine katkı sağlamak amacıyla yola çıkılmış. Bu etkinliklerin yanı sıra Türk turizminde bir alternatif turizm çeşidi olan “foto safari” olgusunu yerleştirmek ve geliştirmek, tanıtımlarla UNESCO miraslarımıza olan ilgiyi artırmak da hedeflenmiş. Aklınıza şöyle bir soru gelebilir: “Neden UNESCO listesindeki 19 yer değil de 17 yer var bu etkinlikte?” Divriği henüz devam eden restorasyonlar nedeniyle Aslantepe ise UNESCO listesine bu yıl alındığı ve organizasyona yetişemediği için yok. İlerideki yıllarda listeye dâhil olacak varlıklarımızın da ziyaret edilmesi planlanıyor.

Fotoğraflar yarışıyor

Etkinliğin her etabı için ayrı bir ödüllü fotoğraf yarışması düzenleniyor. Her yarışmada birinciye 5 bin, ikinciye 4 bin, üçüncüye de 3 bin lira ödül verilecek. Etap birincileri, 20 bin liralık büyük ödül için yarışmaya devam edecek. 18 yaşını dolduran herkesin katılabileceği bu yarışmalarda her katılımcı en fazla 8 fotoğrafıyla yarışmaya katılabilecek. İşin en güzel yanı da illa profesyonel fotoğraf ekipmanınız olması gerekmiyor. Cep telefonuyla çekilen fotoğraflar da yarışmaya kabul ediliyor, fakat tüm yarışma fotoğraflarının mutlaka o etapta çekilmesi gerekiyor.

Tüm fotoğraf tutkunlarına bu gezilere katılmalarını tavsiye ederim; çünkü çok önemli bir şeye daha vesile olacaklar. Bu yarışmaların sonunda çok geniş bir arşiv oluşacak ve bu fotoğraflar Türkiye tanıtımlarında kullanılacak ve bazıları da sergilenecek. Fotoğraf yarışmasının Seçici Kurulu, Faruk Akbaş, Mustafa Seven, Prof. Dr. Oktay Çolak, Ömer Serkan Bakır, Erkan Tabakoğlu, Ali Murat Coruk’un da aralarında olduğu fotoğraf sanatçılarımızdan oluşuyor. Organizasyon komitesi başkanı ise Serdar Karaduman.

Ben etkinliğin ilk etabına katıldım. Projenin ilk etabının hedefi UNESCO Dünya Miras Listesi’ne 1985 yılında alınan Göreme Millî Parkı’ydı. Etkinliğe 64 fotoğraf tutkunu katıldı. 3 gün boyunca Göreme, Güvercinlik Vadisi, Paşabağ, Zelve, Çavuşin, Avanos, Ürgüp, Kaymaklı Yeraltı Şehri’ni gezdik. Dördüncü günü de balon turuna ayırdık.

Takdir edersiniz ki benim gibi profesyonel turist rehberi için organize bir gezide misafir olarak yer almak çok zor bir şeydir. Ben çok memnun döndüm bu geziden. Her şey son derece profesyonelce organize edilmişti. Çok iyi bildiğim yıllarca misafirlerimi gezdirdiğim bu topraklardaki değişiklikleri ve yenilikleri gözlemleme imkânım oldu. Her değişiklik beni çok mutlu etmediyse de çok hoş bir keşfimi sizlerle paylaşmak isterim: Kapadokya vejetaryen ya da benim gibi vegan olanlar için yemek açısından biraz zor bir bölgedir. Avanos’ta, işletmeci Cennet Hanım’ın Gönül Sofrası adlı lokantasında gerçekten bize göre çeşit çeşit yemek bulmak büyük mutluluk kaynağıydı. Instagram hesabı   @gonulsofra

Yazının devamı...

Troya Müzesi ödüle doymuyor

26 Eylül 2021

Troya Müzesi’nin Avrupa Müze Akademisi Özel Ödülü’nü kazanarak, iki özel ödül alan ilk Türk müzesi olması, Dünya Turizm Günü kutlamalarına ayrı bir coşku kattı.

Dünyanın en önemli çağdaş arkeoloji müzelerinden olan Troya Müzesi, 2020/2021 Avrupa Müze Akademisi Özel Ödülü’ne layık görüldü. Troya Müzesi, 14 ülkeden 50’den fazla müzenin başvurduğu bu ödülde finale kalmıştı. Finalde jüri, Troya Müzesi’ni, “Enerjik ve ileri görüşlü, duvarları dışındaki zengin arkeolojik alanların modern sakinlerini kendi toplumlarının tarihiyle bir araya getirmesi bakımından diğer müzelere örnek” diye tanıttı.

Eski kazı başkanı rahmetli Prof. Dr. Manfred Osman Korfmann’ın hayatı boyunca en büyük rüyasıydı ören yerinin yanı başında kurulacak bir Troya Müzesi. Kendisi göremese de bu büyük hayali gerçekleşti. Troya Müzesi, Avrupa Müze Akademisi Özel Ödülü’nü alarak; Avrupa Yılın Müzesi ve Avrupa Müze Akademisi Özel Ödüllerinin her ikisini alan ilk Türk müzesi oldu. Devamı da gelecek gibi görünüyor. Gurur duyduk ve defalarca ödül haberleriyle bu sayfalara taşımaktan da mutluluk duyacağız.

Yarın Dünya Turizm Günü. Dünya Turizm Örgütü tarafından 27 Eylül 1970’de belirlenen bu tarih, 1980 yılından itibaren kutlanıyor. Elbette turizmi bize hatırlatacak pek çok kutlama günü ve haftası var yıl içinde ama 27 Eylül, tüm dünyada aynı anda kutlanan bir gün. Bu özel günün kutlamaları her yıl farklı bir ülkede farklı bir konu başlığı altındaki oturumlar, söyleşilerle gerçekleşiyor. İstanbul’un 1997’de ev sahipliği ettiği resmî kutlamalar bu yıl Fildişi Sahilleri’nde “Kapsayıcı Büyüme için Turizm” temasıyla yapılacak. Bu yıl turizmin kapsayıcı kalkınmayı sağlama becerisi ve dünya çapında milyonlarca insan için fırsatlar yaratırken saygıyı teşvik etmede oynadığı rolü konuşulacak.

Turizm nereye gidiyor?

İşte tam bu noktada turizm nereye gidiyor diye düşünmekten alıkoyamıyor insan kendini. Turizm dünyanın her ülkesinde o ülkenin tüm sektörlerinin hem katılımcı olduğu hem de fayda sağladığı bir bacasız sanayidir âdeta. Gerçeği konuşmak gerekirse pandemi sürecinde dünyada turizm yüzde 83 oranında azaldı. Türkiye’de de en büyük darbeyi turizm sektörü yedi. Pandemi koşulları, bir süre daha hayatımızın bir parçası olacak gibi duruyor. Araştırmalar insanların daha az uçuş ve daha uzun konaklamayı tercih ettiğini gösteriyor. Bu nedenle Airbnb ve ev kiralama şirketleri, altyapılarını geliştirme, oteller de temizlik taahhüdü gibi önemli konuları öne çıkarıyor. Mobil yaşama, karavan ve camper gibi araçlara ilgi arttı bu süreçte. Türkiye’de bu konuda henüz çok eksik var.

Gelecek kültür turizminde

Yazının devamı...

Uzaya bir, iki!

19 Eylül 2021

Dünya değişiyor, turizm de değişecek deyip duruyorduk kaç zamandır. Turizmin hiç akla hayale gelmeyecek bir çeşidi yakında hayatımızın alışmamız gereken bir parçası olacak gibi duruyor: Uzay turizmi

Sizi bilemem ama ben gözü sürekli uzayda olan çocuklar jenerasyonundanım. NASA’nın insanlı ay yolculuğu projesi olarak bilinen Apollo projesi ile büyüdük biz. Dünyanın iki süper gücü ABD ile Sovyetler Birliği, ciddi bir uzay yarışındaydı ama biz en heyecanlı kısmını kaçırmıştık. Sovyetler Birliği, uzaya ilk insanı yollamıştı bile çoktan, kozmonot Yuri Gagarin’in hikâyesini evdeki ansiklopedilerde okuyup, küçücük aklımla babama, “ben büyüyünce kozmonot olacağım” diyordum. Ama şansıma küçük de olsam unutamadığım bir tarihi olaya şahitlik etmiştim: Apollo 11, Ay’a inecek ve Neil Armstrong ile Edwin Aldrin, Ay’a ayak basan ilk insanlar olacaklardı. Gecenin bir vakti uykumdan kakıp televizyonun önünde nefesimi tutarak Ay’a atılan ilk adımları izlemiştim.

Artık oyuncaklarım bile Ay üssü, Apollo 11 füzeleri, Ay’a ayak basan astronotlardı ve ben kesinlikle astronot olmak istiyordum. Birkaç yıl sonra ABD’de Apollo projesi sürerken çekilen ve projenin başardıklarının çok ötesinde hikâyeler anlatan “Uzay Yolu” dizisi, siyah-beyaz tek kanallı TRT televizyonunda gösterilmeye başladı. Her bölümünü yeni yetme bir ergen olarak burnumu televizyona dayayıp izleyen ben, galaksiden galaksiye, bir görevden ötekine uçan Star Trek uzay gemisinde Kaptan Kirk ve mürettebatıylaydım.

Sıra Mars’a gelmişti

Artık Ay beni heyecanlandırmıyordu, Mars falan da. Bizim bildiklerimizin çok ötesinde bir şeyler olmalıydı. Ateş olmayan yerden duman çıkmazdı malum, mutlaka bunlarda bir doğruluk payı olmalıydı. Biz neden gidemiyorduk mesela uzayda dolaşmaya? Yıllar geçmiş, hayat beni uzayda olmasa da dünya gezegeninde hiç durmadan dolaşmakla görevlendirmişti. O arada da ABD Ay’a olan ilgisini rafa kaldırmış, Mars’ta hayat var mıdır, orada Dünya’ya alternatif bir yaşam kurulabilir mi gibi projelerle uğraşıyordu. Aynen Ay programı sürecinde olduğu gibi, bu sefer de Mars’a gidilen ve Mars’ta yeni bir hayat kurmak için uğraşılan uzay filmleri çekiliyordu. Hatta bir ara uzay yolculuklarının başlayacağı, Türkiye’den de bu yolculuklara bazı zenginlerin kayıt olduğu konuşulmaya başlanmıştı.

Uzayda butik tur

Gel zaman git zaman olaylar bambaşka bir boyuta taşındı. Bu sefer de son yıllarda adı mutlaka her yerde geçen Elon Musk’ın uzaya gideceği konuşulmaya başlandı. Elon Musk’ın uzay mekiği ve roket üreticisi şirketi Space X, sürekli ilginç gelişmelerle haberlerde yer alıyor, herkesi heyecanlandıran projelere imza atıyorlardı.

Geçtiğimiz günlerde Space X’in, 60 yıllık insanlı uzay uçuşu tarihinde ilk defa profesyonel astronotlar olmadan, 4 turisti 3 günlük bir dünya yörüngesi turuna götüreceği haberi çıktı. Bu dört kişilik gezinin adı Inspiration-4 (Esinlenme-4) idi. Turizmci gözüyle bakarsak 4 kişilik bir butik tur. Gezinin masraflarını Jared Isaacman adında 38 yaşında bir iş insanı üstlenmişti. Bu seyahate Isaacman’in yanında, çocukken kemik kanseriyle savaşan 29 yaşındaki bir sağlık çalışanı, uçuş için düzenlenen yarışmayı kazanan 51 yaşındaki bir jeoloji öğretmeni ile 42 yaşındaki eski bir kadın savaş pilotu da katılıyordu.

Yazının devamı...

Boğaz’ın zarif incisi

12 Eylül 2021

Kız Kulesi, yüzyıllar boyunca Boğaz’ın kontrolünde kullanıldı. Anıt eser kabul edilen kule, restorasyon sonrası daha çok ziyaretçi ağırlayacak

İstanbul’un en güzel sembollerindendir Kız Kulesi. Türkiye’nin ve İstanbul’un turistik tanıtımlarında çok büyük rol oynayan bu kule, İstanbul Boğazı’nın bitiş çizgisinde selamlar geleni gideni. Bizans döneminden günümüze farklı işlevler üstlenen kule, Türkçedeki Kız Kulesi adını bir efsaneden alır. Efsaneye göre, kralın birinin güzeller güzeli bir kızı vardır. Kâhinler, krala güzel prensesin bir yılanın sokması sonucu öleceğini söyler. Kral da kızını bu kehanetten korumak için onu, kayalıkların üzerindeki bu minicik kuleye kapatır. “Yılan suyu geçemez kızım da hayatta kalır” diye düşünür. Ama kadere kim karşı gelebilmişti ki kral gelebilsin? Saraydan kuleye sandallarla prenses için sepetler dolusu yiyecek götürülürmüş sürekli. Günün birinde meyve sepetindeki üzüm salkımlarının altına saklanan yılan prensesi sokup ölümüne neden olur.

Avrupa literatüründe ise bu kulenin adı Leander Kulesi olarak geçer. Bu isim de Antik Çağ’daki meşhur “Hero ve Leandros” efsanesinden gelir. Hani aşkı uğruna her gece Boğaz’ı yüzerek geçen ama bir gece fenerin ışığının sönmesiyle yolunu bulamayıp dalgalarla boğuşurken ölen Leandros’un hikâyesi. Ancak bu efsaneye konu olan yer, İstanbul Boğazı değildir. Olayın geçtiği söylenen yer Çanakkale Boğazı’nda antik Sestos ve Abydos kentleri arasındadır. Bizans tarihçisi Niketas Choniates’e bakılırsa 12. yüzyılda İmparator Manuel Komnenos, bu kayalıkların üstüne bir kule yaptırır. Buradan Bizans sarayındaki kulelerden birine kadar uzanan bir zincirle Boğaz’ın girişi kontrol altına alınır.

Bir kuleden çok öte

Boğazın giriş çıkışlarını kontrol etmek amaçlanan, aynı zamanda denizciler için fener vazifesi gören bu kule, günümüze gelene dek kale, gözetleme ve radar istasyonu, karantina istasyonu, emekli denizciler için ev olarak da kullanılır. Kız Kulesi denizin ortasındaki konumu, nem, tuzlanma ve dalgaların yıkıcı etkileri nedeniyle sürekli onarım görmek zorunda kalır. Çoğunun Osmanlı döneminde yapıldığını düşünürsek, Osmanlı mimarlığının inşaat ve üslup özellikleri değiştikçe restorasyonlar da buna uyum gösterir elbette.

Günümüze 18. yüzyıldaki haliyle ulaşmaya çalışan Kız Kulesi, belki hatırlarsınız 1995-2000 yıllarında yapılan restorasyondan sonra restoran olarak kullanılmıştı bir süre. Şehrin en güzel noktalarından görünen Kız Kulesi tüm özelliklerine rağmen en az ziyaret edilen tarihi eseridir. Artık bu kaderi değişecek. Kız Kulesi şimdi yeni bir restorasyon sürecine giriyor. 2022 yılının Nisan ayında bitmesi planlanan çalışmadan sonra anıt eser konumu dışında herhangi başka bir işlev görmeyecek. Yani kamusal alana dönüşecek ve artık isteyen herkes Kız Kulesi’ni gezebilecek. Bu ziyaretlerde Müze Kart da kullanılabilecek. İşin en güzel tarafı, bundan böyle İstanbul’un güzellikleri Kız Kulesi’nden de izlenebilecek. Hatırlayacaksınız Galata Kulesi de benzer bir süreçten geçti. Artık Galata Kulesi’nde restoran yok ve o da yalnızca bir anıt eser olarak ziyaretçilerini ağırlıyor.

Kız Kulesi restorasyon çalışmalarından çok güzel bir iş çıkacağından eminim. Koruma ve restorasyon konusunda Türkiye’nin en önemli isimlerinden Prof. Dr. Zeynep Ahunbay ile yaptığı tüm işleri çok beğendiğim Ağa Han Ödüllü mimar Han Tümertekin danışmanlığında yürüyen proje çok emin ellerde.

Yazının devamı...

Sarı yazda gezmek

5 Eylül 2021

Şenliktir, şölendir eylül her yerde. Seyahat ve doğayı sevenlere, doğanın kendini en güzel sarı ve tonlarına boğmaya başladığına şahit olacakları sarı yaz tavsiyelerim var

Eylül de geldi sonunda. Uzun yaz tatilleri sona erer, okullar açılır, insanlar işlerine döner. Ortalık sakinleşir, kalabalıklar kalmaz. Yazdan sonbahara bir geçiş yaşanır, sarı sıcak ve pek güzel bir geçiştir bu. Sarı yazdır eylül. İnsanlar sever eylülü nedenini bilmeden. Biraz araştırırsanız ne çok kitap, yazı, şiir, şarkı ve film olduğunu görürsünüz eylülle ilgili.

Her ne kadar sarı yaz deyince çoğu kişinin aklına Bodrum ve civarı gelse de, aslında her yerde yaşanır sarı yaz. Eylül ve ekim arasında sonbahar tam anlamıyla bastırmadan, her yer farklı bir havaya bürünür, sakinler, durulur ve insanlar elini eteğini çeker oralardan. Sadece sahil şeritlerinde değil, her coğrafyada kısa da sürse şaha kalkmadan önce bir durulma anıdır sarı yaz. Yapraklar sararmaya, havalar birkaç derece düşmeye hatta yağmurlar yağmaya başlar bir yerlerde. Hâlâ denize de girilir pek çok yerde.

Eylül gezginlerine tavsiyeler

Pek çok kişi bahar aylarında gezmeyi tercih eder, ama eylül ve ardından gelenler çoğu yerin gerçek renklerini ve güzelliklerini çıkarır ortaya. Çekeceğiniz fotoğraflar bahar aylarındakilerle kıyas kabul etmez. Örneğin artık Güneydoğu Anadolu sarı kıyafetlerine bürünür, hâlâ sıcaktır zaman zaman ama geceler ayaza durmaya başlar. En güzel zamanlarıdır şimdi.

İlk tavsiyem Mardin, Şanlıurfa, Göbeklitepe... Hâlâ görmediyseniz mutlaka bu aylarda gidin. Mardin, Midyat, Dara, Nusaybin ve köyleri gezin, akşamları Mezopotamya ovasına karşı bir kahve için. Rengârenk kültürü, yemekleri, sanatları, zanaatları, insanı ile hiç unutamayacağınız gezilerdir Mardin gezileri. Urfa’da da kadim tarihle tanışın, Türkiye’nin en büyük müze kompleksini gezin, 1995’te Prof. Dr. Klaus Schmidt’in keşfiyle dünya tarihini değiştiren Göbeklitepe’ye gidin. Nemrut Dağı’na da çıkılabilir kış bastırmadan. Bir gün batımında harika fotoğraflar çekeceksiniz.

Halfeti’ye uğramadan, kelaynak kuşlarını görmeden olur mu? Olmaz tabii. Yavaş şehirlerimizin en güzellerinden Halfeti’yi, Zeugma antik kentini mutlaka görün. Oralara kadar gidince Gaziantep’e de uğrayın. Zeugma Mozaik Müzesi, Gaziantep’in sokakları, yemekleri, çarşıları, kahveleri unutulmaz anılar olarak kalacaktır macera çantanızda.

Yazının devamı...

Bitkilerin hazine sandığı

29 Ağustos 2021

Kentlerde, yeşil alanların önemli bir parçasıdır botanik bahçeleri. Nesli tükenme tehlikesi altındaki bitkileri bu bahçelerde görebilir ve onları yakından tanıyabilirsiniz. Bu bahçeleri adımlarken doğanın huzuruyla kucaklaşmak isteyeceksiniz.

Çok kısa sürede arka arkaya yaşanan pandemi, orman yangınları, sağanak yağışlar, seller gibi doğal afetler, iklim değişikliği ve çalan tehlike çanları, sanıyorum herkesi yaptığımız yanlışlar konusunda biraz düşünmeye zorladı. Bu düşünceler bizleri bir yandan endişelendirdi, bir yandan da doğaya yakınlaştırdı. Burada önemli ve kritik bir soru devreye giriyor: Neyi ne kadar biliyoruz, ne kadar doğru biliyoruz? Doğayı ne kadar tanıyoruz? Ne yapmamız konusunda ne kadar bilgiliyiz?

Elbette öğrenmek küçük yaşta ailede başlıyor, okulda devam ediyor. Ama bugün görüyoruz ki bunlar yetersiz kalmış ve pek de doğruları öğrenememiş, öğrense de uygulamamış insanoğlu! Peki, başka ne yapılabilir? Çevremizi gözlemleyip bu konuları öğrenmeye nereden başlayabiliriz? Sanırım bunun en güzel cevabı pek çok şehirde bulabileceğiniz botanik bahçelerinde. Botanik bahçesi (parkı), bilimsel bilgi ışığında çok farklı cinsten bitki ve ağaç türünün bir arada bulunduğu, bilimsel araştırmaların yapıldığı, dinlenme ve gezme amaçlı halka açık bitki merkezleridir. Bu bahçeler, kentsel yeşil alanların önemli bir parçasıdır. Nesli tükenme tehlikesi altındaki bitkilerin korunması, ziyaretçilerin doğrudan ve dolaylı eğitilmesi konusunda da ciddi bir yer tutarlar.

Botanik bahçelerimiz

Türkiye’de hepimizin gidip görebileceği, hatta eğitim alabileceği hangi botanik bahçeleri var?

İstanbul Üniversitesi Alfred Heilbronn Botanik Bahçesi: Cumhuriyet’in ilk ve Türkiye’nin en eski botanik bahçesidir. 1995 yılında sit alanı ilan edilen bahçede, kaybolmaya yüz tutan, hatta bazı bölgelerde artık rastlanmayan bitkiler de bulunur. 15 bin metrekarelik alanda 6 bölümden oluşan bahçede; Herbaryum, Tohum Bankası, Botanik Kütüphanesi ile Araştırma Laboratuvarı vardır.

Atatürk Arboretumu:

Yazının devamı...

Kısmetli bir ömür

22 Ağustos 2021

Sadun Boro, 56 yıl önce bugün dünya yolculuğu için “Kısmet”in yelkenlerini açmıştı enginliklere. Dönüşünde yazdığı “Pupa Yelken” kitabıyla biz de okyanustaydık; korsanlarla yaşadıkları macerayla heyecanlandık, belki hayatta hiç gidip göremeyeceğimiz yerlere gittik

Bundan tam 56 yıl önce, 22 Ağustos 1965’te Sadun Boro kendi özel yelkenlisiyle 2 yıl 10 ay sürecek dünya seyahatine yelken açmıştı. Bu heyecan verici bir haberdi. Çünkü ilk defa bir Türk denizcisi bir yelkenliyle okyanusları aşacak ve dünya seyahati yapacaktı. Sadun Boro’nun kaleme aldığı seyir günlükleri gazetede yayımlanıyordu.

Ben çok küçüktüm ama bu yolculuğun herkeste heyecan uyandırdığını hatırlıyorum. Babam bana bu müthiş yolculuğu gazeteden okuyor, kendi yorumlarıyla bazı şeyler anlatıyor ve bu olay beni hayallere daldırıyordu.

Sadun Boro, Alman asıllı eşi Oda ile çıkmıştı yola, yolda buldukları ve “Miço” adını taktıkları siyah beyaz bir kedi ile seyahate devam etmişlerdi. Çocuk aklımla bile bu seyahatin nasıl bir macera olduğunu algılayabiliyor ve çok heyecanlanıyordum. İletişim ve teknoloji konusunda bugünle kıyaslarsak bu dünya seyahatinin ne kadar zor bir süreç ve büyük bir başarı olduğunu anlayabiliriz.

Doğum günü hediyesi

15 Haziran 1968’de İstanbul’da coşkulu bir kalabalık, “Kısmet” teknesini ve mürettebatını karşıladı. İnsanlara hayalden öte bir şey değil gibi görünen bir maceranın gerçekleşebileceğini gösteren insanlar vardı o teknede. Kısa bir süre sonra Sadun Boro’nun bu herkesin merakla izlediği dünya gezisi, “Pupa Yelken” adıyla kitap olmuştu. Babam, “Doğum gününde ne istersin?” diye sorduğunda, “Sadun Boro’nun kitabını” demiştim. Doğum günümde uyandığımda başucumda pırıl pırıl bir kitap duruyordu. Kapağında “Kısmet” teknesinin fotoğrafı olan “Pupa Yelken” kitabını heyecanla elime aldım. Dakikalarca o fotoğrafa baktığımı hatırlıyorum. Bugün düşünüyorum da, belki de içimdeki macera tutkusunu, seyahat etme isteğini uyandıran, rehber olmama giden yola beni yönlendiren insanlardan biri de Sadun Boro’ydu.

Kitabı heyecanla ve keşke hiç bitmese diye yutarcasına okudum. Nasıl zorluklar, ne güzel anılar! Sadun Boro aynı zamanda anlatımıyla, ifadeleriyle çok iyi bir yazardı. İçinizdeki maceraperesti uyandırmakla kalmıyor, sizi yazmaya da heveslendiriyordu.

Yazının devamı...

Yangından sonra yürüyüş rotaları

15 Ağustos 2021

Doğada, tarih ve kültürle iç içe adımladığımız yürüyüş yolları, yangın felaketinden etkilendi mi? Likya, Karya ve St. Paul Yolu rotaları ne durumda? Tüm bu rotaları yürüyen Türkiye Dağcılık Federasyonu sporcusu Asuman Ataç, bizi bilgilendirdi

Türkiye’de, dünya çapında üne sahip çok güzel yürüyüş rotaları vardır. Büyük yangın felaketinden sonra akıbetini merak ettiklerimiz Likya, Karya ve St. Paul Yolu oldu. Doğa ile tarihi birleştiren, kilometrelerce uzunluktaki bu yollar şimdi ne halde bir bakalım dedik. Bu amaçla kültür ve trekking turlarında önemli bir isim olan Düş Patikası seyahat acentesinin organizasyonlarını yapan program direktörü, tüm yürüyüş rotalarının bulunduğu bölgeleri yürüyen, Türkiye Dağcılık Federasyonu sporcusu Asuman Ataç’tan son duruma ilişkin bilgi aldık.

Türkiye’nin ilk uzun mesafeli yürüyüş rotası, zincir rotalardan oluşan Likya Yolu’dur. Kate Clow tarafından işaretlenip haritalandırılmıştır. 1999 yılında açılan yol, Fethiye’den başlayıp Antalya’ya kadar uzanan, tarihte Likya diye bilinen bölgededir ve yeni eklenen rotalarla yaklaşık 550 kilometredir. Karya rotası, ismini Antik Çağ’da Büyük Menderes ve Dalaman Çayı arasında kalan Karya bölgesinden alır ve 820 kilometredir. St. Paul Yolu da Hz İsa’nın Hristiyanlığın Batı Avrupa’da yayılmasına öncülük eden havarilerinden Aziz Paulus’un yaptığı çeşitli yolculuklarda ayak bastığı toprakların belli bölümlerinde işaretlenerek yürünen bir rotadır. Bu yol, iki kolu olan Eğirdir Gölü, Yalvaç, Köprülü Kanyon gibi yerleri de kapsar ve toplamda 500 kilometredir.

Karya’da ciddi hasar

Asuman Ataç’ın verdiği bilgiye göre, Likya yolunda herhangi bir hasar yok. Ataç, Likya rotalarının en güzellerini 4 etaba böldüklerini, antik kentlere de uğrayan bu rotaların bazılarının kıyı şeridinde giderken bazılarının da denizden uzak, kanyonlar, göller ve vadiler bölgesinde olduğunu belirtiyor. Karya Yolu ise ne yazık ki ciddi hasara uğramış. “Bu coğrafyanın yarısı gitti” diyor Ataç. Turgutköy civarı, Turgutlu Şelalesi üstündeki tüm rota, Osmaniye sırtları, İçmeler rotaları, Söğüt bölgesi ve Turunç’un aşağı kısımları da hep yanmış. Karya’nın Marmaris kısmı yürüyüşe uygun değil, ama Bafa Gölü civarında ve Datça bölümünde hasar yok.

Ataç, yürüyüşlere normal şartlarda eylül ayında başladıklarını, ama bu sonbaharda Karya Yolu’nu yürümenin pek mümkün gibi görünmediğini, rüzgârlarla birlikte birkaç ay küllerin savrulacağını ve siyah görüntünün ortadan kalkmayacağını belirtiyor: “Bahar aylarında ağaçlar henüz filizlenmese bile doğa yeşermeye başlayınca belki gidilebilir” diyor.

St. Paul Yolu’ndaki önemli etaplarda da sıkıntı var. Eğirdir, Sagalassos ve Kovada Gölü, bu rotanın ayrılmaz bir parçası. Ne yazık ki Kovada Gölü çevresi, Denizaltı diye geçen mevkinin büyük bir kısmı, Sütçüler’in Kovada Gölü’ne bakan kısmı, Yazılı Kanyon’un Çandır mevkisinden gelen kısmı yanmış ve Yazılı Kanyon’da büyük hasar var. Isparta’da üç bölgede çıkan yangınlarda büyük ormanlık alanlar yandı. Belki de bu yolun en güzel etaplarından biri olan Adam Kayalar yanmasa da çevre zarar görmüş. Ataç, “En güzel rotaların bir kısmı yanmış durumda” diye ekliyor.

Yazının devamı...